KARDEŞLİK RUHUNUN TESİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

İndir:     mp3     

Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını hedefli yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir. Allah’ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan, nasıl bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını daha baştan çok iyi kavramalıdır. Hatta meseleyi sadece bir aklî kabule bağlamakla da yetinmemeli, kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına özen göstermelidir. Bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket etmelidir.

Ortak Paydalar

Eğer bir davaya omuz veren farklı farklı insanlar, yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el birliği, gönül birliğini sağlayabilmişlerse, sahip oldukları pek çok fasl-ı müşterek (ortak payda) var demektir. Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok fasl-ı müştereke sahipse ve bunun da ne kadar çok farkındalarsa uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet risalesinde mü’minler arasındaki ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır. Bu, üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur. Fasl-ı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, bunların insanlara çok iyi anlatılmasına ve hazmedilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir. Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mâl edilmesi gerekir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir.  Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir.”

Burada kullanılan on, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen, miktar değil, keyfiyettir. Hz. Pir, bunlarla, ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor. Keyfî (nitelikle ilgili) bir şeyin önemini, kemmî (nicelikle ilgili) bir ifadeyle dile getiriyor. Her şeyi yaratan Allah’ın birliği hakikati, nübüvvet hakikatinden önce geldiği gibi; elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.

Şayet sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir, her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalb dünyasına mâl edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İnsanız, her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktalarımız var. Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak, bizi rahatsız edecektir. Fakat bahsini ettiğimiz fasl-ı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki, bunları nazar-ı itibara alan biri, iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri görmezden gelebilir, tolere edebilir. Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü, çatışma vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir. Böyle biri, “Madem o da benim gibi Allah diyor, Peygamber diyor, aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı başımda yaşıyor, benimle aynı şeylere sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim!” diyerek şahsî mizacı itibarıyla hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.

İradenin Hakkını Verme

Bunu böyle tespit etmekle birlikte, ne yaparsak yapalım, bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi, irşad, tebliğ, hayırhahlık, terbiye herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, onları rehabilite etmek, onlar arasında insanî duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin, mutlaka nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır. Vaaz u nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi göstermeyecektir. İkincisi de Cenab-ı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka özellikler lütfetmiştir. Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.

Bununla birlikte biz, bize düşeni yapmalı ve insanları, insanî olmayan, insana yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz. Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız. Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.

Allah murad buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı. Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga da etmezdi. Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı. Oysaki Cennet’e girmek, -şart-ı âdi planında- Allah’ın iradeye bir lütfudur. İman etme, İslâmiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi, Allah’ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir. Allah, insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır. Hatta insan, iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır. Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri yalnızca Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette yaratılmıştır.

İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana düşen vazife, başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına iradesinin hakkını vermektir. Asıl mesele, bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hır gür çıkarmadan yapabilmektir. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir. Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir. Onların hâl ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız olabiliriz. Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için irade gibi çok önemli bir silah vermiştir. Eğer onu yerinde kullanmasını bilirsek, bu tür negatif duygu ve düşüncelerin tesirinde kalmaz, tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz. Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve güzel görmeye başlarız.

Bakış Zaviyesi

Dikkat edilecek olursa insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür. Bu durum belki çoğu zaman bizim sübjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir. Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem hâline gelebilir. Böyle bir kişi herkesin mutlaka eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını bulur. Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketinden, kiminin iş yapma tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.

Bediüzzaman’ın çok enfes bir sözü vardır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem hâline getiren bir insan da hayatı kendi adına acılaştırır. Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için gördüğü duyduğu şeylerden rahatsız olur, dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder, sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hâle getirir. İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa, bir süre sonra olumsuz şeylerin körü hâline gelir. Farklı mizaçlar, farklı meşrepler, farklı mezhepler onu rahatsız etmez olur. Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki bu, iradenin hakkını vermeye, insanın kendini biraz zorlamasına bağlıdır.

Cennet Yolunun Zorluklarına Katlanma

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Cennet’in “mekârih”le, yani nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor. Demek ki Cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız. Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da Cennet yolunun zorluklarındandır.

Bu zorlukların üstesinden gelme, imanda derinleşmeye ve İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Cahiliyede birbirini yiyen, birbirini boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş hâle gelmişlerse bunun sebebi, Kur’ânî ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Hatta bir Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi. Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplum, vahyi çok iyi hazmetmesi sayesinde irade kahramanı bir toplum hâline gelmişti.

Şayet biz de imanı, İslâm’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline getirebilirsek, tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.

Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. Eğer onun hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağı, hiç günah işlemeyeceği şeklinde bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i safilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre götürmek lazım. Ondan olumsuz şeylerin de sadır olabileceğini asla göz ardı etmemeli.

Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim âlemden beklediğimiz, âlemin de bizden beklediğidir. Asıl önemli olan da insanların sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata ve kusurlara rağmen onlarla uzlaşıp anlaşmayı bilmek, onlarla geçinmenin bir yolunu bulmak ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat vermemektir.

Birinci Meselemiz

Özellikle, Allah’ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden yolda insanları O’na çağırma gibi en yüksek bir hedefe kilitlenmiş adanmışların, beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakâr ve affedici olmaları gerekir. Buna böyle inananlar, küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem hâline getirmezler. Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler. Hak yolunun bazı zorluk ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara katlanırlar. Allah’ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik olduğunu bildiklerinden, vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler. Çevirip Allah’tan gelen inayetin önünü kesmezler.

Şimdiye kadar aramızda Ensar ve Muhacirînin arasında teessüs ettiği ölçüde güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez. Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor. Bu kadarcık kardeşliğe bile Cenab-ı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede bulunuyorsa, kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenab-ı Hak ne lütuflarda bulunacak! Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha büyük çapta yapılması adına kullanacağız.

İstenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi, hususi olarak ve ısrarla uhuvvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive edilmesine bağlıdır. Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz. Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli, organizasyonlar kurmalıyız. Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu, Allah’la, peygamberle, dinle, imanla alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı. Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki, bazen sistemin işleyişi adına görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız. Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve “Falan yerde beş okul açma imkânı vermişlerdi. Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşüversek” demeliyiz.

Maalesef biz, önceliklerin sırasını bozduk. Tali meseleleri asıl zannettik. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki şayet biz, öne çıkarılması gereken meseleleri geri plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem hâline getirirsek, çatışma ve kavgalardan kurtulamaz, sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz. Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bu tür esbap vardır. Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir. Bizim için en önemli mesele, kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak Allah’ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit-kadem olmamızdır. Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak “sohbet-i Canan”dır.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.