Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

İman Yolu

Herkul | . | KIRIK TESTI

İnsan, kendisine tevdi edilen vazifeleri, sahip olduğu şuura göre yapar. Bununla birlikte, evvel ve ahir tavsiyem: Dine, vatana, millete, devlete ve insanlığa hangi seviyede hizmet yaparsak yapalım, karşılığında hiçbir şey beklememeliyiz. İnsan, yaptığı hizmete karşılık olarak hayalinde birtakım beklentiler içine girerse, beklediklerini bulamayınca -hafizanallah- küsüp gidebilir. Ben duâlarımda sürekli “Ya Rabbi, beni arkadaşlarımla, arkadaşlarımla da beni mahcup etme!” diyorum. Zira dünya genelinde belirli bir bakış ve kabulleniş var ve bizler onu korumak zorundayız. Evet, insan yapacağı murakabeler ile kendisinin manen “sıfır” olduğunu sonucuna mutlak ulaşmalı, kendini buna inandırmalı ve büyük veya küçük yaptıklarına kat’iyen sahip çıkmamalıdır. “Bediüzzaman’ın bile kendisini bir “memerr” (bu bazı iyiliklerin uğrağı demektir) olarak gördüğü yerde biz kim oluyoruz ki?” demelidir. Aksi takdirde hayalî düşünceler ve beklentiler içinde boğulup gidebiliriz.

Emperyalist ve Osmanlı

Emperyalizm, gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri iktisadi, siyasi ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları hakimiyetleri altına alarak sömürmesi demektir. Buna göre, istismar eden; sömüren; işgal ettikleri toprakları, bu toprakların yer altı ve yer üstü zenginliklerini ve insan gücünü sömürerek, müreffeh bir hayat yaşayan; kendileri saraylarda safa sürerken, halkı perişan bir halde sokaklara terkedenlerin hepsi emperyalisttir. Düne kadar emperyalizm daha çok askeri güçle gerçekleştirilirken, günümüzde aynı neticeyi, askerî işgale başvurma gereği duymadan, siyasî entrikalarla, kültürel yollarla, teknik ve teknolojik imkânlardan faydalanarak ekonomik oyunlarla elde ediyorlar. Gayelerine ulaşmak için de hiçbir engel tanımıyorlar. Meselâ, bir neticeye ulaşmak için insanların kobay olarak kullanılması gerekiyorsa, bunu gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Osmanlı’ya gelince; Osmanlı, 6 asırlık ömrünün en küçük bir zaman diliminde bile sömürgecelik yapmamıştır. Kendisi zevk ü sefa içinde yaşayıp da, milleti -velev ki yabancı bile olsalar- perişan ve derbeder etmemiştir. Siyasî entrikalara, ekonomik oyunlara kat’iyen başvurmamış, milletlerin tarih, örf, âdet, din ve dilleri ile oynamak suretiyle hiçbir asimilasyona gitmemiştir. Rica ederim, 250 milyon Osmanlı teb’ası içinde safkan Türk adedi 11-12 milyon idi. Bu kadarcık insanın, 240 milyonu istismarından söz edilebilir mi?

Osmanlı, Allah’ın adının her yerde yükselmesi ve devletler arası muvazene için, O’nun emri gereği cihad etmişti. Cihad etmişti ama hiçbir ülkeyi işgal etmemişti. Cihad neticesinde elde edilen ganimet malları, cihada katılanların halis hakkı olmasına rağmen, tarih boyunca ganimetten zengin olan bir insan gösterilebilir mi? Bütün bunlara rağmen, Osmanlı’ya emperyalist deme, ya tarih bilmemenin bir ürünü, ya da hıyanet ve denaet içinde bulunmanın bir ifadesidir.

Yeniçeri ve Merhum Necip Fazıl

Merhum Necip Fazıl, yazdığı Yeniçeri adlı kitapta Osmanlı askerî tarihini hep kaynayan kazan şeklinde gösterdi. Ve hassaten Yeniçeri’yi yerin dibine batırdı. Halbuki bu tip tarih değerlendirmelerinde insafı elden bırakmamak lâzım. Son dönemlerinde olmuş -keşke olmasaydı- birkaç ciğer-sûz hâdiseyi nazara vererek, koskoca bir tarihi karalamaya gitmemeli. 600 yıllık bir tarih içinde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz? Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi bu açıdan eleştirenler, kendilerine baksınlar: 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahede edeceklerdir.

Ayrıca, ihtisas da bu konuda göz ardı edilmemelidir. Herkesin her şeyi bilmesi mümkün olmadığına göre -aslında böyle bir şey iddia eden de yok- herkes ilgi alanı, çalışma sahasına giren konularda konuşmalı, değerlendirmeler yapmalı. Ve bir şey daha ilave edeyim: Mülâhaza dairesini daima açık bırakıp, iddialı olmamalı.

Rızaya Ram Olmak

Dualarda Cenab-ı Hak’tan hizmet aşkı ve şevki istenebilir. Bununla birlikte, ben dualarımda, “Senin sevdiğin ve razı olduğun…” diyorum. Siz de, encamını bilmediğiniz, arkasında hayır mı var, şer mi var kestiremediğiniz isteklerde bulunmamalısınız. İnsanın kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşıp Rabbinin emir ve istekleri içinde eriyip gitmesi çok önemlidir ve işte bence manevî terakki budur.

Mâzi ve Âti

Mazi, zihnimizden çıkmamalı!. Oysa ki o bugün unutulmaya terkedilmiştir. Mazisiz ati olmaz. Yahya Kemal bile, “Ben kökü mazide olan atiyim” der. Tarihimizle neden ilgilenmeyelim? Mazimizi neden öğrenmeyelim? Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

İkinci Fıtrat

Evrad u ezkâr, dua, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli ve ısrarla yerine getirmeli ki, bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hasıl etsin. Meselâ, iki rekatlık bir nafileyi dört rekat kılmaya alışır, bir daha da bırakmazsanız, bırakmaya kalksanız, “Eyvah, bugün de falso yaptık!” dersiniz.

Böyle bir anlayış, insanda zaten mevcud olan birtakım kabiliyetlerin kullanılarak inkişaf etmesi ve insan ruhuna hakim olmasından kaynaklanmaktadır.

İman Yolu

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Bir başka tabirle her insana göre değişen bir iç ihsastır o. Kalbi imanla dopdolu olan bir insanın menfi şeylerle meşbu bulunması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Allah aşkı yer bitirir onu. Üstadın 32. Söz’de dediği gibi; “Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser alem mest..” her şey mest olur yani. Her şeye o gözle bakar, o kulakla dinler, her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. Zaman olur inanmayana, inkar-ı uluhiyet bataklığına saplanmış kişilere bile nazar-ı merhametle bakar; bakar ve “Keşke inansalar.” der. Ama ardından hemen kendine gelir; “Estağfirullah Ya Rabbi! Senin mührün, senin takdirin!” der ve inanmayanların inanmamalarında hikmet aramaya başlar.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’ndan ötürü delicesine sevilmesi çok önemlidir. Bizim hoşumuza gitmeyebilir, icraatın arkasındaki hikmetli perdeyi aralayamayabiliriz, kafamızda beliren neden sorularına mukni cevaplar bulamayabiliriz ama önemli olan O’nun iradesi, meşieti ve muradıdır. Bu bakış açısının kazanılmasının, her şeyin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela, Risalelerde çok sık geçen acz u fakr meselesi… Bu pencereden kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan kendi acziyet ve zaafiyetini idrak eder, eder ve o acziyet ve zaafiyet içinde O’nun engin şefkatini görür. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Bütün bunlar onu Allah’a ciddi şekilde yönelmesine vesile olur.

Keşke bu bakış açısını kazanabilsek!

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlak-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: “Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca yahşı bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu Cennetiyle sevindirir.” Evet, bizler ne Cennet hazini ne de Cehennem zebanisiyiz. Onun için ne insanları Cennet’e sevkediyor gibi davranalım ne de Cehennem’e sürükler gibi.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen onlar için duada bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Binbir tecrübemle sabit ki hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek hüsnüzan edilen kişilerin eliyle tokat yeme mukadderdir. Kendi adıma söyleyeyim, nice hüsnüzan beslediğim, bir mecliste şu ya da bu sebeple hüsnüzannımı ifade ettiğim arkadaşım var ki aradan 24 saat geçmeden onun eliyle tokat yediğim vaki ve variddir. Onun için hüsnüzanda dengenin korunması hüsnüzannın kendisi kadar önemlidir. Öyleyse dua etmeli: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm vermek bana düşmez. Hakkında hüsnüzan ediyorum ben, beni yalancı çıkarma bu mevzuda.”

Evet, nazik bir mesele bu, dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır: “Birisi sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler ve öyle bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir halt işler ve Cehennem’i boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.