Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Çocuklarına Ne Bıraktın?

Herkul | . | KIRIK TESTI

SORU: Allah yolunda infakta bulunması ve maddi imkanlarını dinin ihyası için seferber etmesi beklenen bir insanın, kendi ailesinin geleceğini de düşünmesi ve onların istikbali için yatırım yapması hususundaki ölçüler ve genel prensipler nelerdir?

CEVAP: İslâm, insanları bazı inanç esaslarını kabul etmeye zorlamaz; aksine, akıl ve mantıklarına seslenerek, onları her türlü baskıdan kurtarıp hür iradeleriyle yeni bir seçimde bulunmaya teşvik eder. Kur’ân, “İslam’da, dine sokmaya matuf zorlama yoktur.” der; çünkü, zorlama dinin ruhuna zıttır. Dinin tarifinden de anlaşılacağı gibi, o, insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla doğru ve güzel olan şeylere sevk eden ilahî emirler mecmuasıdır; dolayısıyla, dinin kabul edilmesinde esas olan iradedir, insanın bilerek ve severek ona yönelmesidir. Öyleyse, dinde zorlama söz konusu olamaz. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muâmelelerini bu esas üzerine kurar.

Sağ Yoldaki Zahirî Meşakkat

Dinde öyle bir yaşanılırlık vardır ki, insan onun emirlerini yerine getirirken büyük bir rahatlık hisseder. İmam Şatıbî hazretlerininin Muvafakât’ında ifade edildiği gibi; dinin vaz’ ettiği bir kısım mükellefiyetler aslında meşakkat sebebi değildir; onlar uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için sıyanet vesilelerinden ibarettir. Hazreti Bediüzzaman üslubuyla meseleyi ele alacak olursak; insanın önünde iki yol vardır: Sağ yolda kanuna ve nizama tâbi olmak şarttır ama o zahirî külfet içinde bir emniyet ve saadet bulunur. Sol yolda ise, başlangıçta serbestiyet ve hürriyet vardır; fakat o rahatlığın neticesinde bir tehlike ve talihsizlik mukadderdir. Sağ yoldaki bir kısım sorumluluklar ve mesuliyetler ilk bakışta insanın omuzunda bir yük gibi görünse de, aslında onlar ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma argümanıdır. Mesela, sağ yolda yürüyen insan, bir pasaportu almak için bazı zahmetlere katlanır, bir miktar masraf eder. Daha sonra onu kaybetmemek için tedbirler alır, sürekli yanında taşıma mecburiyetinde kalır. Fakat, onun sayesinde pek çok kapıdan rahatlıkla geçer gider; pasaport taşıma gibi o küçücük meşakkete katlanma neticesinde rahatça geçtiği her kapıda ayrı bir huzur yudumlar. Sol yolda yürüyen insana gelince, onun için öyle bir pasaport alma, masraf yapma ve onu her zaman yanında taşıma gibi bir külfet yoktur. Fakat, belli bir süre serbestçe ve külfetsizce yol alsa bile, onun, önüne çıkan ilk kapıdan kovulacağı da muhakkaktır.

Bu itibarla, dinin emirleri arasında nice zor görülen mükellefiyetler vardır ki, aslında onların her biri ebedî saadetin birer vesilesidir. Mesela, insanı nefisle mücadeleye alıştıran, kalbî ve ruhî hayata yükselten, onu uhrevîleştiren ve ahirete ehil hale getiren ibadetler çok küçük bir meşakkat taşısalar bile aynı zamanda insana çok büyük mükafat kazandırırlar. Dolayısıyla, insanların dünyevî ve uhrevî saadeti için vaz’ edilen bu mükellefiyetler birer külfet olarak görülemez. Abdest, namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetler zahirî bir külfete bedel binlerce sevap ve mükafat getirirler. Bunlar, hem Allah’a karşı kulluğu ifade eder hem de asla bir nihilist ve bir anarşist gibi davranamayacak olan ve kendi iradesiyle tam bir disiplin insanı olarak yaşayan müslümanın hayatını zapt u rapt altına alırlar. Ayrıca, ubudiyetin gereği olan mükellefiyetler, Cennet’e, ebedî saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahedeye ve O’nun rıdvanına mazhar olmaya liyakat kesbetmek için yerine getirilmesi gereken sorumluluklardır.

Bunları okula giden bir öğrencinin yapması gereken vazifelere de benzetebilirsiniz. Nasıl, eğitim çemberinden geçme ve belli bir kıvama erme o talebede bir liyakat metamorfozu meydana getiriyorsa, bir kul da ibadetler sayesinde o metaformozu yaşamalıdır ki ahirete bir farklılık içinde gitsin. Arzın ve semanın değişip başka bir kalıba gireceği bir gün için, insan da cüz’iyyatı itibariyle öyle bir farklılığa ulaşmalı ve kıvama ermelidir ki ahiret meyvelerine erişsin. İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, dinde zorluk olmadığı, dini görevlerini yapan kulların kendi kıvamlarına koştukları görülecektir. Evet, biz bir maratonda koşuyoruz. Cennet’e, ebedi saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmeye ve O’nun “Ben sizden razıyım” müjdesine muhatap olmaya koşuyoruz. Biz ebedî yaşamaya ve hiç ölmemeye koşuyoruz. Öyleyse, ahiret hayatı adına hiç ölmemeye ve ebedî mutluluğa koştuğumuz bu yolda ölsek bile değer ve o da bir meşakkat sayılmaz. Bundan dolayıdır ki, dünya hesabına ölen şehitler ölüm şerbeti içtikleri aynı anda ölümsüzlüğe eriyorlar; buradaki ölüm sancılarını bile duymuyor, ölümsüzleşiyor ve sürekli ebedî saadet yudumlayıp duruyorlar.

Dinin Emirleri Objektiftir

Evet, “Lâ ikrâhe fi’d-din” hakikati insanların dine girmelerine matuf bir zorlamayı yasakladığı gibi dinin temelinde ikraha hiç yer bulunmadığını da ima etmektedir. Çünkü, onun özünde sevgi, muhabbet, alâka ve insanların her türlü faydası vardır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği din, bir hanifiye-i semhâdır; yani, herkesin rahatlıkla yaşayıp, kolayca tatbik edebileceği bir sistemdir ve objektif prensipleriyle tam bir denge unsurudur. İslam, sadece belli bir grup için değildir; onun mesajı herkesedir. İslâm’da “teklif-i mâlâyütak”, yani insanlara güç yetiremeyeceği sorumlulukları yükleme söz konusu değildir; o herkesin biraz gayret ederek altından kalkabileceği emirlerle gelmiş olan ve ruhunda müsamaha bulunan bir nizamdır. Din kolaylık üzerine vaz’ edilmiştir, ibadet kasdıyla da olsa ilave zorluklar çıkarmaya ve dinin kolaylaştırdığını zorlaştırmaya hiç kimsenin yetkisi yoktur. Onu şiddetlendiren ve altından kalkılmaz hale getiren yenik düşer. Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insanın mutlaka bir kısım eksik ve kusurları olur ve) galibiyet dinde kalır” buyurmuş ve ümmetine bir tavsiyede bulunurken iki şeyden birini tercih edecekse daima kolay olanı tercih etmiştir. Kendisi dinin emirlerini kılı kırk yararcasına yaşasa da ümmetini irşad ederken mutlaka insan fıtratını gözetmiş ve dinin objektifliğine göre hükümler vermiştir.

Mesela; Hazreti Ali ve Osman bin Maz’un gibi bazı sahabe efendilerimiz, dünyevî duygulardan bütünüyle sıyrılmak, mâsivâyı zihinlerinden tamamen atmak, kalblerini sadece Sultan’a ait bir saray haline getirmek, kendilerini iyice ibadete vermek ve vakitlerinin hepsini Allah’a kullukta geçirebilme gayesiyle hadımlaşmak isteyince, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Bununla beraber, ben ibadet ediyorum ama hanımlarımın hakkını da gözetiyorum. Gece ibadetimi yapıyorum fakat istirahat de ediyorum. Bazı günler oruç tutuyor, diğer günleri ise oruçsuz geçiriyorum. Bu, benim yolumdur. Kim benim yolumdan yüz çevirirse, o benden değildir.” demiş ve getirdiği dinde ruhbanlık olmadığını beyan buyurmuştur.

Mevzuyla alakalı bir rivayet de şöyledir: Bir gün, Selman-ı Farisî efendimiz Ebu’d-Derdâ hazretlerini ziyaret eder. Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar. Kadıncağız, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı” der ve o halinin sebebini ima eder. Ebu’d-Derda hazretleri eve gelince Hazreti Selman’a yemek getirerek, “Sen buyur, ben oruçluyum!” der. Selman-ı Farisî, “Hayır, sen yemezsen ben de yemem” deyince beraberce yerler. Yatsının üzerinden çok az bir zaman geçmiştir ki, Ebu’d-Derdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu” der. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der. Gecenin sonuna doğru Selman efendimiz “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını çağırır ve beraberce namaz kılarlar. Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş” buyurur.

Tebük Seferine iştirak etmediği için tecridle cezalandırılan Ka’b bin Malik hazretleri de, affedildiğini müjdeleyen ayet-i kerime nazil olunca çok sevinir ve “Ey Allah’ın Peygamberi, tevbemin kabul olunmasına karşılık bütün malımı Allah yolunda infak etmeye söz vermiştim” der. Fakat, Allah Rasûlü, ona da “Malının bir kısmını yanında bırak, bu senin için daha hayırlıdır” buyurur.

Zengin Vârisler

Bu ve benzeri hadiselere bakılınca görülecektir ki; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zaman dinin objektif yanını esas almış ve dengeyi tavsiye etmiştir. Çünkü, Allah Rasûlü, muvazzaf bir müşerrîdir; O’nun söz, tavır ve ikrarları birer dinî emirdir. O bir hususta “evet” derse, artık o mesele kural olur ve herkesi bağlayan bir hüküm haline gelir. O rehber ve imamdır; İmam, “Allahu Ekber” diye seslenince rükûa gidilir; “Semiallahu limen hamideh” deyince ayağa kalkılır; bir kere daha tekbir getirince secdeye varılır. Onun ardında iseniz, farklı hareket edemezsiniz, her sözünü emir bilir ve uygularsınız. Nitekim, Allah Rasûlü, haccın farz kılındığını Ashab-ı kirâma duyurunca, içlerinden birisi; “Her yıl mı?” demiş; Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ona cevap vermeyip susmuştur. O zat sorusunu üç defa tekrar edince; Peygamber Efendimiz bundan memnun olmamış, “Eğer ‘evet’ deseydim, hac üzerinize her yıl farz olurdu, buna da güç yetiremezdiniz” buyurmuştur. Evet, O söz kesen, mühür basan ve beyanı hüküm olan bir insandır; O’ndan sadır olan bir söz kuraldır ve ona uyma mecburiyeti vardır. Dolayısıyla, O dinin objektifliğini, kolaylaştırıp zorlaştırmamanın bir esas olduğunu ve insanların fıtratlarını gözeterek hükümler vermiş; ashabının sorularını bu zaviyelerden cevaplandırmıştır.

Hadis kitaplarında, sorunuzla doğrudan alakalı olan bir hâdise daha anlatılır: Bir gün, Rasûl-ü Ekrem efendimiz, ağır hasta olan Sa’d ibn Ebî Vakkas hazretlerini ziyaret eder. Hal hatır sorma faslından sonra, Hazreti Sa’d, “Ya Rasûlallah, ben malı-mülkü bulunan bir kimseyim. Bir tek kızımdan başka vârisim de yoktur. Malımın üçte ikisini Allah yolunda infak etsem (de geri kalanını kızıma bıraksam) ne dersiniz?” diye sorar. Allah Rasûlü, “Hayır, üçte iki fazla olur” cevabını verir. Bunun üzerine Sa’d ibn Ebî Vakkas (radiyallahu anh), “Peki, yarısını sadaka olarak vereyim mi?” deyince, Rasûl-ü Ekrem yine, “Hayır, o da çoktur” der. Bu defa, Hazreti Sa’d, “Ya üçte birine ne dersiniz?” sualini tevcih eder. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Üçte biri olabilir ama o bile çoktur. Senin geriye zengin vârisler bırakman, insanlardan dilenen fakir kimseler bırakmandan daha hayırlıdır” buyurur.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, bu hâdise münasebetiyle bir kere daha dinin herkes tarafından uygulanabilecek yanına işarette bulunmuş, beşer fıtratını ve hayatın gerçeklerini nazar-ı itibara alarak bir hüküm vermiş ve kıyamete kadar O’na ümmet olmakla şereflenen bütün insanlar tarafından tatbik edilebilecek bir kural ortaya koymuştur. Şayet, bir insanın geniş imkanları varsa, vârislerini zengin edecek şekilde onlara miras bırakmasının, onları başkalarına el açıp dilenmeye terk etmesinden daha hayırlı olduğunu belirtmiştir.

Yeri gelmişken bir hususu daha arz edeyim: Siz vefat edince mirasınızı hak edecek bazı kimseler varsa, malınızın tamamını infak ederken onların haklarını da vakfetmiş olacağınız için Allah indinde sorumlu tutulabilirsiniz. Siz fedakarlık yapar ve “Bütün malımı mülkümü iman ve Kur’an hizmetine vakfediyorum” dersiniz. Bu çok güzel bir davranış ve bir civanmertliktir. Fakat, eğer o mal-mülk içinde size yakın olanların miras hakları varsa, o mevzuda öyle rahat davranamazsınız. Önce vârislerinizi razı ve memnun etmeniz lazımdır. Sizin vefatınızla mirasınızda hak sahibi olacak insanları hoşnut ettikten sonra malınızı istediğiniz gibi infak edebilirsiniz; aksi halde, Hak katında mesul olursunuz. Yani, ya Allah Rasûlü’nün beyanlarına uygun olarak malınızın üçte birini hayır yollarına verecek ve geri kalanını vârislerinize bırakacaksınız ya da onları razı ettikten sonra dilediğiniz tasarrufta bulunacaksınız.

Dolayısıyla, meseleye dinin objektifliği açısından bakmak ve umum insanları nazar-ı itibara alarak değişmeyen, sabit kurallarla hüküm vermek gerekir. Hususiyle, hayat tarzı ve davranışları örnek kabul edilen kimseler, herkes tarafından uygulanabilecek kuralları esas almalı; şahsî hayatları adına çok hassas olsalar ve azîmetlerle amel etseler bile, halk arasında dinin umumi disiplinlerini seslendirmelidirler.

Sika ve ÃŽsar Ufkunun Kahramanları

Buraya kadar arz ettiklerimiz mahfuz olmakla beraber, bir de azîmetler kuşağında yaşayan ve ufku çok engin olan kimseler vardır ki, onların durumu da kendi kemâlât arşları zaviyesinden değerlendirilmelidir. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk’a kurbetin değişik mertebeleri ve her mertebenin de kendine göre temsilcileri bulunur; aynen öyle de, tevekkülün ve cömertliğin de farklı seviyeleri ve o seviyelerin kahramanları vardır. “Tevekkül”, Allah’a güven ve itimat ile başlasa da onun ötesine çıkmak mümkündür. Kalben beşerî güç ve kuvvetlerden tamamen sıyrılıp neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale ederek tam bir itimada ulaşma ufkunda noktalanan rûhanî seyrin “teslim”, “tefviz” ve “sika” mertebeleri de vardır. İşte, bir insan “çocuklarımın geleceği” deyip onlar için yatırım yaparken bir diğerinin Enderûnî Vâsıf gibi:

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader
Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” demesi de yadırganmamalıdır. Bir insanın, beş-on yıl sonrasını düşünüp başkalarına muhtaç olmamak için tasarrufta bulunması beşer fıtratına verilirken, bazı insanların da İbrahim Hakkı hazretlerinin,

“Sen Hakk’a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.” sözleriyle ifade ettiği tevfiz zirvesinde seyretmeleri de o derecenin insanlarına has bir hal olarak değerlendirilmelidir.

İnsanın gönlündeki hayır duygusunun ve cömertliğin de dereceleri vardır: İyiliksever olma ve yardım etmeyi sevme “semâhat”; bu duyguyu icra edip sorumlu olduğu kadar (zekat miktarı) yardımda bulunma “sehâvet”; malının çoğunu dağıtıp, daha azını geride bırakacak şekilde bol bol verme “cûd” ve kendisi de muhtaç olduğu hâlde başkalarını nefsine tercih ederek onların ihtiyacını görme ahlâkı da “îsâr” mertebesinin adıdır. İşte, bu mertebeler, bize bir realiteyi hatırlatmaktadır; demek ki, insanların hepsini aynı çizgide mütalaa etmek doğru değildir. Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ufka ulaşabilecektir ve her insan kendine özel yükselme çıtasına göre değerlendirilmelidir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı sahabelere mallarının sadece bir kısmını infak etmeleri tembihinde bulunurken, Tebük hadisesi münasebetiyle bütün servetini hibe eden Hazreti Ebu Bekir’e “Ev halkına ne bıraktın?” diye sormuş, O “Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım” cevabını verince hiç itiraz etmemiş ve Hazreti Sıddık’ın sadakatine çok yakışan infak anlayışını hoş karşılamıştır.

“Anam!..”

Hazreti Sıddîk’ın sıddîka kerimesi Aişe validemiz de babası gibi îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı. Kendisine, Hayber ve Fedek arazilerinin gelirlerinden verilen bir miktar para vardı. Ayrıca, Hazreti Ömer, Ezvâc-ı tâhirât’ı ilk saftakiler arasında mütalaa etmiş ve onlara ayrılan miktarı yükseltmişti. O sevgili annemiz eline binlerce dinar geçmesine rağmen vefat ederken arkada dünya adına hiçbir şey bırakmamıştı; çünkü, eline geçen her şeyi Allah yolunda infak etmişti. Diğer yönleriyle ne kadar derinse, cömertlikte de o kadar derindi. İlim alanında o denli ileriydi ki, Hazreti Urve onun hakkında “Hem fıkıh hem tıp ve hem de şiir sahasında Hazreti Aişe’den daha bilgilisini görmedim.” demişti. Ebu Musa El-Eşarî hazretleri de, “Ne zaman bir meseleyi ya da hadisi anlamakta zorlanıp Hazreti Aişe’ye sorsak mutlaka onda bir cevap bulur ve müşkilimizi hallederdik” itirafında bulunmuştu. O mualla annemiz söz söylemesini öyle güzel becerirdi ki; Ahnef bin Kays “Ben Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın ve Hazreti Ali’nin (Allah hepsinden razı olsun) hutbelerini dinledim. Fakat, Hazreti Aişe’nin dudaklarından dökülen sözler kadar güzel ve anlaşılır olanlarını ondan başkasından duymadım.” şeklinde takdirlerini dile getirmişti. Adını her anışımda “Anam!..” deyip “Öz anama bu kadar tatlı “anam” demedim o da darılmasın” düşüncesiyle yad ettiğim mualla validemiz, ibadet ü tâatinde o kadar engindi ki; Kasım b. Muhammed “Hazreti Aişe, Ramazan ve Kurban bayramları hariç senenin bütün günlerini oruçlu geçirirdi” haberini vermişti. Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi ki; Urve hazretleri “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat, o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu. İşte, bütün yönleriyle bir derinlik ve enginlik abidesi olan Aişe-i Sıddîka annemiz cömertlikte de benzersizdi. Rivayet edildiğine göre; bir gün yetmiş bin dinarı halka paylaştırmış, sonra da oturup elbiselerini yamamış ve o yamalı elbiseleri giymişti. Bir başka gün, payına düşen bir malı yüz bin dinara satmış, eline geçen parayı muhtaçlara dağıtmış ve o günün akşamında da, kendisine ayırdığı arpa ekmeğiyle ancak iftar edebilmişti.

Allah’la münasebetlerinde o kadar derin olan anamız, insanları düşünme ve cömertlikte de o denli engindi. Dini anlama arzu ve iştiyakı zaviyesinden eşsiz olduğu gibi, Allah’a, Rasûlü Ekrem’e, salih kimselere ve Cennete yakın olma, Cehennem’den de fersah fersah uzak bulunma vesilelerini kavramadaki basireti açısından da benzersizdi. Bunları yaptığı dönemde o henüz yirmili yıllarını yaşıyordu. O genç yaşına rağmen bilinmesi gereken mevzuları çok iyi kavramıştı. Kendisine bir husus sorulduğunda dinin objektifliği içerisinde cevaplar veriyor; hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemiyordu. Fakat, şahsî hayatı adına sadakat ve vefasına yakışır bir duruş ortaya koyuyor; hep sika ufkunda ve îsar burcunda seyahat ediyordu.

Vermeye Doymayanlar

O, bu konuda yalnız da değildi. Hazreti Osman efendimiz çok kazanmıştı ama bir emanetçi olduğunun farkındaydı. Ne zaman “yardım” denilse önce o koşuyor; elinde ne varsa hepsini infak ediyor ve Peygamber Efendimizi sevindiriyordu. Hazreti Abdurrahman bin Avf çok zengindi; fakat, servetin kendisinde emanet olarak durduğunun şuuruyla hareket ediyor ve rivayetlere göre üzeri erzak yüklü beş yüz deveyi bir defada tasadduk ediyordu. Ömer bin Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi duruyor, hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytin yağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapıyordu. Leys ibn Sa’d hazretlerinin yıllık geliri seksen bin dinarı geçiyordu ama kendisine hiçbir zaman zekat farz olmamıştı. Çünkü, eline ne geçerse geçsin, hepsini Allah yolunda harcıyor, istikbal endişesine kapılmadan malını infak ediyordu. Bir gün İmam Malik hazretleri bir sini hurma hediye gönderince İmam Leys o siniyi altınla dolu olarak iade ediyordu.

Hafızanızı azıcık zorlasanız bu konuda daha yüzlerce misal bulabilirsiniz ve görürsünüz ki, seleflerimiz başkalarıyla alakalı hüküm verirken dinin değişmeyen kurallarını uygulamış, insanları bütün boşlukları ve zaaflarıyla kabul etmiş, zorlaştırmamış kolaylaştırmışlardır; fakat, kendileri söz konusu olunca da bütün salih amellerini kendi ufukları açısından ele almışlardır. Kendi tatbikatlarının birer kural olarak benimsenmesine mani olmuş, İslam dininin bir ruhbâniyet şeklinde anlaşılmasını engellemiş ve dinin özündeki kolaylığa, müsamahaya ve kuşatıcılığa dikkat çekmişlerdir. Kur’an’da ve Sünnet’te insanların değişik kategoriler içinde değerlendirilmesine uygun şekilde, onlar da bir realitenin gereği olarak kiminin bir damla sadaka vermesini, kiminin de malının içinde başkalarının hakkı bulunduğu şuuruyla biraz daha çok tasadduk etmesini normal görmüş; fakat, kendileri son kuruşlarına kadar bütün mallarını infak etmişlerdir. Bunu yaparken de, hayır ve hasenatlarını hiç kimseye duyurmamak, hissettirmemek, riya ve süm’adan uzak kalmak hususlarında da azamî hassas davranmışlar; hatta tasadduklarının Kiramen Katibîn tarafından bilinmesini dahi istememişlerdir. Nitekim, “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” (İnsan, 67/8-9) mealindeki ayetler onların ruh halini tasvir etmektedir. Evet, onlar öyle hasbî ve muhlis kullardır ki, hayır ve hasenatları karşılığında bir teşekkür bile beklememektedirler.

İman ve Kur’an hizmetine adanmış kimseler de, çalışıp alınlarının teriyle iaşelerini temin etmelidirler. Kazançlarının üzerinde hep meşruiyet mührü aramalı ve mallarının her zerresinin hesabını Allah’a vermeye hazır bulunmalıdırlar. Onlar da birer emanetçi olduklarının farkında iseler, meşru dairede kazanmaya ve işin içine zerre kadar haram karıştırmamaya dikkat ederek ne kadar kazanabilirlerse kazanmalı ve ellerinden geliyorsa çok zengin olmalıdırlar. Bir gün, Süfran-ı Sevri hazretlerinin elinde bir sürü dinar gören bir adam, “Seni Hak dostu olarak biliriz, elindeki bu paralar da neyin nesi?” deyince, Hazreti Süfyan, “Öyle deme; eğer bu kadarcık bir mala sahip olmasaydık, idareciler bizi kapılarında dilenci yapar, eşiklerine mendil serdirirlerdi” der. İşte, başkalarına el açmamak ve onun bunun kapısında mendil sermemek için her mü’min çalışıp çabalamalı, alın teriyle kendi geçimini sağlamalı ve aynı zamanda, kazancında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı olduğunu düşünerek malının şükrünü de kendi cinsinden eda etmelidir.

Bu Devrin Sıddîkları

Bu şükrün yerine getirilmesi hususunda, ısrarla üzerinde durulması gereken husus; herkese kendi gücü kadar yük yüklenmesi ve dinin objektif yanının nazara verilmesi hususudur. Bu konuda, insanları haklarından mahrum etmemeye, kimseyi gadre uğratmamaya ve onların çoluk çocuklarının bulunduğunu da hesaba katmaya özen gösterilmelidir. Bir insan bir anlık coşup şahlanmayla hissî bir karar verebilir; diğerlerine düşen vazife, ona bir kere daha düşünme fırsatı tanımak ve hayatın realitelerini de göz önünde bulundurmaktır.

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın dininin i’la edilmesi vazifesini kim vicdanında ne kadar duyuyorsa, o meseleye de o kadar sahip çıkar. Bazıları, ortaya konan hayırlı faaliyetleri sadece uzaktan seyreder; takdirlerini dile getirir. Onlar o halleriyle kabul edilmeli ve muhalif olmamaları da bir kazanç bilinmelidir. Bazıları, işin ucundan tutuyor gibi görünür, kendileri hiçbir şey yapmaz ama iyi işler yapanlarla beraber bulunurlar. Onların durumu da yadırganmamalı ve o kadarcık bir yakınlık da kâr sayılmalıdır. Daire içinde bulunma, güzel sözlere ve faydalı işlere iştirak etme, “Ne güzel şeyler yapıyorsunuz; Allah nasip etse, biz de yapsak” deme de çok önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bazıları da bir damla ile katkıda bulunur; o bir damlayı verirken bile yüreğini vermiş gibi olur ama o kadarcık bir infak da öpülüp başa konmalıdır. Çünkü, vermeye alışma damla damla vermekle başlar. Çoğu zaman, bir damla, coşkun bir kaynağın emaresidir ve o kaynak kazıldıkça mutlaka daha gür su gelecektir. 

Bazı insanlar da vardır ki, onlar “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) mealindeki ayetle yatıp kalkar ve tenezzülât-ı ilahiyenin bir neticesi olarak kendileriyle pazarlık yapıldığını hiç akıldan çıkarmazlar. Malları ve gerekirse canları karşılığında, Cenneti, Cemalullahı ve rıdvanı satın alma şeklindeki bir anlaşmaya “evet” derler. Fanî şeyleri verip bakî bir hayatı kazanmaya talip olurlar. Hele bir de, içinde bulundukları zaman dilimi umumi bir seferberliği gerektiriyorsa, iman ve Kur’an davasına sahip çıkan ilkler gibi bütün mallarını tasadduk etmeye amâde bulunur, evlerinin ve arabalarının anahtarlarını bile bir zarfın içine koyar ve infakta sınır tanımazlar.

Sözün özü; meseleye dinin objektifliği açısından bakmak ve umum insanları nazar-ı itibara alarak değişmeyen kurallarla hüküm vermek esastır. Bu zaviyeden, beş lira veren de, elli lira tasadduk eden de, dinî vecibelerini yerine getirdikten sonra, evlâd u iyalini ve evini-barkını düşünen insan da makbuldür. Bu arada, her devrin Ebu Bekirleri ve Aişe-i Sıddîkaları da mutlaka olacak; onlar sadakat, vefa ve îsar hasletleri gereği belki mallarının hepsini Allah yolunda vereceklerdir. Dolayısıyla, bu meselede hüküm kanaat-i vicdaniyeye göre belirlenecek ve hiç kimse gadre uğratılmayacaktır.