Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Kenz-i Mahfî (2)

Herkul | . | KIRIK TESTI

Allah Kainatı Bilinmek İçin Yaratmıştır

Biz Allah’ı yarattığı
mahlukatıyla biliyoruz, tanıyoruz. Öte yandan
göremediğimiz şeyler gördüklerimizin milyonda
birini bile teşkil etmiyor. Evet, siz bu dünyayı
çok önemli görmeyin, gözünüzde çok büyütmeyin. “Galaksiler
varmış, on trilyon senelik ömürleri varmış..
dev cüsseli güneşler varmış, bunlardan
bazıları kendi enerjilerini tüketmişler..
en başta her şeyin mahiyeti bir hidrojenmiş,
sonra helyuma dönmüş, hala da bu dönüşüm devam
ediyormuş.. sönen, enkazı üzere çöken bir
kısım dev cüsseler bazılarının
kehanetlerine göre öbür alemin kapıları gibi
kara delikler haline gelmiş…” Bütün bunlar doğrudur
ve değişme, tebeddül, tegayyür dediğimiz
şeylerdir. Ama bunlar, mesela galaksiler değil
trilyon, isterse trilyon defa trilyon sene ömürleri
olsun, ezel ve ebed karşısında bir sıfır
ifade ederler sadece. Demek Cenab-ı Hak sıfır
değerli bir zaman içinde bir çeşit kendini
göstermek istemiş ve kainatı yaratmış
ve onu mütalaa etmesi için de insanı yaratmıştır.

Bize kalırsa bunlar
çok büyük bir projedir. Ama asıl önemli olan bu
projenin insanı netice vermesidir. “Hakiki kainatın
hikmeti / Dünyaya gele şu mükerrem insan hazreti.”
Ama sonuç olarak hem bu muazzam kainat ve hem onun fihristesi
olan insanın fani olmaları itibarıyla
Sonsuz karşısında değerleri ancak
sıfır nisbetindedir.

Evet. Biz ancak fizik alemi
içindeki şeylere muttali olabiliyoruz. Hatta onların
çoğundan haberdar bile değiliz bunca ilmi
gelişmelere rağmen. Kara deliği de bilmiyoruz,
ak deliği de. Geleceğin astrofizikçileri daha
çok şeyler söyleyecekler ama ihtimal kainatın
ömrü bile onları bütünüyle öğrenmeye yetmeyecek.
Yıkılıp gideceğiz ve insanoğlunun
merakı kursağında kalacak. Sonuçta da
bunların hepsi o Sonsuz Kudret, Sonsuz Kuvvet,
Sonsuz İlim karşısında bir zerre
değerinde bile değildir. Zerre derseniz O’nun
büyüklüğü karşısında bunlara bir
yer vermiş olursunuz. Daha küçük bir şey bilemediğimiz
için zerre diyoruz. Zerre malumunuz olduğu üzere
atom demektir; veya partikül..

Öte yandan Allah’ın
yarattığı alem fiziki alemden ibaret
degildir. Mesela bir ruhaniler alemi var ve melekler
var orada. Bunları, sayısını, mahiyetini,
vazifelerini tam manasıyla bilmiyoruz. Cebrail’in
ömrünü bilemiyoruz mesela; kainatların ömrünü aşacak
bir ömre sahipse o Cebrail… O “lâhut burcuna çıkmış,
Allah’tan merhaba görmüş” bir varlık. Bütün
bunlar bizi aşar. Demek Cenab-ı Hak her zaman
bu türlü tebeddülleri, tagayyürler içinde yuvarlanıp
giden varlıklar arasında keyfiyeti bizce meçhul
kendisini temaşâ ediyor. Yaratıyor, temaşa
ediyor.

İnsan
esfel-i safilin ile âlâ-yı illiyyin arasında
seyahat eden bir varlık olduğu halde “mükerrem
bir hazret” nasıl olabilir?

İnsan çelişkili
bir varlık. Bir yanı Allah’a bakıyor,
bir yanı da sürekli şeytana. O şeytanı
aşıp Allah’a ulaşması gerekiyor.
Aşamazsa Allah’a ulaşamıyor. Allah’a
ulaşmayınca da şeytanın kucağına
düşüyor. Aşma-ulaşma veya takılma-düşme
söz konusu burada -Allah düşmeden muhafaza buyursun,
ulaşmayla şereflendirsin-. İşte
insan, gerek mahiyet-i insan gerekse O’na ulaşanlar
adına kendisine hazret denilmeyi hak ediyor.

İnsanı şeytanın
kucağına düşüren, küfür, dalalet ve nifaka
iten bir çok sebep var. Kibir gibi, gurur ve ucub (insanın
kendisini beğenmesi) gibi. Bunlar insanın
inanmasına manidir. İnhiraf, yani yanlış
inanma, yanlış görme, yanlış değerlendirme,
yanlış bakma, yanlış yorumlama;
öte yandan haddini bilmeme, başkalarına zulüm
yapma inanmaya manidir. Çünkü bunlar insanın vicdanındaki
o genişliği daraltıyor. Halbuki o vicdan
mekanizması içinde Üstad’ın dediği gibi
fuad var latife-i Rabbaniye var. Aynı zamanda his
var, zihin var. Ama bu dediğimiz şeyler insanın
vicdanıyla daralmasını netice veriyor.
O zayıflayınca nefis mekanizması vicdan
mekanizmasının yerine geçiyor. Böylece insana
gerçek derinlik kazandıracak münasebetler kopuyor.

Bu türlü insanların
inanması zordur. İnansa bile büyüme istidadı
olmayan bodur bir ağaç gibi kalırlar. Onları
ne kadar dindar olmaya zorlasanız, ne kadar terbiyeye
tabi tutsanız, kibrini aşamazsa, haksızlıklardan
sıyrılmazsa, zulmü terk etmezse, haddini bilmezse,
Allah’a ait sınırların içine girerse
inanması zordur.

İmana mani saydığımız
hususlar içinde zulmün ayrı bir yeri var. Kur’an
şirke (Allah’a ortak koşma) zulüm demiş.
Çünkü zulüm bir nevi uluhiyet iddiasında bulunma
demektir. İnsanlığın İftihar
Tablosu “Ellezine âmenû ve lem yelbisû imânehum bi zulmin…
– İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar…”
(En’âm 6/82) ayetini okuyunca, Sahabe-i Kiram Efendilerimiz
“Hangimiz var ki nefsine zulm etmemiş olsun?” diye
sorar, Efendimiz de Hazreti Lokman aleyhisselam’ın
oğluna nasihatında “…Yâ büneyye lâ tüşrik
billâhi, inneş-şirke lezulmün azîm – Evladım!
Sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk
pek büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) ayetini hatırlatarak
meseleyi tavzih buyurmuştur.

Yukarıda saydığımız
menfi hususlara bir de taklit ruhunu ekleyebiliriz.
Yani atalarından aldığı şeyi
hayatına geçirme ve yaşama meselesi. Atalarından
körü körüne tevarüs ettiği şeyler kötüyse
insanı bütün bütün dalalete sürükler. Saydığımız
bu menfi vasıflar varsa bir insanda nefis bunları
birer tezgah gibi kullanır. Daha önce de işaret
ettiğimiz gibi vicdan mekanizması yenik düşmüş,
nefis mekanizması öne çıkmıştır
çünkü. Meydan ona kalmıştır ve şeytan,
vicdanı kapanmış, enginliklere açılamamış
bu insan üzerinde tasarrufta bulunur.

Aslında şeytanı
helak eden de budur. Allah’a karşı haddini
bilmemiş, küstahlık yapmıştır.
Bakış zaviyesini ayarlayamamıştır
o da: “Adem topraktan ben ateşten. Ateş toprak
önünde eğilmez.” demiş; demiş ve baş
aşağı devrilip gitmiş.

Şeytanın En Can
Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet
şeytanın en çok başvurduğu, en çok
kullandığı bir tezgahtır. Mevlana’nın
semaha kalktığı zaman irticalen söylediği,
Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş
Rubailerinde anlattığı bir şey var:
Mevlana orada şeytanla Cenab-ı Hakk’ı
karşı karşıya getirip konuşturuyor.
Diyor ki şeytan Allah’a; “İzzetine kasem ederim
ki insanların hepsini şirazeden çıkaracağım.
Ama onların bir dayanakları var, benim de
olması lazım.” Allah “İstediğin
kadar para, al kullan onu.” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor
yüzünü. “İstediğin kadar ömür.” diyor, yine
yüzünü ekşitiyor. “İstediğin kadar güç,
kuvvet.” yine ekşitiyor. “Şehvet” deyince,
-Hazreti Mevlana diyor ki-, “Şeytan zil taktı
oynadı o zaman.”

Şehvet şeytanın
en büyük kozu denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet
mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş
kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç
inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir
hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini
duymamış, o istikamette adım atmamış,
el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o şeytanın
zil takıp oynadığı bir mesele. Allah
Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem) “Ümmetime bundan
daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım.”
buyuruyor. Bizim sabah akşam yaptığımız
dualar kişinin şehvetle imtihanı karşısında
yaptığı duadır. “Böyle bir imtihanla
karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!”
demektir. Tek taraflı da değildir bu iş.
Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar
da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına
olacak örgüler ve nakışlardan kaçmak gerek.
Başka bir deyişle, örümcek ağına
düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri
görmüşsünüzdür: Çırpındıkça batarlar,
daha perişan hale gelirler. Şeytanın
ağı da öyle. O, ağına düşmüşlerin
başında bekler; bekler ki kurtulamasın,
çırpınsın ve çırpındıkça
batsın. Bu sebeple insan potansiyel genişliğini
kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekanlara
sığmayan, lâ mekanî (bir mekanla sınırlanmayan),
lâ zamanî (zamana bağlı olmayan) mahiyetini
daracık bir şeye, bir âna, bir lahzaya, bir
bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum
etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran
şey bir dane hırsıdır. Nizami, Hazreti
Adem’in yediği “yasak meyve”nin de buğday
olduğunu söyler. “Hazreti Adem yeyince onu, benzi
de buğday danesi gibi sapsarı kesildi.” der
Mahzen-i Esrar’ında.

Demek asıl mesele şeytanın
ağına düşmemek. Kur’an-ı Kerim diyor
ki: “Yaidühüm ve yümennîhim… – Onlara vaadde bulunur
ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa
4/120) Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün
hikaye edildiği başka bir ayette açıkça
diyor zaten: “…Ben de size bir şeyler vaad ettim,
ama sözümde durmadım.” (İbrahim 14/22) Öyleyse
insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini
asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın
ağına düşmemeye bakmalı.

Vicdan
Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın
Lütufları

Nesimi ne hoş ifade
ediyor:

Bana Haktan nida geldi

Gel ey aşık ki,
mahremsin

Bura mahrem makamıdır

Seni ehl-i vefa gördük

Mekanım lâ mekân oldu

Bu cismim cümle cân oldu

Nazar-ı Hak ayân oldu

Özüm mest-i likâ gördüm.

Sonunda da der ki;

Beni mesteyleyen daim

O meyden Mustafâ gördüm.

Yani öyle bir mey sunmuşlar
ki içinde Muhammed Mustafa var. Bunlar vicdan genişliğine
Allahın bir lütfudur. Allah hakedenlere bütün bunları
hem de zırhı ile beraber lütfeder. O zırh
ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kamil manada,
eksiksiz, sürekli ubudiyet).

Sonuç
olarak şunu ifade edelim: İnsanın, vicdan
mekanizmasını işlettip onu genişlettiğinde,
fezalara açılma, göklerde tayaran etme, Esmâ aleminde,
Sıfat aleminde dolaşma ve Nesimi’nin dediği
gibi, “Hak’tan merhaba alma, melekten merhaba görme”
potansiyeli varken, onun, şeytanın kabir gibi
dar çukuruna girip müteselli olması akıl kârı
mıdır? Allah insanı halifelik makamına
layık görmüşken, onun o makama hiç yakışmayan
tavır ve davranışlar ortaya koyması
uygun mudur? 

Öyleyse gelin o genişliği
koruyalım. Şeytanın tezgahlarını
işletmesine fırsat vermeyelim. Usul-ü fıkıh
tabiriyle sedd-i zerâi’ye (henüz oluşmadan kötülüklerin
önüne sed çekme) göre, ya da azimete göre davranalım.
Bizi fitnenin, imtihan ve ibtilanın içine çekebilecek
şeylerden fersah fersah uzak duralım. Gözümüze
ilişen haram karşısında hemen tavır
alalım, başımızı çevirelim.
Böylece onun suretinin ruh dünyamızı kirletmesine
izin vermeyelim. Hatta, bırakın gözümüze ilişmesini,
bu ihtimalin olduğu yerlerde dahi bulunmayalım.
Kısacası duracağımız yeri iyi
belirleyelim ki o yer halifelik makamıdır.
O halde Allah’ın bizi lütfuyla oturttuğu bu
makama yakışır şekilde hareket edelim.