NE KADAR HALİMSİN EY RABBİMİZ!

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde zihinler ve düşünceler olabildiğine kirli. Gücü ele geçirenler, muhalif gördükleri, düşman belledikleri insanlar hakkında komplo üstüne komplolar kuruyorlar. Zulmettikçe ediyor, ezdikçe eziyorlar. Kirli düşünceler, dillere ve sözlere aksediyor. Öyle yalanlar söylüyor, hasım gördükleri insanlara öyle iftiralar atıp öyle küfür ve hakaretler savuruyorlar ki, bunlara bir isim vermek icap ederse “yalan, iftira, hakaret müçtehidi” denebilir. Zira öyle farklı farklı iftira, hakaret ve küfürler üretiyorlar ki muhtemelen oturup kalkıp bunları düşünüyor, zihinlerini sürekli bu istikamette kullanıyorlar. Lisanları da bunlara tercüman oluyor.

Ne dinî hükümler, ne ahlakî değerler, ne ahiret endişesi, ne de temsil ettikleri konum ve pâyeler onları bu tür çirkin fiilleri işlemekten alıkoyuyor. Dine muhalif tavır ve davranışlarıyla hangi dalalet vadilerinde gezdiklerine aldırış etmiyorlar. Sıradan bir insanın bile söylemekten haya edeceği kaba ve çirkin sözleri devleti temsil eden insanlar büyük kalabalıkların önünde hem de hiç utanıp sıkılmadan söyleyebiliyorlar. Bu tür yakışıksız tavır ve davranışlarıyla kimi örnek aldıkları da belli değil. Zira en ağır ve olumsuz şartlarda yaşamak zorunda bırakılan enbiya-i izam, ulema-i fiham, evliya-i kiram efendilerimizin nezih dillerinden bu tür sözlerin binde biri bile sâdır olmamıştır.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminden çekmediği sıkıntı kalmamıştır. Ona en ağır hakaretler edilmiş, onca kötülüklere maruz bırakılmıştır. Buna rağmen O, kimse hakkında kötü söz söylememiş, kimseye hakaret etmemiş, kimseyi alaya almamıştır. Eğer ölçümüz O’nun ortaya koyduğu ölçülerse, bunlara uymayan şeylere ölçüsüzlük ve dengesizlik denir.

Günümüzde zihni, kalbi ve dili kirli o kadar çok dengesiz insan var ki, bunların ne zaman ne yapacakları, kime ne diyecekleri belli olmuyor. Hâl ve tavırlarda ölçü ve muvazene kaybolunca, türlü türlü kötülükler irtikâp ediliyor. Hususiyle güç ve kuvveti elinde bulunduranlar, kendileri gibi düşünmeyen kesimlerin hakkından gelmek için komplo üstüne komplolar kuruyor, tuzak ardına tuzak hazırlıyorlar. Öyle zulümler irtikâp ediyor, öyle hak ihlâllerine giriyorlar ki insan bunları görünce Hz. Ebû Bekir gibi, “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar halimsin Ya Rabbî!” demekten kendini alamıyor. Zira yapılıp edilen şeyler affedilecek gibi değil.

Zalimleri Allah’a Havale Etme

Zalim zulmünü yapadursun, bunun karşısında mazluma, özellikle de İslâm’ın değerlerini iyi özümsemiş civanmertlere yakışan, Allah’a sığınıp şöyle niyaz etmektir: “Allah’ım, zalimleri ıslah buyur, onlara mülayemet nasip eyle, hakikati göster! Onları insanca yaşamaya muvaffak kıl! Kaymış kalblerine istikamet ihsan eyle! Bizi de onları da afv u mağfiret buyur! Islahı kabil olmayanların da Sen hakkından gel! Saldırmaktan, ezmekten zevk alan mütecavizleri Sana havale ediyoruz!” Zira biz ne dersek diyelim bu konuda nihai hükmü verecek olan Allah’tır. Kurulan tuzak ve komploları boşa çıkaracak, belki de komplocuların başlarına dolayacak olan O’dur. Allah zalime mehil üstüne mehil verir fakat bir kere de yakaladı mı artık onun iflahını keser. Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün gelmesi, zalimlerin cezalandırılmasıyla ilgili icraat-ı ilahiyenin başlaması artık sözün bittiği yerdir. O varsa gam u kedere ne hacet!

Esasında dert ve ızdırap çeken sadece bizler değiliz. Şimdiye kadar başta enbiya-i izâm efendilerimiz olmak üzere niceleri benzer şeyleri yaşamışlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadıkları kötülük bırakmamışlar. Başlara taç olan, meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el pençe divan durdukları, çok yüksek bir izzet ve onura sahip o yüce kamete öyle eza ve cefalarda bulunmuşlar ki, Hz. Ebu Bekir bunları yapan zalim ve mütecavizlerin nasıl olup da cezalandırılmadığını düşünüp “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar da Halimsin Ya Rabbî!” demiş. Demek ki o yapılıp edilenlere bir izah bulmakta zorlanıyordu. Bize ebedî kurtuluşu göstermek, dünyamızı aydınlatmak, hakikatlere karşı gözümüzü kulağımızı açmak, ihsas ve ihtisaslarımızı güçlendirmek için gönderilen bir peygambere nasıl olur da bunlar yapılır, diyordu. Onca cevr u cefaya karşı “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ” sözüyle soluklanıyordu.

Evet, hal, vaziyet ne olursa olsun biz kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz. Zalimleri Allah’a havale etmeli, işi O’na bırakmalı ve O’nun hikmetine râm olmalıyız. Ne kin ve intikam duygularıyla kalb ve ruh dünyamızı kirletmeliyiz ne de yakışıksız sözlerle dilimizi. Ne kadar sıkıntı ve zorluk yaşarsak yaşayalım, mülayemetten ayrılmamalı, başkalarını tebessüm sadakasından mahrum bırakmamalıyız. Tokadîzâde Şekip, “Gülsem de içimden ağlarım ben / Sızlar yüreğim yüzüm gülerken.” der. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek sinelerinde değirmen taşları dönerken, ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranırken dahi tebessüm bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmemişti. İradesinin hakkını vermiş, içinde kaynayıp duran ızdırapları bastırmasını bilmiş ve bunları muhataplarına aksettirmemişti.

O’nun ızdırabı neye karşıydı? Neydi O’nun gece uykularını kaçıran, gündüz hafakanlarını kabartan derdi? Evet, O’na asıl ızdırap yaşatan şey, insanlığın önü alınamayan bir sele yakalanmış gibi başını alıp Cehennem’e doğru sürüklenmesiydi. Cennet’e giden yolları ıskalamasıydı. İyilik ve güzelliklere kapalı, kötülük ve çirkinliklere açık durmasıydı. O, insanların akıllarını başlarına almaları için âdeta ölüp ölüp diriliyordu. Fakat buna rağmen her zaman mütebessimdi. Çevresine tebessümler yağdırmak suretiyle gözlere sürur, gönüllere inşirah veriyordu.

Muzdarip Ruhlar

Günümüzde de insanı ızdıraba gark edecek o kadar çok sebep var ki! Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle toplumun künde künde üstüne devrilmesi karşısında nasıl ızdırap duymayacaksınız! Etrafta kızıl kıyametler koparken beri tarafta çoklarının hiçbir şey yokmuş gibi hâlâ keyif, zevk ve lezzetlerine bakmaları karşısında nasıl sancı çekmeyeceksiniz!

Himmeti milleti olan nice büyük zatlar ruhlarının derinliklerinde böyle bir ızdırap yaşamışlardır. Bu, peygamberane bir ızdıraptır. Buna kutsal ızdırap veya kutsal hafakan da diyebilirsiniz. Zira insanlığın genel ahvali karşısında duyulan böyle bir iç sıkıntısının dakikaları, hatta saniyeleri, ibadetle geçirilen bir güne tekabül edebilir.

İnsanlığın elinden tutma, gözlerindeki perdeyi sıyırıp onlara gerçekleri gösterme, kulaklarını açıp hak ve hakikati duymalarını temin etme uğruna çırpınıp durma ve ızdırapla iki büklüm olma Allah katında öyle değerlidir ki, Süfyan İbn-i Uyeyne, “Allah bazen muzdarip bir vicdanın sızlaması ile bütün bir ümmeti bağışlar.” der. (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye 1/268)

Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, başkalarının derdiyle dertlenen bu muzdarip ruhlardır. Toplum çapında üst üste yaşanan yıkılmaları, devrilmeleri görebilen ve bunların ızdırabını ruhunun derinliklerinde duyabilen, bundan ötürü uykuları kaçan, gece kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşan, “Ne olacak bu milletin hâli? Bu hezeyan ne zaman sona erecek? Şu parçalanma ve ayrışmalar ne zaman bitecek?” diyen ve bunları derken de kaderden şikâyet etmeyen muzdarip ruhlar…

Evet, bir taraftan toplum çapında yaşanan iç içe kırılmaları görüp bunun derdini, sancısını çekmeli ama diğer yandan da rıza ufkundan ayrılmamalı, kaderi tenkit edecek tavır ve davranışlara girmemeli. Her zaman, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Hz. Muhammed’den razı olduk.” demeli, Allah’ın takdirine saygı göstermeli. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, arzu edilen güzelliklerin hâsıl olmasında murad-ı ilâhi esastır. Allah, icraat-ı sübhaniyesini bizim keyfimize göre yürütmez, âdet-i sübhaniyesinin gereğini yapar.

Evet, her hadise, murad-ı ilâhiye bağlı olarak vukua gelir. Burada kullar olarak şart-ı adi planında bize düşen ise, esbap planında elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra, uğursuz ağızlara ilâhî bir fermuar vurulması, zulüm ve gadirlerin sona ermesi adına inleme, kıvranma, sızlanma ve dua dua Allah’a yalvarmadır. Allah (celle celâluhû) yüce beyanında dara düşmüşün, ızdırar haline düçar olmuşun duasına icabet edeceğini buyurur. (Neml sûresi, 27/62) Yapılan dualar kabul ufkuna ulaştığında Allah hiç beklenmedik nice sürpriz lütuflarda bulunur. Samimi mü’minlerin namını, yeryüzünde bir hoş sada kılar.

Hülasa; nerede ve ne yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanlığın dertleriyle dertli yüce ruhlara düşen; bir taraftan bütün himmet ve gayretlerini insanlığın yaşadığı problemleri tamir ve ıslah etmeye hasretmek, diğer yandan da ızdırapla Cenab-ı Hakk’a iç dökmek, insanlığın içinde bocaladığı iç içe olumsuzlukları vicdanlarında duyarak mütemadiyen, “Allah’ım, çare Sensin, bizi Sensizliğe mahkûm etme!” deyip inlemekten ibarettir.

***

Not: Bu yazı, 21 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

YAŞATMA İDEALİNİN TEMSİLCİLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendinden ziyade başkalarının mutluluğunu düşünme, başkalarının mutlu olması için kendi mutluluğundan fedakarlıkta bulunma, başkalarına hayat kaynağı olmak için yaşama, hatta yerinde, başkaları yaşasın diye kendi hayatından vaz geçme de diyeceğimiz “yaşatma ideali”, insan için en yüce bir gaye-i hayaldir. İnsanlığın en yüce kametleri olan peygamberler de, onların izinden giden büyük zatlar da kendilerini düşünmemiş, kendileri için yaşamamışlardır. Onların yegâne arzusu, insanların bedenî arzulardan sıyrılarak kalbî ve ruhî hayat derecesine yükselmeleri ve Allah’ın razı olacağı bir hâl kazanmalarıdır. Onlar, hayatları boyunca başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak için çırpınıp durmuşlardır. Bunu yaparken de kendi hayatlarını karanlıkta geçirmeyi göze almışlardır. Ellerinde mumlarıyla, sönmüş tüm mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşmuşlardır. İnsanlığa yeni bir ses ve soluk olabilme adına sürekli ızdırap yudumlamış, çile üstüne çile çekmiş, hayatlarını bir çile yumağı içinde geçirmişlerdir. Bütün bunlara rağmen hâllerinden şikâyet etmemiş, gam izhar eylememişlerdir. Hatta kendilerine zulmedenlere haklarını helal edip onları affedecek kadar da civanmerttirler.  

İşte bu babayiğitlerdir ki, kendilerinden sonra gelen nesillere birer yâd-ı cemil bırakmışlardır. Gerçi onların böyle bir beklenti ve talepleri de olmamıştır. Çünkü yaptıkları bütün fedakârlıkları, iyilikleri Allah için yapmışlardır. “Yapmış olduğum tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Alemlerin Rabbidir.” (Şuarâ sûresi, 26/109) sözü, onların vird-i zebanı olmuştur. Hayatlarını bu civanmertlikle yaşamış ve öyle de ahirete göç etmişlerdir.

Onlar, yaptıkları hizmetlere kendi adlarının konmasını istememişlerdir. Asrın dertlisi Bediüzzaman, mezarının bilinmesini bile kendine çok görmüştür. Derin ihlas anlayışının muktezası olan bu isteği Allah katında kabule karin olmuş olacak ki, naaşı kabrinden çıkarılarak bir meçhule götürülüp gömülmüştür. Fakat Allah onların isimlerini bir yâd-ı cemil olarak yaşatmıştır. Onların yâdını zihinlerden silmeye, adlarını unutturmaya kimsenin gücü yetmemiştir.

Onlar, yaşadıkları zaman dilimi içinde yaşantılarıyla, dini güzel temsilleriyle, sözleriyle, fikirleriyle, eserleriyle zihinlerde öyle bir iz bırakmışlardır ki, asırlar sonra gelen insanlar bile onları hayırla, duayla yâd etmiştir, etmektedir. Niceleri onların ufkunda seyahat etmeye devam etmiş, onların çizdiği çizgide dolaşıp durmuş ve onların etrafında halelenmiştir. Allah, o büyükleri hakkıyla tanıyabilmeyi, onların ufkunu paylaşabilmeyi bizlere de nasip etsin ve bizleri onların şefaatine nail eylesin!

Peygamberlerin sadık takipçilerinden ve bize en yakın büyüklerden Bediüzzaman Hazretleri’ni düşünecek olursak o, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyecek ölçüde himmeti milleti olmuş bir insandır. Fakat buna rağmen döneminin zalim ve zorbaları hayatı ona zindan etmişlerdir. Ne var ki tüm çabalarına rağmen onu zihinlerden silememiş, onun davasını bitirememişlerdir. Ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesi insanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

Etrafında yer alan talebeleri de onun açtığı yoldan yürümüş ve dünyaya ait her şeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir. Baş koydukları dava uğruna tüm zorluk ve mahrumiyetleri göze almışlardır. Ne mahkemelerde yargılanma ne sürgün edilme ne de zindanlara atılma onları baş koydukları davadan geri çevirebilmiştir. Onlar, Bediüzzaman’la birlikte bulunmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış ve vefat edeceği âna kadar onu hiç yalnız bırakmamışlardır. Onların bu vefa ve sadakatleri, fedakârlık ve adanmışlıkları sayesinde nicelerinin imanı kurtulmuş ve hakikatlere karşı gözleri açılmıştır.

İnsanlığın sulh ve selameti adına tüm zorlukları göğüsleyen bu babayiğitlerin dünyevî hiçbir beklentileri de olmamıştır. Zübeyir Gündüzalp’in, Tahiri Mutlu’nun, Hulusi Efendi’nin ve daha birçoklarının hayatları basit bir evde, köhne bir odada geçmiştir. Onlar arkalarında dikili bir taş bırakmayı düşünmemişlerdir. İsteselerdi onlar da kendileri için dünyalık biriktirebilir, mamelek peşinde koşabilirlerdi. Fakat onların hiçbirinin dünyaya ait bir beklentisi olmamış, gözlerine, Allah yoluna hizmetten başka bir hayal girmemişti.

Müspet düşünceyi esas alan bu adanmışların, insanları hazmedememe gibi, haset ve kıskançlık sâikiyle başkalarının hizmetlerine mani olma gibi vartaları da olmamıştır. Çünkü onlar, başkalarının yaptığı hayırlı işleri yıkmak için menfi propaganda yapan Firavun bozmalarını değil; ciddi bir isar düşüncesiyle hareket eden, yaşatma aşkıyla coşup yaşamayı unutan peygamberleri, sahabe efendilerimizi, üstatlarını örnek alıyor, onların izinden gidiyorlardı. Hem de her tür çileye katlanmayı göze alarak. Sahabe-i kiram efendilerimizin arkalarında yerlerini aldıklarını ümit ettiğimiz bu babayiğitler, izafi anlamda insan-ı kâmil abideleriydi. Biz onları böyle gördük, böyle inandık. Böyle inandığımızdan ötürü de ölünceye kadar onları hayırla yâd etmeye devam edeceğiz. Allah bizi hüsnüzannımızda yanıltmasın.

Gerek Bediüzzaman Hazretleri ve etrafında halelenen talebeleri gerekse onlardan önce yaşamış büyük zatlar hayatları boyunca başkalarına hayat üflemeye çalışsalar da kendileri hiç rahat yüzü görmemişlerdir. Ömürleri çileyle geçmiştir. Zira yüksek mefkuresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, hakarete maruz kalmamış, sürgün yaşamamış, zindanla tanışmamış kimselerin insanlığa hizmet adına yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktur. Eğer bir insan, ruh ve kalb dünyasını ikame etme yolunda preslenir, çile çeker, sıkıntı yaşar; fakat bütün bunlara rağmen duruşunu değiştirmezse işte o zaman samimiyeti tescillenmiş olur.

Hangi peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiştir. Testereyle biçilen Hz. Zekeriya, hunharca şehit edilen Hz. Yahya, ateşlere atılan Hz. İbrahim, yerinden yurdundan sürgün edilen Hz. Musa, yıllarını kuyu dibinde, köle pazarlarında ve zindanda geçiren Hz. Yusuf, kavminin türlü türlü hakaretlerine katlanmak zorunda kalan Hz. Nuh ve daha başkaları… Şayet peygamberlerin yolu buysa, hak ve hakikati ikame etmenin bedeli buysa, samimiyet ve hakkaniyet testi bunu gerektiriyorsa bize de başımıza gelenlere sabretmek ve dayanmak düşer.

Konjonktürü değerlendirerek, her türlü gayrimeşru yolu kullanarak milletin başına musallat olan ve sonrasında da onun kanını emmeye, can damarlarını koparmaya başlayan parazitlerin millete vaat edeceği hiçbir şey yoktur. Onların tek bildikleri, kendi saltanatlarını tesis etmek ve korumaktır. Kendi hesapları, çıkarları ve gelecekleri peşinde koşan bu parazitler milleti sömürerek ayakta kalırlar. Allah bir yere kadar onlara fırsat verebilir. Fakat bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Peygamber yoluna baş koyan adanmışların yâd-ı cemil olmasına mukabil bunlar da birer yad-ı kabih olarak anılırlar. Her anılışlarında da beddualarla, lanetlerle anılırlar.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DİRİLİŞİN ESASLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

“Diriliş” kelimesi, ilk akla gelen manasıyla, ölümden sonra yeniden hayata kavuşma demektir. Dolayısıyla da daha ziyade canlı varlıklarla ilgili bir kavramdır. Bunun yanında kelime, yer yer başka şeyler için de kullanılır. Bir düşüncenin dirilişi, bir kurumun dirilişi gibi. Buna mecazi kullanım denecekse, hakiki kullanımıyla arasındaki ortak nokta, canlılığını kaybetmiş, hayatî fonksiyonlarını eda edemez hale gelmiş, bitme noktasına varmış herhangi bir şeyin yeniden eski halini kazanması, canlanması, yeni bir hareket ve atılım içerisine girmesidir. İşte bu manada biz de, iki üç asırdır perişan hâle gelmiş Müslümanların yeniden belini doğrultmasını ifade sadedinde “diriliş” kelimesini kullanıyoruz.

İşin doğrusu, insanın ahirette ayaklarının üzerinde doğrulması ve hakiki anlamıyla bir diriliş yaşaması da burada dinî düşünce adına dirilmesine bağlıdır. Burada böyle bir diriliş yaşamayanın öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. İdama mahkûm edilmiş mücrimlerin elleri bağlı bir şekilde darağacına götürülmesi gibi, dünyada işlediği cürümlerin cezasını görmek üzere boynuna vurulan zincirlerle Cehenneme götürülen bir insanın yeniden kabrinden kalkmasının onun için ifade ettiği şey nedir? İşte bu yönüyle diriliş burada başlar. Burada ruhlarının abidesini ikame etmek suretiyle mecazi bir dirilişe mazhar olanlar, onu hakikatiyle ahirette yaşayacaklardır. Allah bizi öyle bir basu ba’de’l-mevte (dirilişe) mazhar kılsın ve öbür tarafta da gerçek dirilişin neşvesini yaşayacağımız bir hayata uyandırsın!

Hz. Pîr-i Mugân Şem-i Tâbân, “Cismaniyetten çık, hayvaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” şeklindeki sözleriyle dünyadaki bu dirilişin yolunu gösteriyor. Çokları bu dünyada nefsî arzularının peşinde, cismaniyet yörüngeli bir hayat yaşıyor. Yeme, içme, yatma, gezip eğlenme gibi duygularla oturup kalkıyor. Yani gözü dünyada. Âdeta ölümsüzmüş gibi dünyadan kâm almak istiyor. Elde ettikleriyle yetinmiyor ve sürekli “daha daha” diyor. Gözünü bolluk ve nimet içinde yaşayan kimselere dikiyor ve “Ben niye bu güzelliklerden mahrum kalayım ki!” diyor. Lüks ve şatafat içinde bir hayat yaşamayı arzuluyor. Bunun adı dünyaperestliktir. Ondan kurtulamayanın bir dirilişe mazhar olması mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri bizlere kalb ve ruh ufkunda bir hayat yaşamanın yolunu gösteriyor.

Kalb ve ruh ufkuna yükselen insan, orada çok farklı ve geniş bir dünya ile karşılaşacaktır. Allah’ın kendisiyle yaptığı anlaşmayı hatırlayacak, “kâlu belâ” sırrını anlayacaktır. Başkaları böyle bir ahd ü misaktan haberleri olmadığını söyleyedursunlar, o Cenab-ı Hakk’ın “elestü birabbiküm” (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) sorusunu da, kendisinin buna verdiği “belâ” (Evet, Rabbimizsin) cevabını da vicdanında duyacaktır. Hâdiselere daha mahruti bakacak, onları daha bütüncül bir nazarla değerlendirecek, tığını sebep-sonuç arasında oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örecek ve böylece o, ayrı bir enginliğe ulaşacak, insanca bir hayat yaşamanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissedecektir. Bütün bunları vicdanında derinlemesine duymayan, yürüdüğü güzergâhın âdâb u erkânına riayet etmeyenlerin dünyada bir diriliş yaşamaları söz konusu değildir. Hz. Pîr böyleleri için şu ifadeleri kullanıyor: “Ey mezar-ı müteharrik (hareket eden mezar) bedbahtlar, gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedid gelsin!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 82)

Ayrıca o, “Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 126) sözleriyle de gelecekte bir dirilişin yaşanacağını müjdeliyor. Burada başkalarını görmezden gelme, kınama, hafife alma yoktur. Zira Bediüzzaman, başka bütün sadaların kesileceğini, İslâm’ın sesinin bütün sesleri boğacağını söylemiyor. Bilâkis en yüksek ve gür sesin İslâm’ın sesi olacağını ifade ediyor. Demek ki daha başka sesler de duyulmaya devam edecek ama İslâm’ın sesi onlar içinde fark edilecek, öne çıkacak, yükselecektir. İnsanlar başlarını kaldırıp ona baktıklarında, “Şimdiye kadar şurada burada beyhude dolaşmışız. Meğer aradığımız ses ve soluk buradaymış.” diyecek; ruh ve vicdanlarının aradığı ses ve soluğu onda bulacaklardır.

Böyle bir dirilişin yaşanabilmesi için inananların kalıp ve şekillerden sıyrılarak ruh ve manaya yönelmeli, teşriî ve tekvinî emirler üzerinde yapacakları detaylı araştırmalarla inandıkları esaslarda yakîn ufkuna ulaşmalıdırlar. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, eşya ve hâdiseleri hallaç pamuğu gibi atarak, analiz ve sentezler yaparak yeni yeni mana hüzmeleri, bal petekleri elde etmelidirler. Marifet yolculuklarını doyma bilmeyen bir iştahla sürdürmeli, sürekli imanlarını derinleştirmeli ve ihsan ufkunu ihraz etmeye çalışmalıdırlar. Yani Allah’ı görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşayıp, hayatlarını buna göre tanzim etmelidirler. Aksi takdirde eğrilikten, büğrülükten sıyrılmaları, müstakimce hareket etmeleri çok zordur. Maalesef günümüzde böyle bir iman, ihlâs, yakin ve ihsan ufku yakalanamadığından çokları dünyanın cazibesine kapılıp gidiyor. Villalarda, yatlarda keyif sürme, parmakla gösterilen biri hâline gelme, makam ve koltuklara bağlı yaşama gibi Allah belası gaileler sarmalı içinde bir ömür geçiriyorlar.

Allah’ı görüyor gibi yaşayan, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden bir insanın gözünden bütün görme ve görülmeler silinir gider. Böyle biri Allah için başlar, Allah için işler, Allah için verir, Allah için alır… hâsılı bütün tavır ve davranışlarında O’nun rızasını gözetir. Duygu ve düşünce dünyası itibarıyla ihsan şuuruna ulaşan bir insanın amellerinde de ihlâs ve rıza-yı ilahi olur. İhlasa eren ve rıza hedefinde yürüyen biri, hayatının her saniyesini nurlandırmış, pırıl pırıl hâle getirmiş olur.

Tekrar başa dönecek olursak, işin başı iman-ı billah’tır, yani Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Fakat iman sathi olarak kalmamalı, insan bu imanını o kadar güçlendirmelidir ki matematiksel kesinliğin üstünde bir kabulle, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’ın varlığını kabul etmelidir. Allah’a ve diğer iman esaslarına en küçük bir şüpheye bile meydan vermeden inanmalıdır. Buna imanda iz’ana ulaşma, yani onu bütünüyle içe sindirme de diyebiliriz. Kur’ân, imandan bahsettiği çoğu yerde hemen arkasından salih amele vurgu yapar. Salih ameli âdeta imanın bir gereği gibi arz eder. Dolayısıyla samimi bir mü’min, Allah’a sağlam inanmanın yanında, her tür şirk, riya ve ucubdan salim, Allah’ın rızasından başka hiçbir mülahazanın içine girmediği, saf, katışıksız, arızasız, kusursuz ameller ortaya koymalıdır. Yani tüm ibadet ü taatini ihlâs yörüngesinde götürmelidir.

Süreklilik arz eden böyle bir iman ve ibadet hayatı muhabbetullahı doğuracaktır. Hayatlarını iman ve ibadet derinlikli yaşayan mü’minler, Allah’ı deli gibi seveceklerdir. Bu ise “iştiyak-ı likaullah”ı (Allah’a kavuşma aşk ve iştiyakını) netice verecektir. Bizim hedeflememiz, talip olmamız gereken şey de işte bu zirvedir. Onu elde etme adına ne kadar dua dua Allah’a yalvarsak değer. Kişinin kıymeti, talebinin kıymeti ölçüsündedir. Cenab-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanını talep eden biri, kıymetler üstü bir kıymete ulaşır. Fakat insan zirveye talip olurken, kendisini oraya ulaştıracak yol ve köprüleri göz ardı etmemeli, öncelikle tek tek bunları kat etmeye, geçmeye çalışmalıdır.

Maalesef dinin ruhu öldürüldü.. aşkımız, heyecanımız çalındı.. biz bizden uzaklaştırıldık.. din, mevcut sistemlerin, siyasi iradelerin vesayetine sokuldu ve üç beş kuruşluk dünya menfaatine kurban edildi.. geriye sadece şekil Müslümanlığı kaldı; şekil Müslümanlığıyla teselli olduk. Kaldı ki şeklî olarak dahi olsa ibadetlerimiz ne seviyede, o bile tartışılır. Başka bir iş çıktığında acaba ibadetlerimizi feda ediyor, onlardan taviz veriyor muyuz? Önemli bir kısım işler yapıyoruz bahanesi ve vehmiyle acaba evrad u ezkarı terk ediyor muyuz? Rabbimizi deli gibi sevmeyince O’nu başkalarına nasıl sevdireceğiz? Kendimiz O’nun yolunda olmayınca başkalarını nasıl O’nun yoluna çağıracağız? İç dünyamızda bir diriliş yaşamayınca insanlık âleminde nasıl bir dirilişe vesile olacağız?

Maalesef bütün bunlar bizim yitiğimiz. Belki el âleme Müslümanlık adına bir şeyler dayatıyoruz ama kendimiz bu konuda oldukça yayayız. Acaba sevilmesini arzu ettiğimiz Zat’ı burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde kendimiz seviyor muyuz? Ferhat’ın Şirin’e olan sevgisinden ötürü dağları deldiği söylenir. Acaba biz mahbubumuza ulaşma adına ne yapıyoruz, neleri göze alabiliyoruz? Âyetü’l-kübra’da anlatıldığı gibi marifet peteğimizi doldurma aşk u iştiyakıyla kâinat kitabını hallaç edebiliyor muyuz? Elde ettiğimizle yetinmeyip sürekli “hel min mezid-Daha yok mu?” diyebiliyor muyuz? Yani O’nu yürekten sevebilme ve O’na hakkıyla kul olabilme adına nasıl bir azim ve cehd ortaya koyuyoruz? İşte bizim en çok ihtiyacımız olan şeyler bunlardır.

Şayet böyle bir azim ve kararlılığımız, ceht ve gayretimiz yoksa taklitte kalırız. Mızraklı İlmihal Müslümanlığından öteye geçemeyiz. Durumu bu olanların da yeni bir diriliş ortaya koymaları mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 1 Mart 2015 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DÜNYA SEVGİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanda sınırsız bir dünya sevgisi vardır. O, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır, sonu gelmez arzu ve heveslerin peşinden koşar. Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde insanın bu hâlini şöyle anlatır: “İnsan yaşlansa bile kalbindeki şu iki duygu hep genç ve dinç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel (hırs, tamahkârlık).” (Buharî, rikâk 5)

Dünya sevgisi ve tûl-i emel birbirini destekleyen ve besleyen hususlardır. Dünyayı seven insan, hiç ölmeyecekmiş gibi beklentilere girer, hep orada kalacakmış gibi yaşar. Tûl-i emelin başlangıcında da tevehhüm-ü ebediyet (ebediyet vehmi, kuruntusu) vardır. Yani insanın hiç ölmeyecekmiş gibi hissetmesi.

Malum olduğu üzere Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsediyor ve onun cismaniyetimize bakan ve gafletimizi tetikleyen yüzünden kaçınmamız gerektiğini ifade ediyor. Bizi burada ebedî kalacakmış gibi dünyevi beklentiler arkasında koşturan, kafamızda tevehhüm-ü ebediyetle bir kısım kurgular oluşturmak suretiyle bizi oyalayan ve Allah’tan alıkoyan da dünyanın nefsimize bakan işte bu yüzüdür.

Hazreti Pir, başka bir yerde de dünyayı şöyle tanımlıyor: “Şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, s. 155) Ne yazık ki günümüz insanı, ahirette elde edilecek şeyleri bu fani dünyada arıyor, burada elde etmeye çalışıyor.

Dünyayı Ahirete Tercih Edenler

Dünyanın geçici zevk ve lezzetleri çoklarını aldatıyor. Hususiyle günümüzde bunun çok daha ileri seviyede olduğunu söyleyebiliriz. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “Onlar ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyar ve onu eğri büğrü göstermek isterler. İşte bunlar, doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır!” (İbrahim sûresi, 14/3) Esasında bu âyet-i kerime evvelen ve bizzat inanmayanlar hakkında nazil olmuştur. Yani âyetin birinci derecede muhatabı, Allah’ı tanımayan, âhirete inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret gören inkârcılardır. Bununla birlikte Müslümanların da bu âyetten alacakları önemli dersler vardır.

Âyetin devamında iki husus üzerinde daha duruluyor. Birincisi, insanları Allah yolundan alıkoyma, diğeri de hak yolu eğri büğrü göstermeye çalışma. Demek ki bile bile dünya hayatını tercih eden insan farkına varmasa da ciddi bir yara alıyor veya manevî dünyasını tahrip edebilecek bir virüs kapıyor. Böyle bir yara alan veya virüs kapan kimse, zamanla dine ve inananlara karşı tavır almaya başlıyor. Yine Hz. Pir’in ifadelerine başvuracak olursak, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Kalbe giren her bir günah, kalb ve ruhta yaralar açıyor. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 9) Bu açıdan işin başında güzergâhın çok iyi belirlenmesi, dünya-ahiret dengesinin çok iyi kurulması gerekiyor.

Dünyayı asıl hedef ve gerçek sevgili hâline getiren ve dine mesafeli duran bir insan, zamanla öyle bir noktaya ulaşır ve öyle bir fasit daireye girer ki kendisi dine mesafeli durduğu gibi, başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya başlar. İster iradi isterse gayr-i iradi olarak, insanların doğru inanca, doğru düşünceye ulaşmasına mani olur. İkinci olarak da böyle biri dinin ortaya koyduğu dosdoğru yolu, eğri büğrü göstermeye çalışır. Din aleyhinde konuşur, dinin getirdiği değerleri tenkit eder ve insanları ondan saptırmaya çalışır. Böylece en başta girdiği yanlış yol, onu daha büyük yanlışların içine çeker. Azıcık hayalinizi yoklasanız, toplumun içinde gezinseniz, yaşadığınız tecrübeleri gözden geçirseniz, günümüzde bu tür şeylerin ne kadar çok yaşandığını görürsünüz. Niceleri yuvarlandığı böyle bir gayyada bocalayıp durmaktadır.

Esasında dünya hayatı bilerek tercih edilecek bir yer değildir. Çünkü akıbeti bellidir. İnsan istese de burada kalamaz. Önünde kabre giden bir yolculuk vardır. Hz. Pir, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet yüzünden dört elle dünyaya sarılan, varsa da yoksa da dünya diyen kimselerin nasıl bir yanılgı içinde olduklarını şöyle anlatır: “Eyvah, aldandık! Şu dünya hayatını sabit zannettik, o yüzden bütün bütün ziyan ettik. Evet, şu hayat yolculuğu bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de bir rüzgar gibi uçar, gider…” (Bediüzzaman, Sözler, s. 227)

Bugün dünya tüm cazibedar güzellikleriyle insanın önüne açıldığından, çokları ona aldanıyorlar, burada ebedî kalacakmış gibi bir hayat sürüyorlar. Rahat, tenperverlik, yuvaperestlik, yaşama arzusu gibi şeyler insanları dinleri uğruna göstermeleri gereken mücadele azminden uzaklaştırıyor. Niceleri dünyaperestlik belası yüzünden ahiretlerini mahvediyor, kaybediyor. Sadece dünya üzerinde yoğunlaştıklarından, ona teksif-i nazar ettiklerinden, başka bir şey düşünemiyor, başka bir şey göremiyorlar. Görseler de dünya onlara daha cazip göründüğü için tercihlerini bu istikamette kullanıyorlar.

Bu durumdaki insanlar, bu bakış açılarıyla ahiretlerini kaybettikleri gibi, bu dünyalarını da daraltıyor, zindana çeviriyorlar. Aradıkları huzur ve rahatı burada da bulamıyorlar. Bazen dünyaperest insanların hâline hayret ediyorum. Kabir, bizden öncekilerin sedefleşmiş kemikleriyle gözlerinin önünde durduğu, içinde yılanların çıyanların cirit attığı böyle bir enkaza kendilerinin de gireceklerini bildikleri halde nasıl oluyor da dünyanın lezzetlerine bu kadar kendilerini kaptırıyorlar? Muhtemelen dünyevî zevklerin verdiği sarhoşluktan ya da bir çeşit hipnoz hâli yaşadıklarından işin hakikatini yeterince idrak edemiyorlar. Yoksa kabirle, ölümle son bulacak kısacık bir hayata yaşama denmez. Yaşanan böyle bir hayat Cennet bile olsa yine de insanı mutlu etmeye yetmez. Cennet’i Cennet yapan onun sonsuzluğudur, Allah’la irtibatıdır.

İnkârcılar bu konuda bütün bütün aldanıyorlar. Onların yanı sıra bir kısım mü’minlerin de dünya karşısında başları dönüyor. Hatta kendilerini ulvî bir davaya adamış insanlar arasında bile bir yere kadar dünyevilik ve sekülerlik hâkim hâle gelebiliyor. Bir bakıyorsunuz, en mütedeyyin insanlar bile plan ve programlarını dünyaya göre yapmaya başlıyorlar. Rahat ve tenperverlik onları esir alabiliyor. Hırs ve tamahlarına yenik düşebiliyorlar. Dolayısıyla inkârcıların içinde yaşayan bu virüs inananlara da bulaşıyor ve manevi yönden onları da hasta ediyor. Bütün yanlış davranışların arkasında bunun olduğu söylenebilir.

Dünya Karşısında Kararlı Duruş

Dünya sevgisi, dünyaya karşı hırs ve tamah gösterme gibi manevi hastalıkların şerlerinden korunmanın en önemli yolu, Cenab-ı Hak’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. İnsan yaşlandıkça, yaşıyla başıyla doğru orantılı olarak şayet O’na yakınlığı da artmazsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.  Eskiden tekke ve zaviyelerde -eskiden diyorum çünkü günümüzde onlar da fonksiyonunu kendilerinden beklenen seviyede eda edemiyor- bu tür virüslere açık tabiatlar terbiye ediliyor, nefsin terbiye edilmesi ve kalbin saflaşıp tertemiz hale gelmesi sayesinde bu tür rahatsızlıklardan kurtulma imkânı buluyorlardı. Maalesef günümüzde bu imkân da kalmadı. Çokları hayatlarını dünya peşinde koşarak, nefis hesabına yaşayarak zayi ediyorlar. Dünya hayatını ahirete tercih etme moda oldu. Herkes harıl harıl dünyanın peşinden koşuyor; dünyalık aparabilme, koparabilme derdinde. Eğer dikkat etmezsek, biz de dünyaya yönelik duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesiri altında kalabiliriz. Ahirete ait nimetleri burada tüketebiliriz.  

Dünyanın göz kamaştırıcı cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği ve onları kendi ağına düşürdüğü böyle bir dönemde kararlı durabilmek çok önemlidir. Fakat bu, hiç de kolay değildir. Kayıp düşmelerin çok olduğu bir yerde, ayakları yere sağlam basıyor görünen kimselerin bile çok dikkatli olması gerekir. Bu konuda ciddi bir ceht ü gayret göstermeye ve iradenin hakkını vermeye ihtiyaç var. Kalbimizi din-i mübin-i İslâm’da sabit-kadem eylemesi adına Allah’a çok dua etmeliyiz.

Hülasa, insanlar yaşlansalar da içte bulunan dünya sevgisi ve dünyada ebedi yaşama gibi duygular genç kalmaya devam ediyor, belki daha da artıyor. Bu yüzden, bu tür zararlı duyguları baskı altına alma ve terbiye etme konusunda çok ciddi gayret göstermek gerekiyor. Bunun yolu da, insandaki makam hırsı, dünya tamahı ve yaşama arzusu gibi duygular arttıkça, dünyanın faniliğini düşünüp kendini sorgulama, Allah’a ve ahirete iştiyak duyma, ibadet sevgisiyle yaşama ve Allah yolunda hizmet etme duygu ve düşünceleriyle yatıp kalkmaktan geçer. Ancak bu sayededir ki insan ömrünün sonuna kadar istikametini koruyabilir. Eğer sürekli içimizi kontrol etmez, kendimizi muhasebeye çekmez ve Allah yolunda faydalı işler yapmak için kendimizi zorlamazsak, hadiste bahsedilen manevi hastalıkların varlığından haberdar olamaz ve bunların bizi nasıl baş aşağı getireceğini bilemeyiz. Allah Tealâ, hepimizi kötü akıbetten muhafaza etsin.

***

Not: Bu yazı, 10 Mayıs 2007 ve 6 Mart 2010 tarihinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

KARDEŞLİK RUHUNUN TESİSİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını hedefli yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir. Allah’ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan, nasıl bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını daha baştan çok iyi kavramalıdır. Hatta meseleyi sadece bir aklî kabule bağlamakla da yetinmemeli, kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına özen göstermelidir. Bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket etmelidir.

Ortak Paydalar

Eğer bir davaya omuz veren farklı farklı insanlar, yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el birliği, gönül birliğini sağlayabilmişlerse, sahip oldukları pek çok fasl-ı müşterek (ortak payda) var demektir. Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok fasl-ı müştereke sahipse ve bunun da ne kadar çok farkındalarsa uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet risalesinde mü’minler arasındaki ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır. Bu, üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur. Fasl-ı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, bunların insanlara çok iyi anlatılmasına ve hazmedilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir. Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mâl edilmesi gerekir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir.  Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir.”

Burada kullanılan on, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen, miktar değil, keyfiyettir. Hz. Pir, bunlarla, ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor. Keyfî (nitelikle ilgili) bir şeyin önemini, kemmî (nicelikle ilgili) bir ifadeyle dile getiriyor. Her şeyi yaratan Allah’ın birliği hakikati, nübüvvet hakikatinden önce geldiği gibi; elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.

Şayet sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir, her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalb dünyasına mâl edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İnsanız, her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktalarımız var. Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak, bizi rahatsız edecektir. Fakat bahsini ettiğimiz fasl-ı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki, bunları nazar-ı itibara alan biri, iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri görmezden gelebilir, tolere edebilir. Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü, çatışma vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir. Böyle biri, “Madem o da benim gibi Allah diyor, Peygamber diyor, aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı başımda yaşıyor, benimle aynı şeylere sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim!” diyerek şahsî mizacı itibarıyla hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.

İradenin Hakkını Verme

Bunu böyle tespit etmekle birlikte, ne yaparsak yapalım, bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi, irşad, tebliğ, hayırhahlık, terbiye herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, onları rehabilite etmek, onlar arasında insanî duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin, mutlaka nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır. Vaaz u nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi göstermeyecektir. İkincisi de Cenab-ı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka özellikler lütfetmiştir. Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.

Bununla birlikte biz, bize düşeni yapmalı ve insanları, insanî olmayan, insana yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz. Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız. Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.

Allah murad buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı. Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga da etmezdi. Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı. Oysaki Cennet’e girmek, -şart-ı âdi planında- Allah’ın iradeye bir lütfudur. İman etme, İslâmiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi, Allah’ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir. Allah, insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır. Hatta insan, iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır. Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri yalnızca Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette yaratılmıştır.

İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana düşen vazife, başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına iradesinin hakkını vermektir. Asıl mesele, bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hır gür çıkarmadan yapabilmektir. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir. Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir. Onların hâl ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız olabiliriz. Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için irade gibi çok önemli bir silah vermiştir. Eğer onu yerinde kullanmasını bilirsek, bu tür negatif duygu ve düşüncelerin tesirinde kalmaz, tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz. Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve güzel görmeye başlarız.

Bakış Zaviyesi

Dikkat edilecek olursa insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür. Bu durum belki çoğu zaman bizim sübjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir. Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem hâline gelebilir. Böyle bir kişi herkesin mutlaka eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını bulur. Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketinden, kiminin iş yapma tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.

Bediüzzaman’ın çok enfes bir sözü vardır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem hâline getiren bir insan da hayatı kendi adına acılaştırır. Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için gördüğü duyduğu şeylerden rahatsız olur, dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder, sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hâle getirir. İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa, bir süre sonra olumsuz şeylerin körü hâline gelir. Farklı mizaçlar, farklı meşrepler, farklı mezhepler onu rahatsız etmez olur. Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki bu, iradenin hakkını vermeye, insanın kendini biraz zorlamasına bağlıdır.

Cennet Yolunun Zorluklarına Katlanma

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Cennet’in “mekârih”le, yani nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor. Demek ki Cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız. Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da Cennet yolunun zorluklarındandır.

Bu zorlukların üstesinden gelme, imanda derinleşmeye ve İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Cahiliyede birbirini yiyen, birbirini boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş hâle gelmişlerse bunun sebebi, Kur’ânî ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Hatta bir Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi. Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplum, vahyi çok iyi hazmetmesi sayesinde irade kahramanı bir toplum hâline gelmişti.

Şayet biz de imanı, İslâm’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline getirebilirsek, tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.

Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. Eğer onun hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağı, hiç günah işlemeyeceği şeklinde bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i safilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre götürmek lazım. Ondan olumsuz şeylerin de sadır olabileceğini asla göz ardı etmemeli.

Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim âlemden beklediğimiz, âlemin de bizden beklediğidir. Asıl önemli olan da insanların sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata ve kusurlara rağmen onlarla uzlaşıp anlaşmayı bilmek, onlarla geçinmenin bir yolunu bulmak ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat vermemektir.

Birinci Meselemiz

Özellikle, Allah’ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden yolda insanları O’na çağırma gibi en yüksek bir hedefe kilitlenmiş adanmışların, beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakâr ve affedici olmaları gerekir. Buna böyle inananlar, küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem hâline getirmezler. Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler. Hak yolunun bazı zorluk ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara katlanırlar. Allah’ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik olduğunu bildiklerinden, vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler. Çevirip Allah’tan gelen inayetin önünü kesmezler.

Şimdiye kadar aramızda Ensar ve Muhacirînin arasında teessüs ettiği ölçüde güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez. Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor. Bu kadarcık kardeşliğe bile Cenab-ı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede bulunuyorsa, kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenab-ı Hak ne lütuflarda bulunacak! Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha büyük çapta yapılması adına kullanacağız.

İstenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi, hususi olarak ve ısrarla uhuvvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive edilmesine bağlıdır. Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz. Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli, organizasyonlar kurmalıyız. Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu, Allah’la, peygamberle, dinle, imanla alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı. Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki, bazen sistemin işleyişi adına görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız. Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve “Falan yerde beş okul açma imkânı vermişlerdi. Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşüversek” demeliyiz.

Maalesef biz, önceliklerin sırasını bozduk. Tali meseleleri asıl zannettik. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki şayet biz, öne çıkarılması gereken meseleleri geri plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem hâline getirirsek, çatışma ve kavgalardan kurtulamaz, sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz. Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bu tür esbap vardır. Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir. Bizim için en önemli mesele, kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak Allah’ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit-kadem olmamızdır. Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak “sohbet-i Canan”dır.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

TEBLİĞDE ÜSLUP PROBLEMİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Her mü’min donanım ve kabiliyeti, imkân ve konumu ölçüsünde dinini anlatmakla yükümlüdür. Ancak Kur’ân ve Sünnet’i sathi olarak bilmek, dini doğru anlatma adına tek başına yeterli olmuyor. Bu önemli misyonu eda etme adına yapılması gerekenler noktasında başta çok iyi bir plan ve projenin olması, neyin nasıl yapılacağının daha baştan çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının birçoğu tebliğ ve irşatta doğru bir usul takip edemediklerinden insanları kendilerinden uzaklaştırıyor, hatta dinden nefret ettiriyorlar. Halbuki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Müjdeleyin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın.” buyuruyor. (Buhârî, ilim 11; Müslim, cihad 6) Dinin meselelerini zor göstermemek, insanların nazarında onları yaşanmaz bir şey gibi lanse etmemek, kimseyi ürkütmemek ve dinden kaçırmamak çok önemli esaslardır.

Din-i mübîn-i İslâm “yüsr” yani kolaylık üzere vaz edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek; bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emridir. Halis mü’min, insanları neyin kaçırıp, neyin çekeceğini çok iyi hesaplamalı ve her zaman işi kolay tutarak, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.

Dinden Soğutanlar

Maalesef günümüzde niceleri, kabalık ve sertlikleriyle insanlarla dinin arasına giriyorlar. Nerede ne söyleyeceklerini bilemediklerinden, kime karşı nasıl davranılması gerektiğini doğru tayin edemediklerinden insanlarda dinî değerlere karşı antipati uyarıyorlar.

Müslümanların Allah Resûlü’nün takip ettiği usulü yeterince iyi takip etmemeleri, meseleleri gerektiği kadar makul ve yumuşak bir üslupla sunmamaları şimdiye kadar bize çok pahalıya mâl oldu. Pek çok kimse bu yüzden dinden soğudu, mabetten uzaklaştı. Meselelerimizi, balyozla kafalarına vuruyor gibi kabalık ve huşunetle arz ettiğimizden ötürü bizden ürktüler, kaçtılar. Yanlış usul ve üslubumuzla insanların ümitlerini kırdık. Hatalarını yüzlerine vurarak, onlara liyakatsiz olduklarını söyleyerek, dini onlara zor göstererek Allah’la kullarının arasına girdik. Çok basit hatalarımız yüzünden ağır faturalar ödemek zorunda kaldık.

Şu tür ifadeleri hepimiz duymuşuzdur: “Bir kere bayram namazına gittim, gitmez olaydım.” Veya nicelerinin imam yüzünden camiden uzaklaştığına şahit olmuşuzdur. Nice vaizler sözleriyle insanları kaçırmıştır. Demek ki baltayı taşa vuruyoruz. Kim bilir insanları dinden soğutan ne olumsuz şeyler konuşuyoruz. Eğer siz ömründe bir kere camiye gelmiş insana, “Bütün sene hiç camiye gelme, cumaları bile kılma, sonra da kalk bir bayram namazıyla Allah’ın seni affedeceğini bekle, daha çok beklersin!” derseniz, o da “Şu hâlde ben beyhude gelmişim” düşüncesine kapılır ve bir daha gelmez. Oysaki bir irşat erine düşen vazife, söz ve tavırlarıyla böyle birine destek olması, onun elinden tutması, bir kere geldikten sonra bir daha camiden ayağını kesmesine fırsat vermemesidir.

Bize gelmiş, kapımıza dayanmış bu kimseler, belki bizi bir merdiven, bir asansör gibi kullanıp hakikate yükseleceklerdi. Söz, beyan, tavır, davranış, hâl ve temsilimizi bir yönüyle rehber yaparak ulaşmaları gerekli olan yere ulaşacaklardı. Ama gördükleri, duydukları şeylerle, tavır ve davranışlarımızla onları ürkütüp, korkutarak dinden uzaklaştırdık, tenfir ettik. Oysaki bize düşen vazife tebşirdi (müjdelemek), tenfir (nefret ettirmek) değil! Özellikle yolun başındaki bir kimseye meseleyi kolay ve yaşanabilir göstermezseniz onu ürkütür, kaçırırsınız. Elden geldiğince meseleyi şahıslara göre kolay gösterip, zorlaştırmamak, yaşanabilirlik esprisi içinde götürmek çok önem arz eder. İnsanlara en güzel hakikatleri bile anlatacak, onları Cennete götüren roketlere, peyklere, uçaklara bile bindirecek olsanız yine de bu işi makuliyet ve yumuşaklık içinde yapmalısınız. Yoksa  sizden kaçarlar ve neticede dinden uzaklaşmış olurlar. Dolayısıyla da dalalete düşer, gayyalara yuvarlanırlar.

Nasıl olduysa sertlik ve huşunet kültürümüzün bir parçası olmuş. Kur’ân kurslarında, mektep ve medreselerde şiddet ve dayak çok yer etmiş. Eli sopalı hoca figürü normal hâle gelmiş. Yanında uzunca bir sopa olmazsa sanki hocalığı eksik kalacak zannedilmiş. Fakat yediği dayaktan ötürü camiden kaçan, Kur’ân’dan soğuyan, dinle arasına mesafe koyan insanların sayısı hiç de az değildir. Şahsen ben, tabiatım itibarıyla şiddet ve hiddetten çok rahatsız olur, böyle bir muameleyle karşılaşacak olsam o gün dersime çalışmazdım. Aslında çoğu insan böyledir. Kimse ekşi surat görmeyi, hakarete uğramayı, şiddete maruz kalmayı istemez. Bu tür sertlikler insanları kaçırır. Fakat ne acıdır ki “sopa cennetten çıkmıştır” diyerek bir de dayağı kutsallaştırmışız. Ne işi var sopanın Cennette! Sopa Cennetin semtine bile uğramamıştır. Cennette sevgi vardır, kucaklama vardır, af ve merhamet vardır. Allah Cennette insanların içlerindeki her tür gıll u gışı, kin ve nefreti, tasa ve hüznü silip atacaktır. Dolayısıyla bütün bunlar toplumun yanlış telakkileridir, usul-üslup hatalarıdır, Allah’la kullarının arasına girmedir. Neylersiniz ki bu yanlışların düzeltilmesi kolay değil.

Dini Sevdirmede Nebevi Yöntem

İrşat ve tebliğ dinde çok önemli bir esastır, peygamber mesleğidir. Bu yüzden tüm mü’minlerin bu konuda ellerinden geleni yapmaları gerekir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki tebliğ ve irşadı emreden din olduğu gibi, onun nasıl yapılacağını bize talim eden de odur. Kur’ân’ın altın hakikatleri, Efendimiz’in nurefşan beyanları varken onları bir kenara bırakarak biz kendi heva ve hevesimize göre stratejiler oluşturamayız. Allah Resûlü’nün yol ve yöntemine aykırı hareket ettiğimiz takdirde farkına varmadan insanları O’ndan uzaklaştırırız. Niyetimiz her ne olursa olsun, üslubumuz bozuk, usulümüz yanlış olduğu sürece maksadımızın aksiyle tokat yeriz.

Bu mevzuda takip edilmesi gereken yol, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın yoludur. Nitekim O (aleyhi’s-selam) hiç kimseyi küstürmeden, ürkütmeden, mükellefiyetleri yirmi üç seneye yayarak, teker teker insanları rehabilite ederek, onları belki işin en ağırını bile bir gün seve seve, candan, yürekten yapabilecek hâle getirdi. Yirmi üç sene onları rehabilite ede ede, terbiye ede ede tedipten geçire geçire böyle bir kıvama ulaştırdı. O terbiye ile Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Aşere-i mübeşşereler, sahabe-i kiramlar, hatta o insanların arkasında yerlerini alan tabiin-i fihamlar, tebe-i tabiinler yetiştirdi. Onlar öyle nebevî ahlâk ile ahlaklandılar ki dinin en küçük meselesinden bile taviz vermez hâle geldiler. Küfür sıfatlarına karşı sağlam tavır içinde dimdik durdular. Yeryüzünden Allah’ı inkârı silip, bütün gönüllerin Allah’la buluşması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve neticede nicelerini hak ve hakikatle tanıştırdılar. Dolayısıyla tebliğ ve irşat alanında yaşanan problemin çözümü ancak Muhammmedî yolla olur.

Esasında Kur’ân ve Sünnet’te irşat adına kullanabileceğimiz o kadar çok malzeme ve argüman var ki! Önemli olan, bunlardan hangisinin kime hitaben kullanılacağını doğru tespit edebilmektir. Günümüzde bazı Müslümanlar bunu bilemediklerinden ve mevcut argümanları doğru yerde kullanmadıklarından dolayı dinî değerlere karşı nefret duyulmasına sebep oluyorlar. Halbuki dinin her bir meselesinin imrendirici ve özendirici bir üslupla arz edilmesi çok önemlidir. Din, her yönüyle mütekamil bir hüviyete sahiptir. Onda hiçbir eksik ve kusur söz konusu değildir. Burada bize düşen vazife, tebliğ ve irşad adına en uygun üslubu yakalamak, söz ve tavırlarımızla insanlara dinin güzelliklerini gösterebilmek, tabiri caizse dine karşı onların iştihasını kabartabilmektir.

Hastalık Yok, Hasta Var

Dinin güzellikleri anlatılırken şahısların fıtratları nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve herkes için farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır; Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek mümkün olmayabilir. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki istenmeyen neticeler hâsıl olmasın.

Doktorların enfes bir sözü vardır, “Hastalık yok, hasta vardır” derler. Bu, hastalığı kabul etmeme demek değildir. Fakat her hastanın hastalığı farklıdır. Bu yüzden herhangi bir hastalık ele alınırken mutlaka hastanın durumunun göz önünde bulundurulması ve buna göre tedaviye girişilmesi gerekir. Tebliğ ve irşatta üslup meselesi de bundan farklı değildir. Muhataplardan her birinin, genel karakteri ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi okunması ve onlara muamele ederken bunların mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. Birinde işe yarayan bir usul ille başkasında da yarayacak diye bir şey yoktur. Biri için fayda veren bir metot, bir başkasında tepkiye sebep olabilir.

Tebliğ ve irşatta asıl olan, marufu (iyilikleri, iyilik düşüncesini) bütün güzelliğiyle vicdanlara duyurmak ve münkere (kötülüklere, kötülük düşüncesine) karşı da insanlarda tiksinti hâsıl etmektir. Farklı bir tabirle, insanları eğriliklerden, eğri büğrü yollarda yürümekten kurtarmaktır. Eğer sizin söz ve tavırlarınız onların eğriliklerini düzeltmiyor, bilakis onlarda yeni eğrilikler hâsıl ediyorsa, siz dine hizmet etmiyorsunuz, zarar veriyorsunuz demektir. Şayet birine sizin bir şey anlatmanız onda tepkiye sebep olacaksa, onu bir başkasıyla muhatap etmelisiniz. Bu yüzden Hz. Pir, “Bir başkasına anlattırmak hoşunuza gitsin” diyor. Sözlerimizle, tavır ve davranışlarımızla kimseyi küstürmeye, kaçırmaya hakkımız yok. Doğru olmak ve doğruyu bilmek çok önemli; fakat doğrunun da doğru şekilde ifade edilmesi, hatta belki bazen söylenmemesi, vakt-i merhununun beklenmesi gerekebilir. Yine Hz. Pir’in dediği gibi, insanın her söylediği doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek de doğru değildir.

Maalesef çokları bu tür olumsuzlukların kurbanı oluyor. Eskiden bir hoca diğer bir hocayla karşılaştığında, “Kaç kişinin katilisin?” diye sorarmış. Yani, “Senin yüzünden kaç insan bu ilim ve irfan yuvasından uzaklaştı, kendi hayatına kastetti ve mahvolup gitti?” dermiş. Bizim vazifemiz, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek o müthiş buluşmayı sağlamaktır. Vazifemiz bu iken, eğer üsluptaki hatalarımız, hiddet ve şiddetimiz, iş bilmezliğimiz yüzünden Allah’ın kullarını Allah’tan kaçırırsak hesabımız ağır olur. Üslubumuz, insanları dine celbedici, cezbedici olmalı. Hak ve hakikatin, bizim yarım yamalak üslubumuza, nadanlığa, küstahlığa, sertlik ve kabalığa tahammülü yoktur.

***

Not: Bu yazı, 4 Ocak 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

NİMETİ HAKİKİ SAHİBİNE VERME

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugüne kadar Cenab-ı Hakk’ın bu hizmete çok büyük lütufları oldu. İşin başlangıcında hayal dahi edemeyeceğimiz açılımlar, aklımızın köşesinden bile geçmeyen güzellikler nasip etti. Ehl-i dünya bu tür şeyleri ifade etmek için “mucize” kelimesini kullanır. Biz, dinî ölçülere muhalif düşmeme adına buna “Hizmet’in kerameti” diyebileceğimiz gibi, daha iddiasız ve selametli bir kavram olan “ikram-ı ilâhî” tabirini kullanmayı da tercih edebiliriz. Adına ne dersek diyelim, bunların sıradan işler olmadığı muhakkak. Mazhar olduğumuz bunca nimeti bizim daracık karihalarımızla, minnacık ceht ve gayretlerimizle izah etmek mümkün değil. Allah, hizmet insanlarına, mevcut konjonktürü çok iyi değerlendirme imkânı verdi. Hiç ummadıkları şahısları onların yardımına koşturdu. Hâl-i hazırda dönen bu kocaman çarkın plan ve projesinin ellide birine bile vâkıf değildik. Silsile şeklinde cereyan eden bütün gelişmeler, âdeta bir makro planın parçaları gibi gelişti.

İşin başlangıcında, yapılan hizmetler belki karınca yürüyüşü gibi bir şeydi. Fakat öyle bir gün geldi ki küheylan gibi koşmaya başladık. O günlerden bugünlere kendi kiyasetimiz, dirayetimiz ve ferasetimizle gelmedik. Bunu, falanın filanın konuşmasıyla, yazmasıyla, idare kabiliyetiyle vs. izah etmek mümkün değil. Bizleri böyle bir yola sevk eden, bizlere bir makro plan içinde sorumluluklar yükleyen ve bizleri birer figüran olarak kullanan, Allah’tı. Öyle ekstradan lütuflara mazhar olduk, başımızı aşkın öyle nimetlere nail olduk ki, bunları sahiplenmek mümkün değil. Birinin bütün bunları kendi güç ve kuvvetiyle yaptığını iddia etmesi, “Everest tepesini devirdim” demesi gibi büyük bir iddia olur. Yapılan hizmetlere kenarından köşesinden az sahip çıkan bir insanın, kalkıp büyük iddialarda bulunması Allah’a karşı saygısızlıktır. Bugüne kadar yapılan hizmetleri değerlendirirken çok dikkatli, çok hakkaniyetli olmalıyız.

Verdikleri, Vereceklerinin Teminatıdır

Cenab-ı Hak bundan sonra neler nasip edecek onları da bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var; bugüne kadar verdikleri, bundan sonra vereceklerinin en büyük teminatıdır. Allah’a güven ve itimadımızın gereği olarak, O’nun küçük kıpırdanışları bile karşılıksız bırakmayacağına inanıyor ve geleceğe hep ümitle bakıyoruz. Yeter ki biz sözümüzden caymayalım, vefa ve sadakatten ayrılmayalım, ihlâs ve samimiyetimizi kaybetmeyelim, yaş ve kıdemin altında kalmayalım, makam ve mansıba takılmayalım. Dahası, bunca lütuf ve nimeti kendimizden bilerek kesintiye uğratmayalım. Sadece hizmeti düşünelim. Geriye dönüşünü düşünmeden iyilik yapıp denize atalım. Nasıl olsa Hak Teâlâ yapılan her şeye vâkıf ve nigehban değil mi! Şayet O, teyit ve yardımını; hasbiliğe, mahviyete, tevazua, kendini sıradan insan görmeye bağlamışsa, bize düşen vazife de bu kıvamı elde etmek ve korumaktır.

Eğer biz bu kıvamımızı koruyabilirsek, kim bilir belki de bundan sonra dünya çapında öyle büyük inkişaflar yaşanır, Cenab-ı Hak mevsimi gelince fedakâr ruhlara öyle işler yaptırır ki ortaya çıkan güzellikler karşısında, Fetih suresinin sonunda da ifade edildiği üzere, ayrı bir şaşkınlık ve bir hayret daha yaşarız. Ektiğimiz tohumlar öyle rüşeymler oluşturur, öyle başağa yürür, öyle güçlü dal budak salar, öyle semereler verir ki, tohumu toprağa saçan bile böyle bir tablo karşısında kendinden geçer, hayretten hayrete girer. Kalbindeki inanma istidadını kaybetmiş, insanlık adına faydalı olan bütün güzel faaliyetlere karşı içinde cibilli düşmanlık hisleri taşıyan nankör ve zalimler ise böyle bir manzara karşısında gayzlarından çatlayacak hâle gelir. Bütün çabalarına rağmen meydana gelen güzelliklerin önünü alamadıkları için hafakanlar geçirirler.

Bizler, geleceğin dünyasında herkese kucak açmak, insanlar arasında diyalog köprüleri kurmak, paylaşma duygusunu hâkim kılmak, bir sulh ve hoşgörü atmosferi tesis etmek istiyoruz. İstiyoruz ama şunu da unutmuyoruz: Bunlar, güçlü ordularla, büyük organizasyonlarla başarılacak işler değildir. Bunları gerçekleştirecek olan Allah’tır. Öte yandan biz hepimiz sıradan insanlarız. Hiçbir iddiamız yok. En büyük kredimiz, Allah’a karşı aczimizin, fakrımızın farkında olmamız. Bizler inanıyoruz ki, Allah bazen büyüklüğünü gösterme adına çok küçük şeylerden çok büyük neticeler çıkarır. Bunun tabiî hadiselerde olduğu gibi sosyal hayatta da sayısız örnekleri vardır. Koskocaman kâinatları küçücük partiküllerden yaratan, zayıf ve yumuşak köklere sert kayaları parçalatan Allah, bazen küçük bir insanın yaptığı işi dünyaya mâl eder. Aynen öyle de bir bakarsınız, bizim minnacık gayret ve himmetlerimizden baş döndürücü güzellikler meydana getirmiş.

Kendini Nazara Verme Marazı

Bir kere daha hatırlatalım ki bütün bunlar, Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olan şeylerdir. Dolayısıyla bunları Mün’im-i Hakiki’den gelen nimetler bilmeli, nail olunan bu nimetleri birer ikram-ı ilâhî görmeli ve meseleye sevk-i ilâhî nazarıyla bakmalıyız. Bizi tevhidden uzaklaştıracak, Allah’tan koparacak tüm mülahazaları elimizin tersiyle itmeliyiz. Aksi takdirde farkına vararak veya varmayarak kendimizi nazara verir, ortaya çıkan güzellikleri kendi karihamıza, kendi kabiliyetimize, kendi başarılarımıza bağlarız. Bazen tavırlarımızla, bazen sözlerimizle, bazen mimiklerimizle kendimizi ifade eder, her şeyin merkezine kendimizi oturturuz. Yaptığımız işlerden bir iki misal vermek için sürekli fırsat kollar ve olup biten şeylerin bize atfedilmesini sağlamaya çalışırız.

Diyelim ki inkişaf etmiş hizmetlerden bahsediliyor. Söz kendi alanımızla ilgili işlere geldiğinde hemen orada öksürür, boğazımızı temizler ve bir şekilde dikkatleri üzerimize çekmeye çalışırız. Hatta bazen kendimizi nazara verme adına daha ustaca yollara başvururuz. Nazarları meşgul olduğumuz sahaya çeker ve “Şunlar şunlar yapılıyor” deriz. Nasıl olsa orada bulunanlar bu işlerin kimin tarafından yapıldığından haberdardır. Dolayısıyla da takdir ve iltifatların yöneleceği yer bellidir. Bu da şeytanın ayrı bir oyunudur. Şeytan ve nefsin bu tür oyunlarına gelmek, nimetlerin kesilmesine sebep olur.

Kendini ifade etme, önde gözükme, takdir ve iltifata çalışma gibi şeyler insan tabiatında mevcut birer zaaftır. Nefis, her güzel şeyden kendine pay çıkarmak ister. “Hak ve hakikat ifade edilsin ama ben de unutulmayayım” der. Bir mecmuada iki satırlık yazı yazarak, bir gazetede bir köşe tutarak, bir televizyonda üç beş kelimelik de olsa bir konuşma fırsatı bularak bir şekilde kendini ifade etmek ister. Şeytan da nefsin kendi hesabına değerlendirdiği bu işleri hayra matufmuş gibi gösterebilir. Ona, “Ben de bazı şeyler biliyorum. Bunları neden anlatmayayım ki! Anlatıp neden insanlara faydalı olmayayım ki! Öyleyse bana da bir imkân ve fırsat tanınmalı, ortam hazırlanmalı, yol verilmeli değil mi?” dedirtir.

Özellikle kıdemle birlikte insanlarda kendini ifade etme marazı da zuhur eder. Buna bir çeşit yaşlılık hastalığı da diyebilirsiniz. Ve bu, kurtulması çok zor bir hastalıktır. Bundan kurtulmak için sürekli iradenin hakkını vermek gerekir. İnsan, kendi çıkarıyla alakalı içinde beliren ne kadar mülahaza varsa bunların hepsine karşı ciddi bir isyan düşüncesiyle karşı koymalıdır. Nefsinin “Ben dedim, ben yaptım, ben başardım…” şeklindeki hırıltılarına karşı kendini “hayır” demeye alıştırmalıdır. Bütün “ben”lerin başına bir balyoz indirmeli ve her şeyi Allah’a vermelidir. Dolaylı yollarla, ima ve işaretlerle bile olsa, kendisine ait başarıları gündeme getiren ne kadar laf-ı güzaf varsa şu veya bu şekilde bunların hepsinin hakkından gelmesini bilmelidir.

Nefisle Mücadele

Eğer bir insan, tezkiye-i nefs edememiş, hakiki tevhide ulaşamamış ve gerçekten Allah’a teslim olmamışsa kendisiyle ilgili mülahazaların nefsin ve şeytanın telkinleri olabileceğini göz ardı etmemelidir. Dolayısıyla da hayvaniyetten çıkacağı, cismaniyeti bırakacağı âna kadar olup biten her şeye “sevk-i ilâhî” deyip işin içinden sıyrılmaya, nefsinin hırıltılarını iradesiyle bastırmaya çalışmalıdır.

Biz inanıyoruz ki bütün güzellikler Allah’tandır. Piyanonun tuşlarına dokunan biz olsak da piyanoya ses çıkarma kabiliyetini, bize de hareket kabiliyetini veren, bizi oraya yönlendiren ve sesi çıkaran Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’dır. Ne var ki bir kişinin işin bidayetinde bütün bunları anlaması, hissetmesi, duyması kolay olmayabilir. Bu itibarla insanın böyle bir şuura ulaşacağı âna kadar iradesini zorlaması ve her meseleyi Allah’a bağlaması çok önemlidir. Şayet temrin yapa yapa her meseleyi Allah’la irtibatlandırmayı bir alışkanlık, bir tabiat hâline getirirse, bırakın kendisinin yapmasını, bir başkasının meseleleri ona bağlamasından bile tiksinti duyacaktır.

Bütün bunları aşabilme, nefsin bu tür oyun ve hilelerinin üstesinden gelebilme ise marifetullaha, Allah’la münasebetteki derinliğe bağlıdır. Zira böyle bir derinliğe ulaşan insan, fiiller âleminde cereyan eden bütün işleri esmâ-i ilâhiyenin tezahürlerinden ibaret görecektir. Bu konuda daha da ileri giden biri, “Bütün bunlar sıfât-ı sübhaniyenin tecellilerinden ibaret” diyecektir. Bunun bir sonraki adımı ise sıfât ve esmânın da hafızadan silinip gitmesi ve maddî dünyada cereyan eden her şeyin itibârât ve şe’n-i rububiyetin gereği olarak görülmesidir. Ne var ki böyle bir ufka ulaşmak hiç de kolay değildir. Ciddi bir mücahede ve mücadele ister.

İşte insan böyle bir ufku ihraz edinceye, bu konuda gerçek tevhid ve ihlası kazanıncaya kadar kendini biraz zorlamalı, belki kendi iradesine terettüp eden şeyleri bile görmezden gelmelidir. Mazhar olunan nimetlere dışarıda bir fail aramak suretiyle nimetin kaynağına onu kurutacak civa akıtmamalıdır. Bilakis onları gerçek sahibinden bilmeli, şükür ve hamd ile Allah’a yönelmelidir. Ta ki nimetler kesintiye uğramadan devam edip gitsin. Tıpkı zemzem kuyusu gibi çektikçe altından fışkırıp dursun. Milyonlarca insan ondan su içse, ihtiyacını görse de kaynağı kurumasın. Nasıl kurur ki! Onun menbaı, hazineleri “la tenfed” olan (hiç tükenmeyen) Allah’ın elindedir.

***

Not: Bu yazı, 2 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ÖNDEKİLERİN SORUMLULUĞU VE MEŞVERET

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz zengin bir kültürümüz, güçlü değerlerimiz ve çok sağlam referans kaynaklarımız var. Hâl ve hareketlerimizi, söz ve beyanlarımızı ölçüp tartabileceğimiz kurallarımız, kaidelerimiz var. Hayatımıza mana katan, hayatımıza yön veren disiplinlerimiz, esaslarımız var. Biz, tarihte güçlü devletler kurmuş, Din-i Mübin-i İslâm’a önemli hizmetler yapmış ciddi birikimi olan bir kültür ve medeniyetin çocuklarıyız. Eğer sahip olduğumuz bütün bu dinamikleri yerinde kullanabilirsek, -Allah’ın izniyle- yolumuzu ve yönümüzü tayin etmede şaşkınlık yaşamayız.

Dinin Yorumu ve Siyer Felsefesi

Bununla birlikte günümüzde bambaşka bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. Her ne kadar elimizde evrensel değerlerimiz olsa da bunları günümüze göre yorumlamak zorundayız. Dün takip edilen çizgiyle bugün takip edilen çizgiyi çok iyi tespit etmeli, bu iki hat arasındaki farklılığı nazar-ı itibara almalı ve bu çizgi farklılığına göre meseleleri bir kere daha değerlendirmeliyiz.

Dinimizin yeniden yorumlanması ve günümüzün anlayışına uygun olarak sunulması açısından derinlikli bir siyer felsefesinin yapılmasını çok önemli buluyorum. Asr-ı Saadette Efendimiz’in rehberliğinde yaşanan hayatın temel felsefesini çok iyi anlayarak, onun günümüz şartlarına göre adapte edilmesi gerekiyor. Asr-ı Saadetin kelimesi kelimesine, milimi milimine aynısıyla günümüze aktarılması ve uygulanmaya çalışılması, dinin ruhuna uygun düşmeyebilir. Yapılması gereken şey, o dönemde yaşanan hâdiselerin arka planlarıyla birlikte doğru kavranması, onlardan önemli bir kısım kural ve disiplinlerin çıkarılması, sonra da bunların günümüze tatbik edilmesidir. Bunu yapabildiğimiz takdirde, kötülüklerle mücadele, irşat ve tebliğ, hoşgörü ve diyalog gibi ihtiyaç duyulan birçok konuda dinin ruhuna uygun hareket tarzı, usul ve metot belirleyebiliriz.

Evet, sahip olduğumuz disiplinlerin zaman ve konjonktürün hesaba katılarak yoruma tâbi tutulması, bugünün şartlarına uyarlanması çok önemlidir. Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığını unutmamalıyız. Kur’ân ve Sünnet’e küllî ve mahrutî bir nazarla bakılamadığı ve dinin ruhuna vâkıf olunamadığı takdirde yanılmalar olabilir. Sevabın küçüğü gibi hata ve yanılmanın da küçüğü hafife alınmamalıdır. Küçük hatalar önemsenmediği takdirde, bazen sadece fertleri değil, kocaman bir toplumu batırabilecek büyük yanlışlar ortaya çıkabilir.

Neyin küçük veya büyük olduğunu biraz da ortaya çıkardığı neticelerle ölçmek gerekir. Bazen merkezdeki küçük bir çıkıntı, muhit hattında (çevrede) kocaman bir açı meydana getirir. Siz insanları ilgilendiren bir meselede çok küçük bir hata yaparsınız. Mesela meşveret kararına uymayarak şahsî içtihadınızla veya hissiyatınızla hareket eder ve okçular tepesini terk edersiniz. Fakat bunun neticesi çok ağır olur. Bu yüzden, her zaman tekrar ettiğimiz üzere, bu tür çalışmaların heyetin mütalaa ve müzakeresine havale edilmesi en salim yoldur. Zira müdavele-i efkârla hakikat ortaya çıkar. Eğer mesele şahsî inisiyatiflere bırakılırsa, orada hata ihtimali de çok olur.

Konumun Hakkı

Bu konularda rehber ve lider konumundaki insanlara çok iş düşmektedir. Onların görüşleri, yorumları, temsilleri, tavır ve davranışları çok önemlidir. Çünkü arkadan gelenler onları takip eder. Eğer onlar doğru yürürlerse, onlara iktida edenler de istikametlerini muhafaza ederler. Şayet onlar zikzak çizer, bir kısım yanlışlar yaparlarsa, onların yanlışları arkadan gelenlere de yansır. Daha ötesinde, onların yapmış oldukları hatalar veya olumsuz yorumlamaya açık davranışlar tabana indikçe daha da büyür. Böyle olunca, önde bulunan kimselerin bunu hesap ederek konuşması, hareket etmesi gerekir. Ta ki -Niyazi Mısri’nin dediği gibi- arkalarındakilerin yolunu sarpa uğratmasın, doğru istikamette yürüyen, insanları doğru hedeflere götüren kâmil birer mürşit olsunlar.

Maalesef mevki sahibi bazı kimseler, durdukları yerin hakkını veremedikleri, buna göre düşünemedikleri, konumlarının gerektirdiği tavır ve davranışları ortaya koyamadıkları için toplum çapında kırılma ve çatlamalar meydana geliyor. Baştakilerin düşünce kaymaları, sürç-i lisanları, hesapsız sözleri veya maksadı aşan beyanları tabana düştüğü zaman çok daha ağır sonuçlar doğuruyor. On kiloluk bir yük iki metreden düştüğünde kırk kiloya ulaştığı gibi, insanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kişilerin münasebetsiz bir sözü veya tavrı ayağa düştüğünde, cemiyeti oluşturan fertler arasında ciddi kin ve nefretlere sebep olabiliyor. Bu açıdan, her nerede olursa olsun önde bulunan kimseler, hâl ve tavırlarına çok çok dikkat etmelidirler.

Keşke Dememek İçin!

Hepimiz için gerekli olsa da özellikle önder ve lider durumundaki kimseler öyle bir hayat yaşamalıdırlar ki, daha sonra geriye dönüp baktıklarında, kendileri ve milletleri adına telafisi gayr-ı kabil ukdelerle karşılaşmasın, “Keşke böyle değil de şöyle yapsaydım!” demesinler. Olmuş bitmiş şeyler hakkında sızlanmanın kimseye bir faydası yoktur. Önemli olan, hâlihazırda yaşadığımız hayatı dikkatli ve temkinli yaşamamız, şimdiden sözlerimizi, tavırlarımızı, hareketlerimizi ileride tashih etme ihtiyacı hissettirmeyecek şekilde ayarlamaya çalışmamızdır.

Hatalardan korunmanın, yapılan işlerin istikamet üzere gitmesinin garantisi, meşverettir. Evet, her zaman tekrar ettiğimiz gibi, “Bir bilene sor; iki bilgi bir bilgiden hayırlıdır.” Özellikle de idare konumunda olan kimseler, önlerine çıkan bir durum karşısında, tenezzül edip başkalarının fikirlerine başvurmalıdırlar. Söz konusu mevzu her neyse, onun hakkında bilgi ve tecrübe sahibi kimselerden müteşekkil meşveret heyetleri oluşturmalı ve onlara danışmadan herhangi bir karar vermemelidirler. İstişare yoluyla en makul ve mantıki olanı bulmaya çalışmalıdırlar. Hususiyle âmme hakkını ilgilendiren meseleler, şahsî inisiyatiflere bırakılamaz. Yoksa yapılacak bir yanlışla umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur. İslâm fıkhında âmme hakkı, hakkın belli bir sahibi olmaması açısından Allah hakkı olarak değerlendirilir ki, meselenin ağırlığını anlatması açısından çok önemlidir.

Maalesef bazen belirli makam ve konumları tutan insanlar, “Burayı en iyi ben bilirim.” diyor, kendi fikrine göre hareket ediyor ve neticede nice falsolar yapıyor. Bilmiyor ki meselelere daha mahruti bakan, kendisinden daha akıllı birileri olabilir. En azından heyetin vereceği kararlar tek bir kişinin kararlarına göre doğruya çok daha yakın, yanlıştan çok daha uzak olacaktır. Zira bir insan ne kadar akıllı olursa olsun, her zaman bakış zaviyesini ayarlayamaz da mefsedetleri maslahat zannedebilir.  Veya onun maslahat gördüğü şeyler, maslahat-ı merdude (dince reddedilen maslahat, maslahat görünümündeki mefsedet) olabilir. Enaniyet, tembellik, inat, korku, çıkar gibi faktörler de insanı makuliyetten uzaklaştırabilir. Bu sebeple bu konumları ihraz edenlere düşen vazife, kendi aklına güvenmek yerine, başkalarının fikirlerine müracaat etmek ve kararlarını istişare ile almaktır.

Eğer şirkten uzaklaşmak istiyorsanız “biz” demesini bilmelisiniz. Kur’an bize bunu öğretiyor. Günde kırk defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha sûresinde, “Sadece Sana kulluk yapar, sadece Senden yardım isteriz.” diyoruz. Tekil değil, çoğul ifade kullanıyoruz. Zira insan ancak, gerçek uhuvveti temin ve tesis ettiği, büyük ve ağır yükleri başkalarıyla paylaştığı, arkadaşlarının hasenatını kendi hasenat havuzuna akıttığı takdirde Allah’ın muvaffak kılmasını umabilir.

Ulvi makam ve mansıpları tutan insanların ahireti kazanmaları, kendilerine rağmen yaşamalarına bağlıdır. Nefisleri, bedenleri, kendi mantıkları, kendi hesapları uğruna yaşarlarsa kaybederler. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreyi sayarken ilk sırada adil yöneticiyi zikreder. Çünkü idarede olan, kuvveti temsil eden, bütün milletin imkânlarını elinde tutan, nimetlerin önünden nehir gibi aktığı bir insanın adaletten, istikametten, hakkaniyetten, mürüvvetten, insanlıktan ayrılmaması çok zor bir imtihan olup onun kendisine rağmen yaşamasına bağlıdır. İşte bu imtihandan geçer notu aldığı, bu zoru başardığı anda o, ahirette Cenab-ı Hakk’ın özel lütuflarına mazhar olacaktır. Onun konumunun hakkını vermesinin ve adaleti temin etmesinin en başta gelen yollarından biri, kendi fikirlerini, kararlarını, tercihlerini meşveret filtresinden -meşveret kalibrasyonu da diyebilirsiniz- geçirmesine bağlıdır. Zira gerçek sesi, gerçek tonu, gerçek sinyali bulmak, meselelerin meşveretle kalibre edilmesine bağlıdır.

MAİYYET-İ CÂNAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Zaman zaman sohbetlerde üzerinde durulan “maiyyet-i Cânan” tabiriyle ne kastedilmektedir?

Cevap: Maiyyet, beraberlik demektir. Cânan ile kastettiğimiz zât ise Allah Tealâ’dır. Dolayısıyla “maiyyet-i Cânan”dan kastımız, canımızın cananı olan Rabbimiz’in maiyyetine erme, O’nunla beraber bulunma, O’nun bizimle olan beraberliğini içimizde hissetme, O’nunla ünsiyet etme ve bunu iliklerimize kadar hissetmedir.

Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Allah ile alâkalı konularda düşünürken, konuşurken, yazarken Zât-ı Bârî’yi kendi dar kalıplarımız üzerinden değerlendirmemeli, O’nu ve O’nunla alâkalı hususları kendi beşerî kıstaslarımızla ölçüp tartmamalı ve azami derecede hassasiyet göstermeliyiz. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi, Cenab-ı Hakk’ın zâtını düşünmekten menetmiştir. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/250; Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/136) Bizim yapabileceğimiz, Allah’ın isim ve sıfatları ve O’nun yaratmış olduğu âsâr hakkında tefekkür etmektir. Zât-ı Bârî hakkında düşünmek bizim boyumuzu çok aşkın bir meseledir. Zira aklımız O’nu idrak etmekten acizdir. Dolayısıyla böyle bir yola girdiğimizde doğru düşünemez, farkında olmadan -Allah muhafaza- tecsim ve tecside girebiliriz, yani Allah’a beşerî, cismanî bir kısım özellikler yakıştırmış oluruz. Maiyyet-i ilâhiye hakkında yapacağımız değerlendirmelerde de bu hususu gözden uzak tutmamalı, her tür iddiadan kaçınmalı ve meseleyi kestirip atmamalıyız.

Dünyada Maiyyet

İnsanın, bedeni yönüne ait uzaklıkları aşarak, kendisini kuşatan cismani perdelerden sıyrılarak Cenab-ı Hakk’a vasıl olması, O’nu zevken ve keşfen duyması manasına gelen maiyyet, bizim dualarımızda sürekli O’ndan istediğimiz bir makamdır. Maiyyet ikliminde üns soluklayan bir gönül hep O’nu ister, O’nu düşünür, O’nu duyar, O’nunla işler, O’nunla başlar, sadece O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur. Evet, maiyyet-i Cânan’ın kul üzerinde ayrı bir insibağı vardır. Maneviyat büyüklerinden bir zatın huzuruna girip onunla aynı atmosfer paylaşıldığında bile bir insibağ hâsıl olur. Yani, insanın duyguları, düşünceleri, hareketleri o zatın huzurunda bulunmaktan etkilenir. Onun aydınlık iklimine bir kez girmek bile onun renk ve deseninde değişikliklere sebep olabilir. Sahabenin büyüklüğünü biraz da burada aramak gerekir. Çünkü onlar maiyyet-i Resul’le müşerref olmuş, O’nun boyasıyla boyanmışlardı. Maiyyet-i ilâhiyeye mazhar olan bir kimsenin nasıl bir keyfiyet kazanacağını varın siz düşünün.

Biz sürekli dualarımızda maiyyet talebinde bulunsak da böyle yüce bir makama ulaşmak elbette kolay değildir. Dünyada maiyyete, ancak iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullahla ulaşılabilir. Yani siz Cenab-ı Hakk’a çok iyi inanır, inancınızı marifete çevirir, marifetinizi muhabbetle taçlandırır ve ciddi bir aşk u iştiyakla hep O’na ulaşmayı, O’nunla birlikte olmayı arzularsanız, O da sizi maiyyetine alır. Bazen böyle bir mazhariyeti, marifetinizin enginliği ölçüsünde içinizde duyabilirsiniz. Hayatını ciddi bir arayış ve araştırma içerisinde yaşayan insanlar, Cenab-ı Hakk’a tam yöneldikleri zamanlarda, bazen rükuda, bazen secdede, bazen gecenin asude dakikalarında bunu hissedebilirler. Mesela bu maiyyeti O’ndan gelen bir esinti şeklinde duyabilirler. Bu esintiyle bambaşka bir keyfiyete erebilirler. Şayet onu secdede duymuşlarsa “Keşke bu secde hiç bitmese!” diyebilir ve ölünceye kadar o secdenin uzayıp gitmesini dileyebilirler.

Ahirette Maiyyet

Maiyyet-i Cânan’ın ahirette nasıl tezahür edeceğini tam olarak bilemiyoruz. Çünkü orada her şey değişime uğrayacak, renk ve şekil farklılaşacak, belki arazlar ve cevherler birbirinin yerini alacaktır. Her şeyin mahiyet ve hakikatinin değişip dönüşeceği bir âlemde yaşanan maiyyet de bizim hayal ve tasavvurlarımızı aşkın olacaktır. Hz. Pir, Cennet’in binlerce sene mesudane hayatının bir dakika rü’yet-i cemale (Allah’ı görmeye) mukabil gelmeyeceğini ifade ediyor. (20. Mektup, 1. Makam) Şunu unutmamak gerekir ki, ahiretle kıyaslandığında dünyada yaşanan her şey mecazi kalır, Kur’ân’ın ifadesiyle oyun ve eğlenceden ibarettir. (Ankebut sûresi, 29/64) Dünya hayatı âdeta bir uyku gibidir. Ölüm ise bu uykudan uyanmadır. Asıl hayat, öbür âlemde yaşanacaktır. Dolayısıyla asıl maiyyete erme de orada söz konusu olacaktır. Orada hayatın, tüm güzelliklerin, tecelli ve tezahürlerin kaynağını görecek, duyacak ve hissedeceksiniz.

Burada yapacağınız ibadetlere, adanmışlığınıza, marifet ufkunuza, aşk u şevkinize ve O’nunla alâkanızın derinliğine göre ahirette çok farklı mazhariyetlere erersiniz. Buradaki her söz ve davranışınız orada çok farklı sürprizler şeklinde karşınıza çıkar. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre Cenab-ı Hak, Cuma günleri -günün oradaki mahiyetini bilemiyoruz- Cemal-i Bâkemali ile tecelli edecek ve mü’minlere Kendisini gösterecektir. İnananlar orada Zat-ı Ulûhiyet’i nasıl gerçekleşeceğini bilemeyeceğimiz bir şekilde müşahede edeceklerdir. Sahib-i Şeriat’ın beyanına göre hem de ayın on dördünde ufukta dolunayı gördükleri gibi perdesiz olarak O’nu görecekler ve birinin görmesi bir başkasına mani olmayacaktır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef 1/477; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/314)

Tabii bunların hepsi meseleyi zihnimize yaklaştırma adına kullanılmış ifadelerdir. Yoksa oradaki görmenin keyfiyet ve hakikatini bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da herkesin orada nail olacağı tecelliler ile mest ve sermest olup kendinden geçeceği ve her şahsın müşahedesinin, kendi marifet ufkunun derinliğine göre farklılık arz edeceğidir. İslâm akidesini beyitlerle anlatan “Bed’ü’l-Emâlî” adlı manzum eserde de dendiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın cemalini gören mü’minler, o cemal-i bâkemal karşısında bütün Cennet nimetlerini unuturlar. Yani o esnada ne Cennetteki köşk ve villalarını hatırlarlar ne birbirinden lezzetli Cennet meyvelerini ne de huri ve gılmanları. Hepsini unuturlar. O esnada bunların hiçbirini gözleri görmez.

Görüldüğü üzere, maiyyet-i ilâhiyenin hem dünyaya hem de ahirete bakan yönleri vardır. Ona nail olan kimsenin burada ve ötede hissedip duyacağı çok farklı lütuflar, mevhibe ve varidat söz konusudur. Bizler öncelikle dünyada maiyyete nail olmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hak’tan bunu istemeliyiz. Çünkü insan burada neye erer, neyi görür, neyi elde ederse, ahirette karşısına çıkacak olan nimetler de buna göre olacaktır. Tabii ki oranın enginlik ve derinliklerine göre. Mesela burada rü’yete (Allah’ı görmeye) inanmayan, onu içine tam sindiremeyen, onun iklimine giremeyen ve onu duyamayan biri, ötede böyle bir mazhariyetten mahrum kalır. İman ve ihlasınızdan evrad u ezkarınıza, ibadet ü taatinizden aşk u iştiyakınıza kadar burada neye sahipseniz öbür tarafta onunla karşılaşacaksınız. Allah buradaki her bir ceht ve gayretinizi tahmin ve tasavvurları aşan bir şekilde orada mükâfatlandıracaktır. وَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلاَّ مَا سَعَى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى “Doğrusu insan için kendi emeğinden başkası yoktur.  Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır.” (Necm sûresi, 53/39-40) âyetinin ifade ettiği mana da bu olsa gerektir.

Sohbet-i Cânan

Maiyyet-i Cânan önemli bir nimet ve mazhariyettir ve bu mazhariyete ulaşmanın en önemli vesilelerinden biri sohbet-i Cânan’dır. Bunun için delice Allah’ı sevmeli, sürekli O’nu düşünmeli ve her yerde sözü evirip çevirip O’na getirmelisiniz. Efendimiz (sallallahu aleyi ve sellem) gibi dualarınızda sürekli, اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ حُبَّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ، وَالعَمَلَ الَّذِي يُبَلِّغُنِي حُبَّكَ “Allah’ım bahtına düştüm beni muhabbetinle serfiraz kıl. Senden, Senin sevgini, Seni sevenlerin muhabbetini ve Senin sevgine ulaştıracak amellere beni muvaffak kılmanı istiyorum.” (Tirmizi, daavât 75) demelisiniz. Eğer siz, sözü eviriyor çeviriyor ve sürekli Allah’a, Resûlullah’a, Kelâmullah’a bağlıyor, bunlardan bahsetmeyen sözü lakırdı görüyor, onlardan bahsedilmeyen bir araya gelmeleri abesle iştigal sayıyorsanız Allah da size maiyyetini lütfedecektir.

Sohbet-i Cânan, bazen doğrudan Allah’tan bahisler açmakla olur, bazen de sözü O’na ulaştıracak vesilelere bağlayarak. Mesela Kur’ân’ın enginliklerine öyle açılırsınız ki o sizi bir marifet ummanına daldırır. O’nun enginliklerine açılır, âyetleri arasında dolaşır ve böylece matlup ve maksudunuza nail olursunuz. Bazen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasına takılır ve O’nun vesayetinde hakiki Mahbubunuza ulaşırsınız. Bazen kâinat kitabının kelime ve satırları arasında dolaşma, onun âyetlerini tefekkür ve tedebbür etme sizin marifetullahtan nasibinizi ziyadeleştirir. Bazen sohbet-i Cânan adına O’ndan bahseden eserlerin müzakeresiyle meşgul olursunuz. Netice itibarıyla bunların hepsi sizi maiyyet-i Cânan’a taşır.

Hâsılı insan, kalbini, kafasını, ruhunu, zihnini, vicdanını.. kısaca Allah’ın kendisine bahşettiği bütün iç ve dış duyularınızı O’na ait mülâhazalarla doyurmadan maiyyet-i Cânan’a eremez. Bu sebeple farklı vesileleri kullanarak sürekli maiyyet-i Cânan peşinde olmalı. Her fırsatı değerlendirerek O’nu bilme, O’nu duyma, O’nunla birlikte olmaya gayret göstermelidir. Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği bütün latife ve hasseleriyle maiyyet soluklamalıdır. Her türlü dünyevî meşguliyetten sıyrılarak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle O’na yönelmek ve maiyyetine ulaşmaya çalışmak O’nun hakkı, bizim de vazife ve borcudur.

***

Not: Bu yazı, 18 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

MAHALLE BASKISI MI?

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bazı çevreler tarafından, Müslümanların imkân ve fırsat ele geçirdikleri takdirde baskı ve şiddete başvuracakları veya en azından onların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde “mahalle baskısı” oluşturacağı yönünde bazı endişe ve eleştiriler dile getiriliyor. Bu korkunun kaynağı nedir, bu eleştirilerin haklılık payı var mıdır?

Cevap: Kur’ân, Allah Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ifade buyurmuştur. (Enbiyâ sûresi, 21/107) Bunu yaşantısıyla tasdik eden Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca herkese şefkatle, merhametle, mülayemetle muamele etmiştir. O’nun şefkatinin enginliğini, girmek durumunda kaldığı savaşlarda bile görmek mümkündür. O, hayatının hiçbir döneminde kimseye karşı hınç beslememiş, kimseden intikam almayı düşünmemiş, kendisine yapmadık eziyet ve işkence bırakmayan Mekke müşriklerini bile affedebilmiştir. Ümmetine de hep af, sulh ve müsamaha yolunu göstermiştir.

Öte yandan Kur’ân, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) buyurarak, baskı ve zorlamanın her çeşidini yasaklamıştır. Efendimiz’e ve O’nun şahsında inananlara hitaben, “Sen, onlara karşı zor kullanacak ve baskı kuracak değilsin.” (Gâşiye sûresi, 88/22), “Sen onlara zorla bir şey yaptıracak değilsin.” (Kâf sûresi, 50/45) gibi âyetlerle zorlama yasağını vurgulamıştır. Eğer bütün bunlara rağmen birileri Müslümanlardan korkuyor, onların kendileri üzerinde baskı kuracaklarını düşünüyorlarsa ya Müslümanlar İslâm’ı yanlış anlıyor ve yanlış temsil ediyorlardır ya bu korkularını dile getirenler İslâm’ı ve Müslümanları yanlış tanıyorlardır ya da başka maksatları vardır.

Bugüne kadar baskı ve zorlamayı yapanlar genellikle küfür ve ilhadın temsilcileri olmuştur. Kendileri gibi olmayanlara çeşit çeşit mahrumiyetler yaşatarak, farklı yol ve yöntemlerle kendi fikir ve sistemlerini başkalarına dayatarak, kendileri gibi olmayanlar üzerinde mahalle baskısı kurarak insanları kendilerine benzetmeye çalışmışlardır. İşte Müslümanları da kendilerine kıyasladıkları ve kendileri gibi zannettikleri için zaman zaman bu tür korku ve endişelerini dile getirmektedirler.

Müslümanlığı mahiyetine uygun olarak anlayamamış, dinin ruhunu kavrayamamış, Efendimiz’in hayat-ı seniyelerini doğru okuyamamış, siyerin felsefesine nüfuz edememiş ve İslâm’ı zamanın şartlarına göre yorumlayamamış bir kısım Müslümanların, dini bir şiddet ve baskı aracına dönüştürmeleri ihtimalini nazardan dur etmiyorum -ki ne yazıktır bugün bunun örneklerini esefle müşahede ediyoruz-. Fakat unutmamak gerekir ki bu tür radikal ve marjinal gruplar her dinin, her sistemin, her ideolojinin içinde yer alabilir. İnsanoğlunun istismar edemeyeceği değer yoktur. Dolayısıyla dini yanlış anlayan ve yanlış yorumlayanlara bakarak Müslümanlık ve Müslümanlar hakkında hükme varmak çok yanlış olur.

Farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların, İslâm hakkında endişe ve korku duymalarının diğer bir sebebi de yukarıda değindiğimiz üzere, İslâm ve Müslümanlar hakkındaki bilgi eksiklikleridir. Maalesef bazıları, kendi mahallelerinin dışına çıkmadıkları ve toplumun farklı kesimleriyle diyalog hâlinde olmadıkları için “öteki” olarak gördükleri insanlardan korkuyor ve onlara karşı düşmanlık besliyorlar. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Nitekim bir zamanlar Türkiye’de bunu itiraf eden ve “Biz kendi mahallemizin dışına çıkmadık.” diyen insanlar oldu. Onlar, hiçbir zaman toplumu farklı renk, desen ve çizgileriyle tanıyamadılar. Kendi kendilerini toplumdan tecrit ettiler. İnananlarla birlikte olmayı, onların köyüne, kasabasına gelmeyi bir tenezzül gibi gördüler. Dolayısıyla da hiçbir zaman onların dünyasına giremediler.

Müslümanlar hakkında yapılan bu tür suçlamaların diğer bir sebebi de küfrün imana karşı tavrıdır. Hz. Âdem’den bu yana Faust-Mefisto oyunu devam ediyor. Tarihî hadiselere bakıldığında iman-küfür mücadelesinin sayısız örneğine rastlanır. Günümüzde de Müslümanlar hakkında asılsız korku ve endişelerini dile getirenlerin birçoğu gerçekte bir manada inançsızlıklarının muktezasını yerine getiriyorlar denebilir. Onu değiştirmeye de bizim gücümüz yetmez.

Mutlak olarak düşündüğümüzde, inananların kendi dinlerini yaşamalarının başkaları üzerinde mahalle baskısı kuracağını iddia etmenin makul bir yönü yoktur. Meseleye böyle bir mantıkla yaklaşıldığı takdirde, toplumdaki bütün farklılıklar için benzer bir iddia dile getirilebilir. Mesela başını örtenlerin açıklar üzerinde baskı kuracağı şeklindeki bir iddia ne kadar makul ve tutarlıysa, bunun aksi bir iddia da o kadar makul ve tutarlıdır. Bu işin sonu bütün insanların tek tipleştirilmesine kadar gider. Bu insan fıtratına terstir ve insanın irade ve özgürlüğüne indirilmiş büyük bir darbedir. Bu tür iddiaların aklî ve mantıkî bir temeli yoktur ve bunlar sağlam bir muhakemenin ürünü değildir.

Müslümanların dinlerinin emrettiği şeyleri yapmalarının, kendileri üzerinde baskı oluşturacağını ileri sürenler, farkına varmadan kendi zayıflık ve acziyetlerini itiraf etmiş oluyorlar. Demek ki kendilerine güvenemiyor, kendi yaşantılarından emin olamıyor, kendileriyle barışık bir hayat yaşayamıyorlar ki, birilerinin ibadet etmesi veya dinî ritüelleri yerine getirmesi onları rahatsız ediyor. Kendilerinden şüphe etmeseler bile, dayatmalarla halka kabul ettirmeye çalıştıkları değerlerden şüpheleri var demektir. Çünkü kendi değerlerinden, inandığı esaslardan şüphesi olmayan biri, kimsenin yaşantısına bakarak kendini baskı altında hissetmez. Yüzmeyi iyi bilen birinin büyük okyanuslara bile dalmaktan endişe etmemesine mukabil yüzme bilmeyenin dereye girmekten korkması misali.

Hakiki bir mü’min, kabul ettiği, inandığı ve hayat görüşü haline getirdiği değerlerden o kadar emindir ki, başka din mensuplarıyla bir arada yaşamaktan, onlarla diyaloğa girmekten ve onların tesiri altında kalmaktan korkmaz. Bu sebeple ne onların dinlerini yaşamalarına mani olmaya çalışır ne de inandıkları doğruları başkalarına anlatmalarına. Eğer bu konuda bir endişe taşıyorsa, onun kendi dininden şüphesi var demektir. İman, onun içinde henüz oturaklaşmamıştır. Boşlukta yaşayan böyle bir kimse bugün olmasa bile yarın başka bir yöne dönebilir. Kendisiyle, kendi değerleriyle barışık yaşamayan insanlardır ki başkalarının tesiri altında kalmaktan korkarlar. Kendilerinden korkmasalar bile, dünya görüşlerini dayattıkları kitlelerin etkilenmesinden korkarlar. Bu yüzden de farklı baskı ve zorlamalarla öteki gördükleri insanların inandıklarını yaşamalarına ve anlatmalarına engel olmaya çalışırlar.

Oysaki din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, en temel insan haklarından biridir ve günümüz dünyası da bunu böyle kabul etmektedir. Bir düşüncenin doğruluğuna, makuliyetine ve insanlık için faydalı olduğuna inanan bir kişinin bunu başkalarına anlatması ve başkalarının da bu değerleri benimsemesini arzu etmesi kadar tabii bir şey olamaz. Bu ister iktisadî ister siyasi ister kültürel ister ahlakî isterse de inançla alakalı olsun. Eğer bir şeyin hakkaniyetine inanıyorsanız, onu herkesin öyle kabul etmesini istersiniz. İnsanlar da şayet kendilerine arz edilen bir düşüncenin ya da bir değerler sisteminin daha isabetli ve daha hakkaniyetli olduğuna inanır ve onu istikbal vaad edici bulurlarsa özgür iradeleriyle bir tercihte bulunur ve orada yerlerini alırlar.

Şayet ben, insanlığı saadet sahiline götürecek geminin kaptanının Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğuna inanıyorsam, herkesin o gemiye binmesini arzu ederim, insanlığın saadetini düşünüyorsam etmeliyim. Bu, benim hem Müslümanlığımın hem de insanlığımın tabii bir tezahürüdür. Meseleye böyle bakan bir insan başkalarını düşünüyor, onların dertleriyle dertleniyor, onların da salah ve felaha ulaşmasını istiyor demektir. Eğer meseleye böyle bakmıyorsam, ya kendi değerlerimden şüphe ediyorum ya da kendimden başkasını düşünmüyorum demektir.

Burada asıl problem, insanın, inandığı değerleri baskı, dayatma ve zorlama yoluyla başkalarına kabul ettirmeye çalışmasıdır. Asıl üzerinde durulması ve tartışılması gereken konu bu olmalıdır. Yoksa başkalarının düşüncelerine, inançlarına, tercihlerine, hak ve özgürlüklerine saygılı olduktan sonra bir insanın, onların da kendisi gibi olmasını istemesinde bir mahzur yoktur. İnandığı hak ve hakikatleri bazen usul ve üslubuna riayet ederek başkalarına anlatır; bazen de hâl ve tavırlarıyla onlara örnek olur. Eğer onun yaşayışı, ahlâkı, insanî tavırları inandırıcı olur ve başkaları üzerinde tesir icra ederse, kimsenin bu konuda bir şey demeye hakkı yoktur. Zira herkes, kendisine cazip gelen fikirleri benimseme ve örnek aldığı şahısların arkasından gitmekte hürdür.

Hâsılı; bir görüşe sahip olma, onu hayata taşıma ve başkalarıyla da paylaşma herkesin hakkıdır. Problem, kendi görüşünü her ne şekilde olursa olsun başkalarına dayatmaktadır. İnsanlar düşünce ve davranış hürriyetine sahip olduktan sonra bir toplum içerisinde farklı dünya görüşlerine sahip olanların bulunması, o toplum için bir zenginliktir.

***

Not: Bu yazı, 15 Şubat 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DİNE DOKUNAN MUSİBET

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İmtihan dünyasında yaşayan insan, imtihanın gereği olarak musibetlere maruz kalır. Bu musibetlerin bir kısmı dünyaya bakar, bir kısmı ise dine. Dünyaya bakanı, insanın maddî ve dünyevî hayatını ilgilendirir, dine bakanı ise manevî ve dinî hayatını. Asıl korkulması gereken musibetler, dine dokunanlardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), وَلَا تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا Dinimize dokunacak musibete düçar bırakma bizi Yâ Rab!” (Tirmizi, daavât 84) diye dua etmiş ve aynı zamanda bize de, Allah’a sığınmamız gereken asıl musibeti göstermiştir.

Bediüzzaman Hazretleri de, “Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı ilâhîye iltica edip feryat etmek gerektir.” (Bediüzzaman, Lemalar, s. 13) sözleriyle aynı hususa dikkatimizi çeker.

Dünyevî Musibetler

Dünyevî musibetlerin bir kısmı insanın ferdî hayatını, bir kısmı ailevî hayatını, bir kısmı ise bütün bir toplumu etkiler. Mesela insanın işlerinin bozulması veya hastalıklara maruz kalması ferdî birer musibettir. Aile fertleri arasında yaşanan huzursuzluk ve geçimsizlikler ailevî birer musibettir. Deprem, sel, fırtına, kıtlık, kuraklık, salgın hastalık gibi can ve mal kayıplarına yol açan arzî ve semavî afetler ise toplumsal birer musibettir. Bunlar bir kısım dünyevî sıkıntı ve mahrumiyetlere yol açsa da, sabır ve rıza ile karşılandığı takdirde insanın günahlarına kefaret olur, derecesini artırır.

Arzî ve semavî musibetlerin yanında bir de beşer eliyle gelen dünyevî musibetler vardır. Bugüne kadar insanlık kaç defa savaşların içine çekilmiş, kaç defa tiranların zulüm ve baskıları altında inim inim inlemiş, türlü ezalar cefalar görmüştür. Günümüzde de dünyanın genel ahvâline bakacak olursanız, nice topluluk ve milletlerin ağır insan hakkı ihlalleri karşısında inim inim inlediğini görebilirsiniz. Bazen kendi içlerinden çıkan zalimlerin hırs ve tutkuları bazen de uluslararası aktörlerin oynadığı türlü türlü oyunlar nicelerine dünyayı dar etmektedir.

Asırlarca devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş ve âlem-i İslâm’ı muhtemel bir kısım tehlikelerden koruma adına karakol vazifesi görmüş bir milletin, bugün perişan ve derbeder bir vaziyete düşmesinden daha büyük bir musibet mi olur? İsterseniz buna da musibet-i milliye veya musibet-i vataniye diyebilirsiniz. Elbette bir ferdin maruz kaldığı küçük bir musibetten bütün bir milletin maruz kaldığı büyük musibetlere kadar bunların her birisi kendi çapında önem arz eder. Genellikle insanlar kendi maruz kaldıkları musibetlerden etkilenseler de engin gönüller geniş dairede meydana gelen musibetlerin acısını aynıyla kendi vicdanlarında da duyarlar.

Dinî Musibetler

Çeşidi, derinliği ve çapı ne kadar büyük olursa olsun, dünyevî musibetler uhrevî olanların yanında çok küçük kalır. İnsanın asıl korkması ve kaçınması gereken musibet, uhrevî hayatını etkileyecek ve onu ebedî hüsrana uğratacak olan musibettir.

Peki nedir bunlar? İman esasları hakkında şüphelerin ağında bocalama, haramlara açık yaşama, ibadet ü taate gereken hassasiyeti göstermeme, Allah’la münasebetin zayıf olması gibi musibetler insanın düçar olabileceği fevkalade büyük afetlerdir. Nesillerin Zat-ı Ulûhiyet’i layıkıyla tanımamaları ve O’ndan kopuk yaşamaları karşısında dünyevî musibetlerin ne ehemmiyeti olur ki!

İnsanların Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaşarak farklı inanç sistemlerini ve bizim düşünce dünyamıza uzak ideolojileri benimsediği, ebedî hayatını kaybettirecek akımlara kapılıp gittiği bir yerde kısacık dünya hayatına mâl olan maddî musibetler çok küçük kalacaktır. Çok önemli simaların bile evrim teorisine mümaşatta bulunma adına Kur’ân ve Sünnet naslarını çarpıtması, heva ve heveslerine uyarak veya modern akımlara kapılarak dinî hükümlerle oynaması, kendi değerlerinden şüphe etmesi ve komplekse kapılarak dinin izzetini koruyamaması dinî ve uhrevî hayatımıza musallat olmuş büyük birer felakettir.

İşin daha da korkuncu, dine arız olan bu tür musibet ve felâketlerin yaygınlaşması ve şöyle veya böyle tüm Müslümanları etkisi altına almasıdır. Mesela yuva sağlam esaslar üzerine kurulmaz, mabed fonksiyonunu kaybeder, mektebe bütünüyle pozitivist ve materyalist telakkiler hâkim olur, sokak alabildiğine kirlenir ve buralarda yetişen insanlar da ya bütünüyle dinden uzaklaşırlar ya da onu şekle kurban ederler. Allah korkusu kalblerden silinir gider ve insanlar ahiret yokmuş gibi yaşamaya başlarlar. Deizm, ateizm, agnostisizm gibi akımlar genç kuşaklar arasında yayılır. “Dinci”, “irticacı” ve “yobaz” gibi yaftalarla insanlar Allah’tan peygamberden uzaklaştırılırlar. Bunların hepsi dine gelen birer musibet olarak görülebilir.

Dine arız olan bu musibetler bir kısım dünyevî musibetleri de netice verir. Zira böyle bir durumda kapkaçlar, haramilikler, hırsızlıklar, yolsuzluklar, arsızlıklar toplumun tüm katmanlarına yayılır. Muslukların başını tutan insanlar, milletin malını hortumlar ve toplumun sırtından geçinir. İnsanların canlarını, ırzlarını ve mallarını korumakla görevli olan idarecilerin bizzat kendileri bunlar için bir tehdit olur. İnsanlar ideolojileri uğruna birbirleriyle yaka paça olurlar. Toplum içten içe tefessüh etmeye ve çürümeye başlar. Din ve diyaneti ağzına alanlar hemen irtica damgası yer, gericilikle suçlanır, türlü türlü baskı ve zulümlere maruz kalırlar.

Dine musallat olan musibet ve felaketlerin en büyüklerinden biri, yine Hz. Pir’in ifadesiyle “kurdun gövdenin içine girmesi”dir. İşte o zaman toplumun bünyesi buna dayanamaz. Çünkü kanını emen, damarlarını kesen düşmanını dost zanneder. Bu münafık ve ikiyüzlüler sizin kisvenize bürünür, sizden biri gibi görünür, zaman zaman sizin gibi yazar çizer fakat bir taraftan da altınızı oyar. Hipnozla halkı uyuturlar. Algı operasyonlarıyla zihinleri istedikleri istikamete yönlendirirler. Söz ve yazılarıyla halkın fikirlerini etkiler, akı kara, karayı da ak gösterirler. Habis emellerine ulaşabilmek için şeytanın bile aklına gelmeyecek oyun ve hileleri kullanır ve bunlarla toplum içinde sürekli gerilim hasıl eder ve çatışmaları körüklerler. İşlerine gelmediği için nice zulüm ve haksızlıklar karşısında sessiz kalırlar. Fakat beri tarafta istedikleri algıyı oluşturabilmek için en küçük meseleler karşısında kıyamet koparır, Nuh tufanı yaşanıyor gibi feryat ederler.

Hz. Eyyüb (aleyhisselam) bedenine musallat olan hastalıklar karşısında, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ Yâ Rabbi! Zarar bana dokundu ve Sen Erhamü’r-Râhimînsin.” (Enbiyâ sûresi, 21/83) diyor. Hz. Yunus (aleyhisselam) balığın karnına düşünce şöyle niyaz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

Hz. Eyyüb ve Hz. Yunus’un maruz kaldığı sıkıntıların ikisi de bir yönüyle musibet-i dünyeviyedir, onların dünyevî hayatlarını tehdit etmiştir. Eğer musibet-i dünyeviye karşısında bu ölçüde tazarru ve niyazda bulunmak icap ediyorsa, musibet-i diniye karşısında gece gündüz Allah’a yalvarıp yakarmamız, başımızı yere koyarak içimiz yırtılırcasına Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmamız gerekir.

Dine gelen musibetlerin sadece ferdî dehalarla, diplomasiyle, firasetle, sevk ve idareyle halledilmesi çok zordur. Bu konuda Cenab-ı Hakk’a sığınılması ve kulluk adına liyakatin ortaya konulması gerekir. Eğer Müslümanların Cenab-ı Hak’la münasebetleri zayıfsa, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in yolunda değillerse, Allah onları karşı tarafın güç ve kuvvetiyle değil, kendi güçsüzlükleriyle mağlup eder. Karşılarında düşman olarak bir sinek bile olsa yine de hezimete uğrayabilirler. Ama Allah’la münasebetleri kavi ise, Allah, kendisiyle birlikte olanları düşmanlarına yem etmez.

Musibet-i Diniye Karşısında Duyarlılık

Neylersiniz ki dine gelen musibetler noktasında yeterli duyarlılığa sahip değiliz. Bunun nasıl Allah belası bir dert olduğunu bilemiyoruz. İslâm’ın dertleriyle dertlenemiyor ve bunların ızdırabını içimizde duyamıyoruz. Bu konuda ciddi tahşidata ve rehabiliteye ihtiyacımız var. Neyin önemli neyin önemsiz olduğu noktasında insanların çok iyi yetiştirilmesi gerekiyor. İmanın öneminin bir kere daha ruhlara duyurulmasına, imansızlığın insana kaybettireceği şeylerin çok iyi anlatılmasına ihtiyaç var. Oturup kalktığımız yerlerde sürekli bu konuların müzakere edilmesi gerekiyor. Cennet ve Cehennemin hafife alınacak yerler olmadığını, Allah’tan kopuk yaşamanın hayatı nasıl zindana çevireceğini, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundan ayrılmanın bizi nasıl dalalete sürükleyeceğini insanlara çok iyi anlatmalıyız.

Maalesef Müslümanlar son birkaç asırdır din ve diyanetleri adına üst üste musibet ve felaketlere maruz kalsalar da bunun farkında değiller. Çok laubali ve gafil bir toplum haline geldik. Millete nasihat edenler de çok farklı değil; onlar da gaflet içindeler. İmanın kadr u kıymeti bilinmiyor. Âlem-i İslâm’ın maruz kaldığı felaketlerin farkında değiliz. Başkalarının imanını dertlenmediğimiz gibi, kendi imanımız adına da endişe taşımıyoruz. Ben bugüne kadar başını yere koymuş, “Allah’ım bahtına düştüm, Sana kurban olayım, elli defa canımı al ama ne olur imanımızın zerresini zayi etme!” diyen bir insanla karşılaşmadım. Dine isabet eden musibetler karşısında bir mü’minde görmeyi arzu ettiğim heyecanı göremiyorum. Kaçımız miraç yapıyor gibi namaz kılıyor? Kaçımız tenha zamanlarını tefekkürle derinleştiriyor? Kaçımızın bakışlarında, dinleyişlerinde, sözlerinde ulvi manalar nümayan?

Bundan anlıyorum ki biz dinî meseleleri çok fazla önemsemiyoruz. Bağlı gibi göründüğümüz değerlere tam anlamıyla inanmamışız. Halbuki sahabeden kaç kişi münafık olabileceği endişesini taşıyor, selef ulemasından niceleri imansız ölmekten korkuyordu. Eğer biz aktüel meseleler içinde boğulur, zihin kirliliği yaşar ve vaktimizi dedikodu ve gevezelikle zayi edersek, hiç farkına varmadan kendi meselelerimizin, özümüze ait değerlerin yabancısı hâline geliriz. Dine isabet eden musibetleri göremez, bu konudaki hassasiyetimizi kaybederiz. Bırakalım başkalarının imanını kurtarmayı, âlem-i İslâm’ın dertleriyle dertlenmeyi, kendi uhrevî hayatımızı ve ebedî saadetimizi bile düşünemeyiz.

Bu yüzden kuvvetli bir şekilde silkinip kendimize gelme, kendimiz olma mecburiyetindeyiz. En azından meslekleri itibarıyla zeminini imanın teşkil ettiği bir yolda yürüyen insanlar bu konularda daha hassas olmalı. Eğer hep iman arayışında olan bizler aradığımızın onda birini bile bulamamışsak, başkalarına da anlatacak çok fazla bir şeyimiz yok demektir. Eğer tahsil ettiğimiz ilim, okuduğumuz kitaplar kalbde bir heyecan oluşturmuyor ve bizi imanî hakikatlere uyarmıyorsa, onların da bir faydası yok demektir. Bizlere bencillik aşılayan, egomuzu büyüten, sağda solda gevezelik yapma hissimizi coşturan, bizi demagoji yapmaya ve bilgiçlik taslamaya sevk eden ilim düşüncesi de, kitaplar da yerin dibine batsın!

Gençliklerinde davalarına sıkı sıkıya bağlı olan insanların bazılarında bile belli bir yaştan sonra çözülme ve çöküntüler başlıyor. Vazife ve sorumluluk şuuruyla yaşayan, maddî ve manevî beklentilerden azade kalan insanları Allah muvaffak kılıyor. Fakat yaş ve kıdemle birlikte işin ruhundan ve özünden uzaklaşmalar başlıyor, renk ve desende aşınmalar oluyor. Aşınmış insanlarla da bir yere varılamıyor.

Bütün bunları söylerken sizi ümitsizliğe sevk etmek de istemiyorum. Ama kendimizi yeniden gözden geçirmemizin gerekliliği hatta bir zaruret hâlini alması, gaflet etmememiz gereken çok önemli bir husustur.

***

Not: Bu yazı, 27 Mart 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

SİSTEM KÖRLÜĞÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Belli bir sistem ve düzenin içinde vazife yapan kimselerde zamanla sistem körlüğü oluşmaktadır. Buna bir yönüyle kanıksama veya ülfet ve ünsiyete yenik düşme de diyebiliriz. Yapılan işlerin sürekli aynı formatlarla, rutin bir şekilde tekrar etmesi sebebiyle monoton hâle gelmesi kaçınılmazdır. Bu rutin karşısında belirli periyotlarla sistem gözden geçirilerek yenilenmeye tabi tutulmaz, eksik ve gedikleri tamire çalışılmazsa zamanla bir körlük hasıl olur. Bu da yeni arayışların önüne geçer ve insanları duygu ve düşünce açısından köreltir.

Gerekli tedbirler alınamadığı ve yenilenme vesileleri bulunamadığı takdirde, gerek uhrevî gerekse dünyevî olsun, işleyen bütün sistemler insanlarda körlük oluşturabilir. Her şeyin formalitelere hapsolması, sürekli aynı kalıp ve şablonlar içinde iş yapılması insanlara duygu ve düşünce felci yaşatabilir. Bu da zamanla işleyen çarkların bozulmasına yol açabilir. Sistem körlüğü önlenmediği takdirde, kurulan muhteşem sistemler, devletler, yapılar zamanla zayıflayıp çökebilir.

Sağlam ve saat gibi ahenkli işleyen bir sistemin kurulması elbette verimlilik adına çok önemlidir. Fakat sürekli bir yenilenme felsefesi geliştirilemezse bu, zamanla yeni bir şey ortaya konulmasının ve daha mükemmele yürünmesinin önünde bir engel teşkil eder. Her şeyin yerli yerinde olduğunu gören insanlar arayış içinde olmazlar. Kendi önlerine kendi elleriyle, aşılmaz duvarlar örmüş olurlar. Çevrelerindeki eksik ve kusurları fark edemezler. Zamana ayak uyduramazlar. Bu da zamanla içinde bulundukları yapının köhneleşmesini netice verir.

Devlet düzeninden içtimai hayata, teknolojik dünyadan sosyal yardım kuruluşlarına kadar büyük küçük, bir düzenin hâkim olduğu her yerde/alanda sistem körlüğü yaşanabilir. Bu tür sistemler, kurulduktan sonra ani’l-merkez gücün ve mevcut imkânların meydana getirdiği hareket ve hızla bir yere kadar giderler. İnsanlar, sistemin kendi kendine işlediğini düşünüp çok fazla kuvve-i müfekkirelerini zorlamaz, kurulu düzenin rahatını çıkarmaya bakarlarsa bu gidiş çok uzun sürmez. Bir süre sonra arızalar baş gösterir ve yıkım kaçınılmaz olur.

Kurulu bir müessese veya sistemde iş gören insanların ne zaman ne yapacakları az çok bellidir. Onlar kolay kolay teamüllerin ve alışkanlıkların dışına çıkamazlar. Sürekli aynı işlerin tekrar edilmesi de bir süre sonra hem bıkkınlığa sebep olur hem de körlük oluşturur. Ayrıca böyle bir ortamda insanların kabiliyet ve donanımlarından yeterince istifade edilemez. Bundan kurtulmak için sesin, soluğun, hareket tarzının, üslubun yenilenmesi gerekir. Bir yerde ciddi bir boşluk oluşturmadan, insanların zaman zaman yer değiştirmesi, yeni yerlere gitmeleri, yeni vazifeler almaları sistem körlüğünü önleyebilir. Onlar gittikleri yerlere tecrübelerini götürecekleri gibi, onların yerine gelenler de yeni bir rüzgâr meydana getirebilir, eskilerin hiç girmediği ya da başarılı olamadığı alanlarda başarı sağlayabilirler. Yeter ki sistem yeni gelenlerin kabiliyetlerini ortaya koymalarına fırsat versin ve onların kabiliyetlerini de köreltmesin.

Şayet insanlar kendi irade ve tercihleriyle bunu gerçekleştiremezlerse Allah bazen cebr-i lütfiler ile onları böyle bir körlük yaşamaktan kurtarır. Kurdukları sistemleri alt üst ederek onları öyle bir cendere içine alır ki, bir kere daha her şeyi gözden geçirme, kendi değerlerine ve ruh dünyalarına uygun olarak yeni şeyler ortaya koyma lüzumu duyarlar. İçinde yaşadıkları sihirli dünyadan çıkmaları, onların gözünü açar. Değiştirilmesi ve yenilenmesi gereken meseleleri daha iyi görürler. Dolayısıyla da formatlarla oynar, tam bir tecdit ruhuyla yeni sistemler kurarlar.

Bir düzen içerisinde çalışan insanlar zamanın şartlarına ayak uydurabiliyor, sistemlerini revize ederek kendilerini yenileyebiliyorlarsa uzun süre hayatiyetlerini devam ettirebilirler. Tekke ve zaviyelerin uzun asırlar boyunca ayakta kalabilmelerinin sebebi budur. Onlar, farklılık ve yeniliklerle sürekli insanlar üzerinde bir heyecan uyarmasını bilmiş ve kanıksamaya karşı âdeta savaş ilân etmişlerdi. Aynen öyle, ülfet ve ünsiyet perdesini dağıtacak vesileler bulabilen, bir taraftan özünü muhafaza ederken diğer yandan sürekli yenilik peşinde olan bir yapı, hayatiyetini uzun süre devam ettirir.

Ne var ki bu, sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü sistemin ahenkli bir şekilde işliyor zannedilmesi, bazen o sistemi yeniden gözden geçirme, gerekli yerlerine müdahale etme, değişmesi gereken yerlerini değiştirme, partallaşmış taraflarını yenileme düşüncesini öldürür; mantık ve muhakemeyi âtıl bırakır. Dünya kadar mantıksızlık vardır da görülmez. Her şey ezbere gider. Belli şeyler tekrar edilir durur. Bu yüzden, ezber bozacak insanların bulunması çok önemlidir. Ezberciliğin kapanından sıyrılabilmiş, her şeyi bir kere daha bir kere daha gözden geçirebilen insanlara ihtiyaç vardır.

Mesela devlet idarelerinde, siyasi sistemlerde, parti teşkilatlarında vs. çoğu iş ezbere dayalı gider. Bu işleri idare edenlerin çoğu hafıza hamalıdır. Bu yüzden ekseriyet partiler ve devlet adamları kolay kolay dünya siyaseti adına yeni şeyler üretemez, istikbal vaat eden diplomasiler geliştiremez ve sivil inisiyatifleri idare edemezler. Bu ezberlerin bozulmasına, muhkemâta bağlı kalmak şartıyla sürekli yeni arayışlara ve yenilik peşinde olunmasına ihtiyaç vardır.

Aslında hazır, sağlam, tutarlı bir sistemin varlığı çok önemlidir. Olması gereken, onun çok iyi değerlendirilmesi, sürekli tahlil ve terkiplerle (analiz ve sentezlerle) ondan yeni şeylerin üretilmesidir.

İnsan çok iyi bildiği konularda bile “Acaba?” demeyi, en doğru bildiği hususları bile sorgulamayı ihmal etmemeli. Yerinde, yerçekimi gibi kadimden bu yana kabul edilen tabiat kanunlarını bile yeniden gözden geçirebilmeli. Beşerin tespitlerinde her zaman eksik ve hatalar bulunabilir. Eğer bunları kesin doğrular olarak kabul eder ve zihnî birer sabite hâline getirirsek kendi elimizi kolumuzu kendi kendimize bağlamış, zihnimizi felç etmiş ve yeniliklere açılmanın önemli bir unsuru olan hür düşüncenin önüne set çekmiş oluruz. İnsan, muhkem vahiy hükümlerinin dışında hiçbir şeyin hür düşüncenin önünde engel oluşturmasına müsaade etmemeli ve her zaman yeni fikirlere, yeni buluşlara, yeni gelişmelere açık yaşamalıdır.

Burada şu hususları da hatırlatma lüzumu duyuyorum: Değişim ve yenilenme fıtri ve tabii bir şekilde gerçekleşmelidir. Bu konuda ihtiyaçlar belirleyici olmalıdır. Nelerin değişip nelerin yerinde bırakılacağı çok iyi tespit edilmelidir. İlle de yeni bir şeyler yapacağım diye tekellüflere, lüks ve fantezilere girilmemelidir. İspat-ı nefs adına başkalarının yaptıkları güzel şeyler tahrip edilmemeli, aykırılıklara gidilmemelidir. Alternatif projeler geliştirmeden mevcutlar yıkılmamalı, sırf baş kaldırma saikiyle hiç gereği yokken işleyen sistemlere karşı konulmamalıdır. Aksi takdirde sistem körlüğüne düşmeyelim derken daha büyük çarpıklıklara, kargaşalara yol açılmış olur.

***

Not: Bu yazı, 29 Mart 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DİNİN AFETİ ÜÇ ZÜMRE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: آفَةُ الدِّینِ ثَلاَثَةٌ: فَقِیهٌ فَاجِرٌ وَاِمَامٌ جَائِرٌ وَمُجْتَهِدٌ جَاهِلٌ  “Dinin afeti üçtür: Günahkâr fakih, zalim idareci ve cahil müçtehit.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 10/183) hadisinde geçen üç zümreyi din için bir felaket sebebi kılan ortak özellikler nelerdir?

Cevap: İbn Abbas’tan rivayet edilen bu söz, hadis kriterleri açısından tenkit görmüş olsa da mana olarak önemli bir hakikati ifade ettiğinde şüphe yoktur. Burada din için bir bela ve musibet olduğundan bahsedilen bu üç zümreyi sırasıyla daha yakından tanımaya çalışalım:

Günahkâr Fakih

Bunlardan birincisi, fâcir fakîhtir. Fâcir, umursamadan günah işleyen kimse demektir. Öyle bir kişi düşünün ki Kitap ve Sünnet’le meşgul oluyor, bu iki kudsî kaynaktan hüküm çıkarıyor fakat yaşantısı itibarıyla fısk u fücûr içerisinde. Sırat-ı müstakimde yürüyemiyor, çizgisini koruyamıyor. Dinin haram kıldığı bazı fiilleri işliyor, günaha giriyor. Mesela kazancında helâl haram sınırlarını gözetmiyor, eline ve diline hâkim olmuyor, heva ve hevesinin, arzu ve tutkularının arkasından koşuyor. Demek ki ilminin kendisine faydası yok. Kur’ân-ı Kerim, bu tür kişileri sırtında kitap taşıyan merkeplere benzetir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) de dualarında, fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır. Yine Allah Resûlü şöyle buyurur: “İlminin artmasına muvazi olarak dünyaya karşı müstağniliği artmayan kimsenin ancak Allah’a olan uzaklığı artar, başka değil.” (ed-Deylemî, Firdevs 3/602)

Böyle bir kişinin işlediği günahlar sadece şahsıyla sınırlı kalmaz. Zira insanlar onun gözünün içine bakmakta, sözüne kulak vermekte, yaptıklarını örnek almaktadırlar. Dinî sorularına cevaplar veren, müşkillerini halleden bir âlimin fısk u fücûr içinde yuvarlanıyor olması, çoklarının kuvve-i maneviyesini sarsar. Kur’ân ve Sünneti bilen, sürekli dinî meselelerle meşgul olan biri yoldan çıktığında, çoklarını da arkasından sürükler. Hele böyle bir kişi fetvalarında da “Hudâ” yerine “hevâ”ya tâbi oluyorsa iş iyice çığırından çıkar. Eğer böyle biri kalkar, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” derse, çokları, “O hâlde bize hırsızlık yolu açıldı” diye düşünebilir. Şayet âlim kisvesi altına bürünen bir kişi kalkar da rüşvete farklı kılıflar bulursa, halkın rüşvete karşı duyarlılığı kaybolur da bütün işler rüşvet yörüngesinde cereyan etmeye başlar.

Bu itibarladır ki görüş ve içtihatlarıyla topluma yön verip yol gösteren din âlimlerinin mesuliyeti çok büyüktür. Çokları onlara bakarak yol ve yönlerini tayin ederler. Onların inhirafı kendileriyle sınırlı kalmaz, çevrelerine de sirayet eder. Onların sukûtu sıradan bir insanın sukûtu gibi değildir. Onlar söz veya fiilleriyle çizgi kayması yaşadıklarında, toplumu da inhirafa sevk etmiş olurlar. Bu sebepledir ki onların yanlışlarının toplum üzerindeki negatif etkisi, yer yer şeytanın vesvese ve iğvalarından bile daha çaplı ve büyük olabilir. Çünkü şeytan soldan gelir ve insana kötülükleri telkin eder. Eğer kişi heva ve hevesine tâbi olmazsa şeytanın oyunlarından salim kalabilir. Ne var ki dinî kisveye bürünmüş, ağzından ayet ve hadis düşürmeyen kimselerin durumları böyle değildir. İnsanlar, onların sözlerine kulak verirler. Onların küçük bir inhiraf ve tavizi bile halk üzerinde büyük tesirler meydana getirir. Mesela söz-amel birlikteliği olmayan, dinin emirleri noktasında gevşek davranan bir âlim, insanların dine olan güvenlerini zedeler. Dini siyasi hedeflerine âlet eden, din istismarı yapan bir din adamının dine verdiği zarar, normal bir kişinin verdiği zarar gibi olmaz. İşte bütün bunları göz önüne alacak olursak, hadis-i şerifte dinin afeti olarak niye ilk başta facir fakihin zikredildiğini daha iyi anlarız. Muhtemelen bunlar, öte tarafta iğfal ve idlal ettikleri insanların önünde yürüyecek ve hep hacalet yaşayacaklardır.

Zalim İdareciler

Hadiste zikredilen ikinci grup, zalim idarecilerdir. İdareci derken, bir müessesenin başındaki insandan bir devletin başındaki insana kadar geniş bir çerçeveyi kastediyoruz. Tabii ki mevzuumuzla ilgili öncelikli olarak akla gelmesi gereken kişiler, devlet başkanı ve sair devlet erkânıdır.

Adil idarecilerin Allah katındaki derece ve makamı ne kadar yüksekse, bulunduğu makamı insanlara cevr u cefa etmede kullanan zalim yöneticilerin de Allah katındaki yeri ve konumu o kadar aşağıdır. Malum olduğu üzere arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insan sayılırken ilk olarak adil yönetici zikredilir. Ağzına bir arpa kadar haram koymayan, yarım kelimeyle olsun yalana tenezzül etmeyen, bir dirhem dahi olsa kimsenin hakkını yemeyen/yedirtmeyen, kimsenin haysiyet ve şerefiyle oynamayan idareciler, ahirette enbiya-i izamın arkasında yerlerini alacaklardır.

Bunun tam aksine, tebaasına zulmeden yöneticiler, hadisin ifadesiyle toplum ve fertler açısından bir musibettir. Şayet bir devletin idaresinden sorumlu serkârlar, halka cevrediyor, insanların canını yakıyor, onlara haksızlık ediyorlarsa, o toplum musibetzede, afetzededir. Hele hele gözünü iktidar hırsı bürüdüğünden dolayı kendisi için tehdit gördüğü bütün muhalifleri bertaraf etme adına şeytanı utandıracak tuzaklar kurup hileler yapmak, onlar hakkında haksız yere ta’n u teşnîde bulunmak, farklı iftira ve suçlamalarla onları cezalandırmak, türlü türlü yolsuzluklarla tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek gibi şenî davranışlar öyle büyük birer musibettir ki, böyle bir musibete dûçar olmuş bir toplumun belini doğrultması artık çok zordur.

Haklarına girdiği insanlarla birer birer helâlleşmedikçe bu tür zalim yöneticilerin Cennet’e girmesi mümkün değildir. İsterse İstanbul’u fethetmeye denk elli tane amel işlesinler. Zulmü bırakmadıkça ve zulmettikleri insanların rızalarını almadıkça Allah’ın azabından ve gazabından yakalarını kurtaramazlar. Ahirette arşın gölgesinde gölgelenme gibi fevkalâde bir pâye kazanma imkânını elde etmiş, zirvelerde dolaşma fırsatı yakalamış bir insanın, halkına yaptığı cevr u cefa ile esfel-i safiline yuvarlanması ne büyük bir bahtsızlıktır!

Günahkâr fakîh ile zalim idarecinin peş peşe zikredilmesi de manidardır. Zira fakîhleri doğru yoldan sapan bir ülkenin idarecileri de zulüm yolunu tutacaktır. Fakîhler saray fetvacılığına soyunduklarında, görüş ve fetvalarıyla yöneticileri de şaşırtacak ve saptıracaklardır. Dinî nasları suiistimal ederek idarecilerin eline öyle kozlar, öyle doneler vereceklerdir ki, pek çok şenaat ve denaat dinî kılıf altında işlenecektir. Sırtlarını din adamlarına dayayan zalim yöneticiler, zulümlerini bile dinî bir motivasyonla yapacak, çeşit çeşit haramlar irtikâp ederken bile kendilerini haklı görmekten ve göstermekten geri durmayacaklardır.

Cahil Müçtehitler

Hadis-i şerifte son olarak bir de cahil müçtehitten bahsediliyor. Bunlar Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine anlamayan, bu iki kaynağa mahruti olarak bakamayan, siyer felsefesini bilmeyen fakat buna rağmen içtihada soyunan kişilerdir. Çağımızda maalesef bunların da sayısı bir hayli fazla. Ortalık müçtehitten geçilmiyor. Üstelik bunların bir kısmı Ebû Hanife’yi, İmam Mâlik’i, İmam Şafii’yi, Ahmed İbn-i Hanbel’i beğenmeyecek kadar da kendilerine güvenen tipler. Gel gör ki, dikkatle baktığınızda bunların pek çoğunun ciddi bir Kur’ân ve Sünnet bilgisinden mahrum olduklarını görürsünüz. Halbuki Kur’ân ve Sünnet; dinin üzerine temellendirildiği aslî kaynaklardır. Kur’ân’ı, gözünün önüne açılmış bir harita ölçüsünde bilmeyen, Kur’ân’ı bize izah edip temsiliyle hayata taşınma keyfiyetini gösteren Sünnet’i ihatalı şekilde tanımayan birinin içtihat iddiası kabul edilemez.

Bu demek değildir ki günümüzde içtihat ehliyetini haiz âlimler yetişmez. İçtihat ehliyet işidir. Bu ehliyeti elde eden kimse elbette müçtehit olabilir. Fakat bunun o kadar kolay bir iş olmadığını unutmamak gerekir. Ebu Hanife, İmam Malik, Süfyanü’s-Sevrî gibi zatlar bu işe ömürlerini vermiş, sabahtan akşama ilimle meşgul olmuş ve sürekli dinî meseleleri müzakere etmişlerdir. İşte içtihat ancak, onlar gibi aslî ve fer’î kaynaklarıyla dini çok iyi bilen ulemânın altından kalkabileceği ciddi bir iş, ağır bir sorumluluktur.. cahil ve sığ insanların değil! Çünkü bunlar, din adına hüküm verecek, Allah adına konuşacaklardır. Dolayısıyla yapacakları hatalar hayatî olur hem dünya hayatı hem ahiret hayatı adına. Bu yönüyle, bir toplumda gerçek müçtehitlerin yerini müçtehit taslaklarının alması, dine ârız olan en büyük felaketlerden bir diğeridir.

Ulemâü’s-Sû

Hadiste geçen facir fakih ve cahil müçtehitler için ulemau’s-sû tabiri de kullanılabilir. Bunlar, kötülükten sıyrılamamış, kötülüklerle içli dışlı olan âlimlerdir. Esasında ilmiyle âmil olmayan bir kişiye gerçek anlamda âlim denilemeyeceğini de burada ifade etmek gerekir. Kur’ân’ın ifadesiyle âlim, haşyet duygusuyla iki büklüm olan, vicdanı tir tir titreyen, kalbinde sürekli bir ürperti duyan insandır. Bir kişi, ilimde hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, şayet bildiğiyle amel etmiyor, öğrendiklerini dini ve diyaneti adına pratiğe dökmüyorsa, bu bilgiler onun için kalb, vicdan ve dimağ yorgunluğundan başka bir şey değildir. Böyle biri insanlar nazarında âlim bilinse de, din nazarında cahil olmaktan kurtulamaz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’in şahsında bizlere, رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Rabbim ilmimi artır!” (Tâhâ sûresi, 20/114) duasını talim ve tavsiye etmek suretiyle bizleri ilme, ilmimizin artması için her gün yeni bir şöyler öğrenmeye yönlendirir. Başka bir âyet-i kerime, Allah’tan en çok haşyet duyan kimselerin âlimler olduğunu haber verir. (Fâtır sûresi, 35/28) Peygamber Efendimiz, âlimleri, “peygamberlerin vârisleri” olarak tarif eder. (Ebû Davud, ilim 1; Tirmizî, ilim 19)

Bunların dışında Kur’ân ve Sünnet’te ilmin önemine, âlimin büyüklüğüne atıf yapan pek çok nas vardır. Çünkü âlimler, kutup yıldızı gibi insanlara yol gösterirler. İnsanlar onlara bakarak hangi yolun Cennet’e ulaştıran koridor olduğunu öğrenirler. Ne var ki onlar söz ve fiilleriyle kötülük yolunu tuttukları takdirde kendileriyle birlikte kitleleri de esfel-i safilin yoluna sokarlar. Gözlerinin içine bakan, sözlerine kulak veren, tavır ve davranışlarını örnek alan çok sayıda insan olması hasebiyle âlimin yapacağı her hata, her kötülük, büyük bir vebali arkasından getirir. Bu vebal, kişinin temsil ettiği konuma göre değişir. Bir cami imamının inhirafıyla bir müftününki bir olmadığı gibi, bir müftünün inhirafıyla koca diyanet teşkilatının başında bulunan zatın inhirafı da aynı olamaz. Bu manada herkesin vebali, kendi tesir alanının genişliği ölçüsündedir.

Hâsıl-ı kelâm ilim; hayır ve iyilik yolunda kullanıldığı takdirde nasıl insanı âlâ-yı illiyyine yükselten bir merdivene dönüşüyorsa, kötülük yolunda kullanıldığında da aynı ölçüde onun için bir sukût sebebine dönüşür. Âlime düşen vazife, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu ilim ve irfanı hep iyilik yolunda değerlendirmektir. Böyle bir kişi, her meselede meşru bir yol takip etmeli, meşru dairede dolaşmalı, sahip olduğu bilgileri amel-i salihle yoğurmalıdır. Cenab-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği ilmi suiistimal eden kişi, âhirette kendi vebal ve günahlarıyla birlikte, saptırdığı ve aldattığı insanların da günahlarını sırtına yüklenerek huzur-u ilâhiye gelir. Cenab-ı Hak böyle bir âkıbetten hepimizi muhafaza buyursun.

***

Not: Bu yazı, 19 Ekim 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DİN KOLAYLIK ÜZERİNE MÜESSESTİR

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dinimizin yüsr (kolaylık) üzere müesses olduğu ifade edilmesine rağmen mevcut tabloya baktığımızda hakiki Müslümanlığı yaşamanın kolay olmadığı görülüyor. Çelişki gibi görünen bu durum nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap: Öncelikle konunun doğru anlaşılması için kolaylık ve zorluğun (yüsr ve usr) izafi birer kavram olduğunun da altını çizmek gerekir. Yani bu mesele şahısların anlayış ve algılarına göre değişebilir. Bazı kimseler, alıştıkları hayat tarzının etkisiyle, yerine getirilmesi hiç de zor olmayan bir kısım dinî mükellefiyetleri zor bulabilirler. Tahkikî imana ulaşmış, kulluk şuuruna ermiş samimi mü’minler ise zor gibi görünen nice amelleri hiç zorlanmadan yerine getirirler.

Kur’ân-ı Kerim pek çok âyetiyle dinin kolaylık olduğunu, Allah’ın, kullarının sırtına kaldıramayacakları yükler yüklemeyeceğini ifade buyurur. Ezcümle şu âyetler hatırlanabilir: لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا “Allah (celle celâluhû) kimseye, kaldıramayacağı yükü yüklemez.” (Bakara sûresi, 2/286) وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ “Allah’ın (celle celâluhû) gönderdiği dinde, altından kalkamayacağınız ölçüde size zor gelecek hiçbir şey yoktur.” (Hac sûresi, 22/78)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şu sözleriyle, tebliğ ettiği dinin iki temel özelliğine dikkat çekmiştir: بُعِثْتُ بالحَنِيفِيَّةِ السَّمْحَةِ “Allah beni, ‘hanîfiyye-i semha’ ile gönderdi.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/266) Burada geçen “hanîfiyye” lafzıyla kastedilen mana, İslâm’ın her tür şirk ve küfür şaibesinden uzak olması ve tevhidi esas almasıdır. “Semha” lafzı ise İslâm’ın genişlik, kolaylık ve müsamaha üzerine müesses bir din olması anlamına gelir.

Başka bir rivayet de şöyledir: أَحَبُّ الدِّينِ إِلَى اللَّهِ الحَنِيفِيَّةُ السَّمْحَةُ “Allah’ın sevip razı olduğu din, hanîfiyye-i semha üzere olandır.” (Buhârî, imân 29)

Buna benzer diğer bir hadiste ise Nebiyy-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلَّا غَلَبَهُ “Din kolaylıktır. Kim onu zorlaştırırsa altında kalır ezilir.” (Buhârî, imân 29)

Allah ve Resûlü, bu ifadeleriyle, özü itibarıyla kolaylık üzerine müesses olan dinin zorlaştırılarak yaşanmaz getirilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Din, teklif ettiği hükümler itibarıyla altından kalkılmaz değildir. O her ne kadar mü’minlere bir kısım yükler yüklese de bunlar taşınabilecek yüklerdir. Eğer bir insan, “Ben günde beş yüz rekât namaz kılacağım, ömür boyu oruç tutacağım, hayat-ı içtimaiyeye hiç karışmayacağım, bir evin tokmağına dokunmayacağım, evlâd u iyalle hiç meşgul olmayacağım…” derse, tabiatıyla savaşıyor, hayatı tersine götürmeye çalışıyor demektir. Fıtratla savaşan birinin başarılı olması mümkün değildir. Fıtratın rüzgârını arkasına almayan, dinen mükellef olduğu temel disiplinleri de yerine getiremez. Kullarının tekvinî emirler içindeki yerini, neyi götürüp neyi götüremeyeceklerini en iyi bilen Allah, buna göre mükellefiyetlerle onları mesul tutmuştur.

Yememe, uyumama, evlenmeme, meşru dünya zevklerini bütün bütün terk etme ve tüm hayatını mabette geçirme gibi şeyler insanî fıtrat ve tabiata terstir ve dolayısıyla uzun süre götürülmesi mümkün değildir. Kur’ân, Hıristiyanların ruhbaniyet uygulamasını şu şekilde eleştirir: “Nuh ve İbrahim’i (birer peygamber olarak) gönderdik ve onların zürriyetlerine peygamberlik ve kitap verdik. Onların bir kısmı hidayet üzere yaşasalar da pek çoğu yoldan saptılar. Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Özellikle Meryem’in oğlu Îsâ’yı gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendi ortaya çıkardıkları ruhbanlığı ise biz kendilerine farz kılmadık, Allah’ın rızasına nail olma düşüncesiyle kendileri icat ettiler. Ne var ki ona gereği gibi de riayet etmediler. Onların iman edenlerine mükâfatlarını verdik. Buna mukabil çokları da (Allah’ın kendileri için çizmiş olduğu doğru) yoldan saptılar.” (Hadîd sûresi, 57/26-27)

Hıristiyanlar, kendilerine emredilmediği hâlde ruhbanlığa talip olmuş ama onun altından kalkamamışlardır. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Allah’a daha çok kulluk yapma adına bütün geceyi ibadetle geçirme, her gün oruç tutma, ailelerinden uzak durma gibi kararlar alan sahabeden bazılarını bundan menetmiştir. “Ben, sizin Allah’tan en çok korkanınız ve kötülükten en çok korunanınızım. Böyle iken bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam. Gecenin bir kısmında namaz kılarım, bir kısmında da uyur istirahat ederim. Aynı zamanda benim bir aile hayatım da vardır. Her kim benim bu yolumdan gitmez (sünnetime uymaz) da ondan yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5) sözleriyle onlara fıtrat ve kolaylık yolunu göstermiştir.

İslâm’ın fıtrat, kolaylık ve müsamaha üzerine bina edilmesi ve onda güç yetirilemeyecek ağır mükellefiyetlerin bulunmaması, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e büyük bir lütuf ve rahmetidir.

Nimet-Külfet Dengesi

Hz. Bediüzzaman; yaptığımız kulluk ve ubudiyeti, elde etmeyi düşündüğümüz nimetleri kazanmanın yolu değil, önceden mazhar olduğumuz nimetlerin bedeli olarak değerlendirmemizin doğru olacağını ifade ediyor. Evet, biz, Allah’a karşı çok şey borçluyuz. Bununla ilgili olarak üzerimize bir sürü vazife ve sorumluluk terettüp ediyor. Dolayısıyla Rabbimize karşı ne kadar ibadet yaparsak yapalım, O’nun hakkını eda etmiş olmayız. Allah, bizleri yoklukta bırakmayıp varlık âlemine çıkarmış. Arkasından bizlere hayat lütfetmiş. Bununla kalmayıp akıl ve şuur sahibi insan kılmış. İnsan olmanın da üstünde bizleri imanla şereflendirmiş. Bunların her biri, öncekine göre farklı bir kıymet arz eden çok büyük nimetlerdir.

Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hak bize, sayılamayacak daha birçok nimet lütfetmiştir. Bütün bu nimetler kendi cinsinden şükür ister. İnsanın, kendisini iç içe lütuflarla kuşatan Yüce Yaratıcı’ya karşı kulluk mükellefiyeti vardır. Öncelikle bu hususun aklen, mantıken kabul edilmesi gerekir. Kul, Rabbine karşı bir sorumluluğunun olduğunu bilmelidir. Dünyevî birtakım mazhariyetlere eren bir kimse, İmam Ebu Hanife, İmam Gazzâli veya Hazreti Bediüzzaman’a talebe olma bahtiyarlığına eren biri, böyle bir mazhariyetin gerektirdiği bir kısım sorumluluk ve mükellefiyetlerinin olduğunu bilir. Peki, her türlü mazhariyetin ötesinde, Allah’ın kulu olan, Resûlüllah’ın arkasında saf tutan mü’minler ne büyük bir mesuliyet ve yükümlülük altında olduklarının farkında mıdırlar?

Mükellefiyet ve külfet, aynı kökten gelen iki Arapça kelimedir. Her mükellefiyet, az ya da çok bir külfet içerir. Yani, bir mükellefiyeti olan kişi, bazı zorlukların üstesinden gelmek zorundadır. Ne var ki dinî mükellefiyetlerin içinde barındırdığı zorluklar, takat-i beşeri aşan şeyler değildir. “Teklif-i mâ lâ yutak (kişiyi, takatini aşkın bir şeyle yükümlü tutma)” içermeme, dinin temel karakteridir. Dünyadaki her işin kendine göre büyük ya da küçük zorlukları vardır. Dinî yükümlülükler de buna dahildir. Bununla birlikte İslâm, bütün hükümleriyle yaşanabilir bir dindir. İşte dinde kolaylığın asıl olmasından kastedilen öncelikli mana budur.

Biraz daha açacak olursak, dinî emirlerin yaşanmasının belli ölçüde bir külfet ve zorluğu vardır. Mesela Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi vesellem), günahlara keffaret olup insanın derecesini yükselten amellerden biri olarak, إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Zor durumlarda bile abdestini tastamam almayı” sayar. (Müslim, tahâret 41) Cennet’in nefsin hoşuna gitmeyecek bir kısım zorluk ve meşakkatlerle (mekârih) çevrili olduğunu, yani Cennet’e girmenin bunların üstesinden gelmeye bağlı bulunduğunu bildiren hadis-i şerif de aynı manaya işaret eder. (Buharî, rikâk 28; Müslim, cennet 1) Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetlerin her birinin de kendine göre bir zorluğu vardır. Fakat bunların hiçbiri, kaldırılamayacak, götürülemeyecek ve üstesinden gelinemeyecek yük değildir.

Öte yandan, dinin emir ve yasaklarına, sadece kulun meşakkat çekip çekmemesi açısından da bakılmamalıdır. Bunların maddî-manevî, dünyevî-uhrevî pek çok fayda ve hikmetler içerdiği unutulmamalıdır. Mesela Allah’ı zikretmek ve ibadet ü taat, insanın içinde öyle bir itminan hâsıl eder ve onda öyle bir ruh inşirahı meydana getirir ki bunun yeri başka bir şeyle doldurulamaz. Nitekim Kur’ân da kalblerin ancak Allah’ı zikretmekle oturaklaşacağını ve itminana ereceğini ifade buyurur. (Ra’d sûresi, 13/28) İbadetlerin her birinin ferdî, içtimaî ve iktisadî hayatımıza bakan yönleri itibarıyla daha birçok faydaları olduğu da muhakkaktır. Bunların hepsinin ötesinde insanın ebedî Cennet nimetlerine kavuşması, Allah’ın rıza ve rıdvanını elde etmesi bu mükellefiyetleri yerine getirmesine bağlıdır. İbadetler ve dinin emrettiği muamelata dair hükümler, içerdiği bütün maslahat ve hikmetlerle birlikte düşünülecek olursa bunların zorluk olarak görülmesi mümkün değildir. İşte dinin hanîfiyye-i semha olmasının bir manası da budur.

Kolaylaştırın, Zorlaştırmayın!

Din, kolaylık üzerine müesses olduğu ve insana hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı adına çok büyük hayırlar vaadettiği hâlde maalesef bazıları onu yaşanmaz gibi görebiliyor. Çağımız insanı manevî hayatı itibarıyla çok yaralı. Hz. Pîr’in ifade ettiği gibi asırlardan beri rehnedar olan, harabeye dönen bir kaleyle karşı karşıya bulunuyoruz. İmanın temel esasları sarsıntıya maruz kalmış. Zat-ı Ulûhiyet mevzuunda tuhaf tuhaf düşünceler ortalıkta geziyor. Allah Resûlü’nün izinden gidilmiyor, sünnetine uyulmuyor. Anne-babaya karşı fevkalâde bir saygısızlık var. Yuvalarımız dağılıyor, akrabalık bağlarımız zayıflıyor, sosyal münasebetlerimiz bozuluyor. Allah’a karşı asıl yerine getirilmesi gereken vazife ve mükellefiyetler yerine getirilmeyince, onun berisindeki sorumluluklar hayli hayli ihmal ediliyor. Sanki alabora olan ve içindeki her şey sağa sola dağılan bir geminin içinde bulunuyoruz.

Dinî hükümlerin kadr u kıymetinin bilinmesi ve işin zorluğuna bakmaksızın onların hassasiyetle yerine getirilmesi için, her tarafı harap olmuş bu kalenin tamir edilmesine, parçaları sağa sola dağılmış geminin yeniden derlenip toparlanmasına ihtiyaç var. Farklı bir ifadeyle, toplumun çok ciddi bir rehabilitasyona tâbi tutulması ve irşad edilmesi gerekiyor. Bunun için de bir araya gelişlerimizde sözü hep sohbet-i Canana getirmeli, sürekli iman, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk üzerinde durmalıyız. Bir taraftan mükemmel bir temsil ortaya koyarken diğer yandan da her fırsatı değerlendirerek insanlara Rabbimiz’i, Efendimiz’i ve dinimizin güzelliklerini anlatmalıyız.

İslâm’ı anlatırken “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” (Buhârî, ilim 11; Müslim, cihâd 6) esprisine bağlı kalmalı ve dinin objektif hükümleri üzerinde durmalıyız. Hususiyle, pek çoğu itibarıyla Medine döneminde nazil olan beş vakit namazı kılma, Ramazan orucunu tutma, malın belli bir kısmını zekât olarak verme ve haramlardan kaçınma gibi açık ve muayyen hükümleri öne çıkarmalıyız.

Bununla birlikte, dinin bu objektif hükümlerinin yanında birtakım “sübjektif mükellefiyetler”in olduğunu da unutmamalıyız. Allah dostları, sınırları ve çerçevesi belli olan hükümleri yerine getirmenin yanı sıra, işin çok daha zoruna da talip olmuşlardır. Onların bir kısmı, Mekke’de nazil olan mutlak emirleri esas alarak, bütün ömürlerini ibadet ü taatle geçirmişlerdir. Bu da insanın marifet ufkuyla ve ihsan şuuruyla alakalı bir meseledir. Fakat günümüzde kendisini böyle bir sorumluluk altında hisseden ve buna göre hareket eden insan sayısı bir hayli azdır.

***

Not: Bu yazı, 28 Nisan 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ALLAH RESÛLÜ’NE SALÂT U SELÂM

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik vesilelerle bizleri kendisine salât u selâm getirmeye teşvik etmesini nasıl anlamalı ve O’nun bu emrini nasıl yerine getirmeliyiz?

Cevap: Soruda da ifade edildiği gibi Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem), birçok hadislerinde kendisine salât u selâm getirilmesini teşvik etmiştir. Mesela bir yerde şöyle buyurur: “Kıyamet günü insanların bana en yakın olanı, bana en çok salât ü selâm getirenidir.” (Tirmizî, vitir) Başka bir hadis-i şeriflerinde yanında kendi adı anıldığı halde salât ü selâm getirmeyen kimseleri “cimri” olarak niteler. (Tirmizî, daavât 101)

Bazı hadislerinde ise kendisine nasıl salavat getirileceğini talim eder. Mesela ezan bittikten sonra, اللّهُمّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ، وَالصَّلاَةِ القَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الوَسِيلَةَ وَالفَضِيلَةَ، وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ “Ey bu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın sahibi! Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Cennet’te makamını yükselt ve O’na fazilet ver. O’nu, kendisine vadettiğin makam-ı mahmuda, yüce makama ulaştır.” şeklinde dua eden kimsenin, şefaatine nail olacağını bildirir. (Buhârî, ezân 8)

Salavat okurken istediğimiz, Efendimiz’e vaadedilen yüce makam, İsrâ sûresinde (17/79) zikri geçen makamdır. Allah Resûlü, bu makamın şefaat makamı olduğunu da ifade buyururlar. (Buhârî, tevhid 24; Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân, İsrâ sûresi) Yani aslında, bizden kendisine salavat getirmemizi istemekle Efendimiz (sallâllahu aleyhi vesellem), bununla ötelerde ümmetine ve tüm insanlığa el uzatabilme imkânlarını istiyor. Dolayısıyla yine burada da kendini değil, ümmetini ve bilcümle beşeriyeti düşünmekte, onların saadeti adına bir talepte bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu gibi hadislerle bizlere, ahirette O’nunla beraber bulunabilme, O’nun mazhar olduğu lütuflara mazhar olabilmenin yollarını da gösteriyor. Bu, Efendimiz’in ümmetine düşkünlüğünü gösterir. Kur’ân, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ümmetine ne denli tutkun olduğunu ifade sadedinde şöyle der: لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ “Size, kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, herhangi bir zahmete uğramanız O’na çok ağır gelir. Size çok düşkündür; kalbi sizin için tir tir titrer. O, mü’minlere karşı pek şefkatli, pek merhametlidir.” (Tevbe sûresi, 9/128)

Aslında Nebiyy-i Ekrem’e salât u selâm getirme, bizzat Allah tarafından emredilir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât u selâm edin.” (Ahzâb sûresi, 33/56) Bilindiği üzere salât, Allah’a nispet edilince rahmet, meleklere nispet edilince istiğfar, mü’minlere nispet edilince de dua anlamına gelir. Dolayısıyla bu beyan-ı sübhani aynı zamanda Efendimiz’in kadr u kıymetini ortaya koyuyor. Zira Allah’ın O’na salât etmesi, O’na rahmet ve mağfiret ettiğini ilân etmesi, O’nun için güvenlik ve esenlik vaat etmesi demektir.

Allah (celle celâluhû), Peygamber Efendimiz’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığını bildiriyor. (Fetih sûresi, 48/2) Bu ne büyük bir lütf-u ilâhîdir. O, Allah’ın izni ve inayetiyle, yaptığı her şeyi en güzel şekilde yapmıştır. Buna rağmen sürekli Allah’a karşı hakkıyla kulluk yapamadığını, hakkıyla O’nu tanıyıp bilemediğini, O’na karşı şükür vazifesini hakkıyla yerine getiremediğini söylemiştir. Her gün yetmiş veya yüz defa Allah’a istiğfar etmiştir. İşte O, böyle bir marifet kahramanıdır, şükür kahramanıdır, istiğfar kahramanıdır, hamd ü sena kahramanıdır. O, Allah’tan rahmetin gelmesi adına yapılacak her şeyi yaptığı ve Cenâb-ı Hak da O’nun gelecekte ortaya koyacağı performansı bildiği için O’nu en büyük lütuflarla serfiraz kılmıştır.

Kıyamete kadar gelecek tüm mü’minlerin, İnsanlığın İftihar Tablosu’na salât u selâm getirmeleri, yani O’nun için dua ve istiğfar etmeleri, O’nun makam ve mertebesini yükselttikçe yükseltmiş ve ezelî ilmiyle bunu bilen Allah (celle celâluhû), O’nun için hata ve günaha giden bütün yolları daha baştan kesmiştir. Geçmişte günah adına O’na hiçbir şey yaptırmadığı gibi, ömrünün sonuna kadar da yaptırmamıştır. Böyle yüce bir pâyeyi elde etmesinde kendi hassasiyet ve samimiyeti çok önemli olsa da ümmetinin sürekli O’nun için dua etmesi de bunda etkili olmuştur. Allah, kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin O’nun hakkında yapacakları duaları çok iyi bildiği için, günahın en küçüğüne bile meydan vermemiş, O’nun hayaline bile girmesine müsaade etmemiştir.

Salât u Selâmın Katlanarak Geriye Dönüşü

Efendiler Efendisi’ne (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) salât u selâm getirmek, hem O’na duyulan sevginin, bağlılığın ve vefanın bir gereğidir hem de bizim O’nun tarafından sevilmemize ve manevi yönden terakki etmemize bir vesiledir. Nitekim Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendisine getirilen salât u selâmlara mukabelede bulunacağını ifade buyurmuştur. Bu, Allah ahlâkıdır. Cenâb-ı Hak, “Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara sûresi, 2/152) buyurur. Aynen bunun gibi, Allah Resûlü de hiçbir zaman kendisine gösterilen alakayı, yapılan duaları karşılıksız bırakmayacaktır.

Şayet Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) tarafından sevilmek, kıyamet günü O’nun şefaatine nail olmak ve Cennet’te O’nun komşuları arasında yer almak istiyorsak, O’nu delice sevmeliyiz. Zira bizim O’na duyacağımız sevgi ve bağlılık, O’nun tarafından sevilmenin önemli bir vesilesidir. Bizim O’nu anmamız, O’nun tarafından anılmamız adına bir davetiyedir. Hatta Allah’ın sevdiği ve tüm yaratılmışlardan üstün kıldığı birine karşı vefa göstermek, Allah tarafından da sevilmeye bir çağrıdır. Hepsinden öte Allah Resûlü’nü sevmek, mü’min olmanın bir gereğidir. Nitekim hadis-i şerifte O’nu canından çok sevmeyen insanın hakiki manada iman etmiş olmayacağı ifade edilmiştir.

Kim bilir, bütün bunların ötesinde O’na getirilen salât u selâmların bize dönüşü nasıl olacaktır. Belki de düşeceğimiz bir yerde bize uzatılmış bir urgan olarak karşımıza çıkacak ve bizi düşmekten koruyacaktır. Veya bizim adımıza nezd-i Ulûhiyette tavassut ve tevessülde bulunacaktır. En sıkıntılı ve en muhtaç olduğumuz bir anda ruhaniyetiyle temessül edecek ve elini uzatacaktır. Eğer Efendimiz, bu mevzuda tahşidat üstüne tahşidat yapmışsa, bunun sebebi uykudakileri uyandırmak, gaflettekilerin gafletini dağıtmak ve böylece neticede faydalarına olacak bir yola onları sevk ve teşvik etmektir. Kısacası, bir salât u selâmla da olsa Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e sevgi ve alakamızı ortaya koymamız, katlanarak bize geriye dönecek; bizim için bir yükselme ve terakki vesilesi olacaktır.

Evet, söylediğimiz gibi salat u selâm aynı zamanda Efendimiz’e duyulan sevgi ve bağlılığın bir ifadesidir. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, seven insan sevdiğine benzemek ister. Asıl önemli olan da O’nun hayat tarzına muvafık hareket etmek, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır. Şayet hayatınızı O’nun sünnetine göre şekillendirirseniz, oturup kalkmadan yemek yemeye, yatmadan su içmeye kadar gündelik yaptığınız işler bile ibadet hükmünü alır.

İşte bu sebepledir ki selef-i salihîn, salât u selâma ayrı bir ehemmiyet vermiş, ona dair birçok kitap yazmış, yazılan salât u selâmları evrâd olarak okumuşlardır. Mesela Cezûlî, birçok meşhur salavatı derleyerek Delâilü’l-hayrat adı altında bir dua kitabı oluşturmuştur. Bu kitap, ülkemizde de meşhur olan ve çok okunan dua kitaplarından biridir. Aynı şekilde cami bir salavat olan Delâilü’n-nur, Bediüzzaman Hazretleri’nin evrâd u ezkârı arasında yerini almıştır. Kulûbu’d-dâria’da da çok güzel salât u selâmlar vardır. Salât u selâm, evrad ve ezkâr için âdeta bir rampa vazifesi görür; onları kanatlandırıp Allah’a uçurur.

Sünnet Endeksli Bir Hayat

Salât u selâm, Efendimiz’e duyulan kalbî bağlılığın ve O’nun yolunda olmanın bir göstergesidir. Dolayısıyla bizler sadece salât u selâm getirmekle kalmamalı, bunun yanında bütün hayatımızı O’nun Sünnet’ine göre yaşamaya gayret etmeliyiz. Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nün ağzından çıkan hiçbir sözü yere düşürmemiş, kemal-i hassasiyetle yerine getirmişlerdir. O’nun söz ve fiilleri, emir ve tavsiyeleri kitaplar ve onları hayatına tatbik eden Ümmet-i Muhammed aracılığıyla bize intikal etmiştir. Bizim de bir Müslüman olarak konuya aynı hassasiyetle yaklaşmamız gerekir. Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi bizim hayat sistemimiz olmalıdır. Ne kadar akıllı olursak olalım, hayatımızı ne kadar iyi planlarsak planlayalım, O’na ittiba etmediğimiz takdirde tüm planlarımızda mutlaka bir eksik, gedik, boşluk kalacaktır. Ancak planlarımızı Efendimiz’in tavır, davranış, düşünce ve tavsiyelerine muvafık yaptığımız takdirde işlerimiz mütekamil hâle gelecektir.

Allah (celle celâluhû) nasıl ki Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i âlî bir konuma koymuş, O’nu âdeta bir santral mahiyetine getirerek her şeyi O’na bağlamışsa, bizim de hep O’na bağlı kalmamız, Allah’a giden yolda önümüzü aydınlatacak ışığımızı O’ndan almamız, O’nun bize bir emanet olarak bıraktığı hususların hiçbirinden katiyen fedakârlıkta bulunmamamız, taviz vermememiz gerekir.

İnsanlık ilim, fikir ve felsefede büyük gelişmeler kat edebilir, çok önemli sistemler kurabilir, ferdî, ailevî ve içtimaî hayata dair çok güzel disiplinler teklif edebilir. Psikolog ve pedagoglar insan eğitimi adına yeni yeni keşiflere açılabilir. Müspet ilimler insanlığa önemli hayır ve güzellikler vaad edebilir. Fakat bunların hepsi bir açıdan izafi güzelliklerdir. O’nun bize vaad ettiği ve mütekamil bir sistem şeklinde sunduğu hayat tarzı bunlara feda edilmemeli ve hele hiç arzu ve heveslere kurban gitmemelidir.

Maalesef beşer tarihinde nice kereler Allah tarafından vazedilen ve O’nun elçileri tarafından da tebliğ ve temsil edilen ilahî hakikatler, ahlâkî değerler ve insanî güzellikler; farklı fikir, felsefe ve ideolojilere feda edilmiştir. İnsanlar belli bir dönemde farklı fikir ve ideolojileri en mükemmel sistem olarak görmüş ve onu ikame etme adına mevcut değerlere savaş açmışlardır. Müslümanlığın da belli ölçüde bunlardan etkilendiği, renk ve desen attığı zamanlar olmuştur. Fakat her şeye rağmen bize düşen vazife, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bize talim ettiği hayat tarzını imkânlar elverdiği ölçüde yaşamaya çalışmaktır. İnsanlığın huzur ve saadeti buna bağlı olduğu gibi, ahiret adına almamız gerekli olan keyfiyeti de ancak bu sayede alabilir, Cennet’e ehil hâle gelebiliriz.

Netice itibariyle, salât u selâm, bir taraftan bizi Efendimiz’e bağlayıp, O’na olan sevgimizi ifade etmeye ve O’nun tarafından sevilmeye, diğer taraftan Efendimiz’in şefaatini kazanmaya vesile olur. Ayrıca salât u selâm, sünnetin yaşanmasında önemli bir teşvik unsurudur.

***

Not: Bu yazı, 24 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

GÜNAH VE TEVBE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Şeytanın ilâhî huzurdan kovulmasının sebebi sadece hazımsızlığı, kibri ve isyanı değildir. İsyandan sonra bir de mazeret ve bahane döktürmesi, diyalektiğe başvurarak günahını meşru göstermeye kalkmasıdır. Onun bu tutumuna mukabil, emre itaatteki inceliği kavramış sağlam karakterli zatlar ise sürçüp düştükten hemen sonra doğrulmuş, ayağa kalkmış, yeniden yönelmeleri gerekli olan kapıya yönelmiş ve af talebinde bulunmuşlardır. Kur’ân, bizlere örnek olması açısından, zelleye maruz kalmış peygamberlerin bu tavrını zikreder. Onlar doğrulur doğrulmaz hemen hatırlamaları gerekli olan şeyi hatırlamış, ifade etmeleri gerekli olanı ifade etmişlerdir.

Şeytanın akla hayale gelmedik hile ve desiseleri neticesinde muvakkat bir nisyan yaşayan ve Cennet’teki yasak meyveye yaklaşan Hz. Âdem ve Hz. Havva, Allah’a şöyle yalvarmışlardır: رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik; şayet bizi bağışlayıp merhametine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Âraf sûresi, 7/23)

Henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce attığı bir tokatla yanlışlıkla bir adamı öldüren Hz. Musa hemen Allah’a yönelmiş ve şöyle demiştir: رَبِّ اِنّىِ ظَلَمْتُ نَفْسِى فَاغْفِرْ لِى “Ya Rab! Ben zulmettim kendime, affeyle beni!” (Kasas sûresi, 28/16)

Kendisine izin verilmeden kavmini terk eden Yûnus İbn-i Metta da Kur’ân’ın ifadesiyle balığın karnına düşmüş ve karanlıklar içinde Rabbine şöyle nida etmiştir: لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Ya Rab! Sensin biricik ilâh ve mabud-u mutlak; Senden başka yoktur kuluna bir penâh.. bütün noksanlıklardan münezzeh bir Sübhânsın Sen; doğrusu ben kendime zulmettim.. (affını ümid ediyorum!)” (Enbiyâ sûresi, 21/87)

Hastalıklar içinde kıvranan Hz. Eyyûb’un şu sözlerinin de diğer peygamberlerin yakarışlarından bir farkı yoktur: اَنّى ِمَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَYa Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya sûresi, 21/83)

Hz. Nûh, oğlu için yaptığı bir duanın yerinde olmadığını anlayınca hemen şu sözleriyle Allah’a niyaz ve teveccühte bulunmuştu: رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلاَّ تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُنْ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan, kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd sûresi, 11/47)

İnsanların en kâmilleri olan peygamberlerin, düştükleri hatalar sonrasında Rabbilerine karşı tavırları böyle olmuştur. Hakiki mü’minin tavrı da bu olmalıdır. Kur’ân-ı Kerim müttakilerin özelliklerini sayarken şöyle buyurur: وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ “O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. -Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki?- Bir de onlar, işledikleri günahlarda bile bile ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/135)

Bu âyet-i kerime, hakiki mü’minin günah karşısındaki duruşunu resmeder. Evet, insan hata edebilir, kaygan bir zeminde sendeleyebilir, kapaklanabilir, hatası tekerrür de edebilir. Fakat ona düşen vazife, her defasında yeniden ayağa kalkmak, pişmanlık ve hacalet tavrı takınmak, “Tövbeler tövbesi Ya Rabbi!” demek ve o günahı bir daha işlememeye azm u cezm ü kast eylemektir.

Günahlar Fasit Dairesi

Keşke insan bir kere sürçüp düştükten sonra bir daha aynı hataya düşmese! Bir kere sürçme, bütün sürçmelere götüren kapıları kapasa ve öyle güçlü bir bariyer oluştursa ki insan iradî olarak ona toslasa bile ötesine geçemese, kendi yolunun dışına çıkamasa. Ne var ki insan tabiatı iyi ve güzel şeylerin yanında, çirkin ve kötü şeylere de açıktır. Farklı bir tabirle insanın donanımında elmasın yanında kömür de vardır. Ortamın müsait oluşuna göre bunlardan biri inkişaf ederek diğerini gölgede bırakabilir. Burada önemli olan, bir an önce tevbe ve istiğfarla hatanın canına okumak, muvakkat sürçmeleri devam ettirmemek ve hatalar fasit dairesine girmemektir.

Şayet küçük inhiraf ve kaymalar önemsenmez ve telafi edilmezse arkasından daha büyükleri gelir. Buzlu zeminde dikkatsizce yürüyen bir insan, hafif kaymalar yaşamasına rağmen tedbirini almazsa, bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yere kapaklanması işten bile değildir. Şunu unutmamak gerekir ki niceleri, kebâir denilen büyük günahlardan ziyade küçük zannedilen günahlar yüzünden helâk olmuştur. Zira önemsenmeyen ve istiğfar ile temizlenmeyen küçük günahlar küçük olarak kalmaz. Bir süre sonra büyür ve insanı batırır. Bu yüzden hiçbir günah hafife alınmamalıdır. İnsan küçük kusurları karşısında bile, “Allah karşısında bu kirlerle dolaşmak ayıp oluyor” diyerek tevbe kurnalarına koşmalıdır.

Yaptığımız bir hatayı tevbe ile hemen temizlemediğimizde, o ikinci bir hatanın vücut bulmasına sebep olur. Zamanla tabiatımız hataya açık hâle gelir. Oysaki yapılması gereken, hatalar kapıyı azıcık araladığında hemen kapının arkasına bir sürgü vurmaktır. Eğer hâlâ devam ediyorsa sürgüleri ikiye, üçe, dörde.. çıkarmak, “Beyhude yorulma kapılar sürmelidir.” diyebilmek ve hayatımızda hiçbir hataya uzun ömür biçmemektir. Şeytanın ve nefsin oyunları bitmez. Onların o kadar çok taarruz yolları vardır ki, hiç farkına varmadan bizi tepetaklak yere serebilirler. İçimizde fenalıklara açık ne kadar duygu varsa hepsini ateşleyebilir, başımızı döndürüp işimizi bitirebilirler. Bu açıdan tevbede samimi olmak, nefis ve şeytanın dürtülerine karşı kararlı durmak çok önemlidir.

Kur’ân, birçok yerde, günahları bağışlayanın ancak Allah olduğunu belirtmek suretiyle mü’minlere, yönelecekleri kapıyı gösterir. Allah’tan başka günahları bağışlayacak kimse olmadığını vurgulayarak, mü’minlere sürçüp düştükten sonra ne yapmaları gerektiğini ders verir. Evet, insanlar genellikle hata ettiklerinde, günaha bulaştıklarında başkalarına karşı mazeret döktürür, nefislerini temize çıkarmaya çalışırlar. Bu ise hatayı ikileştirir. Eğer kişi yaptığı amelin yanlış olduğuna inanıyorsa hemen Rabbine dönmeli, tevbe, istiğfar, evbe ve inabede bulunmalıdır. Falana filana özür beyan etmenin, hatasını hafif göstermeye çalışmanın ve başkalarının da onu mazur görmesinin ona hiçbir faydası yoktur. Önemli olan, onun Allah katındaki yeri ve konumudur.

İnsan her ne yaparsa yapsın, hangi günah deryalarına dalarsa dalsın, Gafûr (günahları bağışlayan) ve Rahîm (merhametli) olan Rabbinin kapısının tokmağına dokunabilmelidir. Bunu yaptığı anda ruhunda, vicdanında O’nun sesini duyacaktır. “Rabbim!” dediğinde, vicdanında “Lebbeyk kulum!” nidasını hissedecektir. O duyuşun ne manaya geldiğini de ahirette anlayacaktır. Böyle bir duyuş ve hissediş, uhrevi nimetler adına onun için çok şey ifade edecektir. İnsan, Allah hakkında hüsnüzanda bulunmalı, yaptığı tevbe ve istiğfarlardan sonra, “Rabbim beni geri çevirmemiş, duama icabet buyurmuş, tevbe ve istiğfarımı kabul buyurmuştur” demelidir. Nitekim Hz. Zekeriya da duasında, وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا “(Ya Rabbi) Sana yaptığım dualarda hiç bahtsız olmadım, dualarım hiç karşılıksız kalmadı.” (Meryem sûresi, 19/4) diyor. Benzer ifadeleri Hz. İbrahim de kullanıyor. (Meryem sûresi, 19/48)

Günahlar Karşısında Muhasebe ve Teyakkuz

Mü’min, Allah tarafından affedileceği ümidi içinde yaşasa da işlediği günahlardan ötürü kendi kendini affetmemelidir. Günahını her hatırladığında, “Böyle bir münasebetsizliği Allah’a karşı nasıl yaptım, bir mü’mine böyle bir günah yaraşır mıydı!” demeli ve her bir günahı karşısında derin bir pişmanlık ve ızdırap duymalıdır. Kişinin, “Allah beni affetse bile ben kendimi affedemiyorum” diyebilmesi, vicdan duruluğunu gösterir. Bir başkasının durumu söz konusu olduğunda onu ümitsizliğe atacak mülahazalardan uzak durmalı, kimsenin kuvve-i maneviyesini kırmamalıyız. Ama herkes kendisi hakkında farklı düşünmeli, en küçük günahları karşısında bile nefsiyle hesaplaşmasını bilmelidir. Böyle bir tavır, kulluğun gerektirdiği sadakat ve samimiyetin ifadesidir.

Allah Teâlâ, bir taraftan kullarını günaha karşı uyarıyor, günahları bütün çirkinliğiyle gözler önüne sererek onları ondan tiksindiriyor; diğer yandan da her şeye rağmen mukteza-yı beşeriyet olarak bu bataklığın içine düşmüş olanlara oradan çıkabilmeleri için tabiri caizse taktikler veriyor, arınma yollarını gösteriyor. Mesela bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَیِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ “Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira böyle güzel işler insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattir.” (Hûd sûresi, 11/114)

Günümüzde hiç olmadığı kadar inhiraf noktaları var. Günahlara karşı teyakkuz içinde yaşamayan biri, hiç farkına varmadan gırtlağına kadar kire batabilir. Bu durumda bize düşen vazife, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uyarak şüpheli şeylere karşı bile dikkatli olmaktır. Zira sınırda dolaşan bir insan, her an yasak alana geçebilir, bir mayına basıp helâk olabilir. Öyle bir yere adım atar ki bir süre sonra kendini Lût Gölü’nün dibinde bulur. Merkezdeki küçük bir inhiraf biraz ileride kocaman bir açı meydana getirir. Öyle ki kişi nereden ayrıldığını dahi göremeyecek hâle gelir. Durduğu yerle durması gereken yer arasındaki mesafe doğuyla batı arasındaki mesafe kadar açılır.

Çok kaygan zeminde durduğumuz ve her an düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz hâlde çoğumuz itibariyle kendimize bakmıyor ve sürekli başkalarını suçluyoruz. Oysaki başkalarının kusurlarıyla meşgul olan, kendi inhiraflarını göremez. Herkeste leke arayan biri, kendisi pislik içine batsa bile bunu hissedemez. Öyle insanlara rastladım ki, ona göre herkes günahkâr. Ağzını açtığında şikâyet etmedik kimse bırakmıyor. Böyleleri, biraz hissiyatlarını hesaba katıp idare ettiğinizde sizinle birlikte yürürler fakat azıcık üzerlerine giderseniz kaymaları mukadderdir. Bunlar, egolarının altında kalıp ezilmiş bencil tiplerdir. Bize düşen vazife, kendimize dikkat etmenin yanı sıra, her an kayma ihtimali olan bu tür kimselerin de ellerinden tutmak ve düşmelerine meydan vermemektir. Zira iman ve şefkat bunu iktiza eder. Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin ve göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın!

***

Not: Bu yazı, 12 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

İSLAM FIKHININ TENKİHİNE DAİR BİR KAÇ SÖZ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Son üç dört asırdan beri fıkıhta yaşanan durgunluğun aşılabilmesi adına bu alanda ne tür çalışmalar yapılmasını tavsiye edersiniz?

Cevap: Öncelikle konuyla ilgili bir hususun hatırlatılmasında fayda var. Fıkıh ilmi, Kur’ân’ın ve İslâm düşüncesinin bir mucizesidir. İslâm hukukçuları, ciddî bir emek mahsulü olarak ortaya koydukları hükümlerle detayına kadar hayatı disipline etmiş, hayatın hiçbir yerinde boşluk bırakmamışlardır. İbadetlerden alışveriş ahkâmına, mirastan nafakaya, evlilikten boşanmaya, ceza hukukundan borçlar hukukuna kadar her konuda görüş beyan etmiş, çözüm sunmuş ve bunları sistematik hâle getirmişlerdir. Hukuk ilminde ihtisas sahibi olan birçok Doğulu ve Batılı araştırmacı da İslâm fıkhıyla ilgili takdirlerini dile getirmiştir. Tarihe bakıldığında ne Roma’da ne Babil’de ne İyonya’da ne de dünyanın daha başka bir yerinde teşekkül etmiş böyle mükemmel ve mütekamil bir hukuk sistemi göstermek mümkün değildir.

Fıkıh Mirasımızın Zenginliği

Hususiyle Hanefî fıkhı, bir hukuk sistemi olarak çok zengin ve engin bir yapıya sahiptir. Bunda Hanefî mezhebinin kuruluş dönemi itibarıyla bir devlet bünyesinde inkişaf etmiş olmasının önemi büyüktür. Zira bilindiği üzere Hanefîlik, devletten bağımsız sivil bir hareket olarak ortaya çıkmış, daha sonra Abbasî devletinin resmi mezhebi kabul edilmiş, İmam Ebû Hanife’nin önde gelen talebesi İmam Ebû Yusuf da kâdı’l-kudatlık yapmıştır. Bu açıdan Hanefî hukukçuları, devlet yönetiminden sosyal hayatta karşılaşılan en küçük meselelere kadar birçok konuda Kur’ân ve Sünnet’ten hareketle fıkhî çözümler üretebilmişlerdir. 

Hanefi fakihleri, yaşadıkları dönemde ortaya çıkan hukukî olaylara çözümler üretmekle yetinmemiş, bunların yanı sıra gelecekte ortaya çıkması muhtemel bir kısım hâdiseler hakkında da beyin fırtınaları yapmış, içtihatlar ortaya koymuşlardır. Engin düşünceli bu insanlar, bir konuyla alâkalı belki elli tür ihtimali birden nazar-ı itibara almış, “Şöyle olursa ne olur?”, “Böyle olursa ne olur?” diyerek fikir yürütmüş ve kendilerinden sonrakilere zengin bir fıkıh mirası bırakmışlardır. Farklı meselelerle ilgili o kadar fazla içtihat ve istinbatta bulunmuşlardır ki günümüzde konunun uzmanlarının bile onların ortaya koyduğu fıkhî mirası kolay kolay ihata etmesi mümkün değildir.

Onların bu cehd ve gayretlerine hayran olmamak elde değil. Uzun yıllardır gerek tek başıma gerekse arkadaşlarla birlikte ders halkasında onlardan bize intikal eden fıkıh mirasını mütalaa ediyorum ve her geçen gün onlara duyduğum hayranlık biraz daha artıyor. Ne var ki bu mirasın yeterince kıymetini bilemedik ve onu da kaldırıp bir kenara attık!

Fıkhın Tenkihi

Hem konuyla ilgili literatür çok geniş olduğu hem de modern hukuk sistematiğinden farklı olarak kendine mahsus bir yapıya sahip olduğu için, ilahiyat alanında eğitim görmeyen insanların fıkıh kitaplarından istifade etmesi veya belirli bir fıkhî konuyla ilgili bütüncül bir bilgiye sahip olması bir hayli zordur. Hatta bırakalım sıradan insanları ve ilâhiyatçı olmayanları, İslâm hukukçularının bile çoğu zaman farklı fıkıh kitaplarına dağılmış meselelerin içinden çıkabilmeleri kolay değildir.

Dolayısıyla gerek hukukçuların gerekse diğer branşlarda eğitim gören insanların istediğini bulabilmesi ve bunlardan istifade edebilmesi için fıkıh kitaplarının yeni bir tanzim ve tertibe tâbi tutularak daha sistematik hâle getirilmesi önem arz etmektedir. İsterseniz buna fıkhın tenkihi de diyebilirsiniz. Fıkıh kitaplarına müracaat ve onlardan istifade kolaylaştırıldığı takdirde, bu alanda çalışma yapan araştırmacılar, gerek ferdî, gerek ailevî, gerek içtimaî, gerek iktisadî, gerekse idarî ve siyasî hayatımız adına ihtiyaç duyacakları meselelerin hükümlerine çok daha rahat ulaşabileceklerdir.

Fıkıh kitaplarının değişik dönemlerde yetişmiş farklı fakih ve müçtehitler tarafından telif edilmiş olmasına bağlı olarak, bir meseleyle ilgili farklı hükümlere rastlamak mümkündür. Hatta aynı usule bağlı olarak telif edilmiş fıkıh kitaplarında bile farklı mütalaalar serdedilmiştir. Bu da işin uzmanı olmayan kişilerin istifadesini zorlaştırmakta ve ihtiyaç hâsıl olduğunda ister ibadet ü taate ister muamelata isterse ukûbata müteallik meselelerin bulunup alınmasında bir kısım açmazlar yaşanmasına yol açmaktadır. Fıkhın tenkih edilmesi ve daha sistematik bir yapıya kavuşturulmasıyla söz konusu problemlerin önüne geçilmiş ve fıkhî meselelere daha kolay ulaşım imkânı sağlanmış olacaktır.

Hanefi mezhebi temelinde meseleyi değerlendirecek olursak, böyle bir tenkih faaliyeti yapılacağı zaman, Fetâvâ-i âlemgiriyye, Bedâiü’s-sanâî ve İbn Nüceym’in Nevâdir’i gibi daha sistematik kitaplar merkeze alınabilir. Reddü’l-muhtar, el-Muhîtu’l-burhânî, el-Mebsût, Fethu’l-kadîr gibi hacimli kitaplar taranarak bunlardan istifade edilebilir. Belki bunların yanında elli, yüz tane daha farklı fıkıh kitabı müşterek mütalaa edilerek daha geniş bir bakış açısı yakalanabilir, meseleler daha zengince ele alınabilir ve orta yolun bulunması sağlanabilir.

Heyet Çalışması

Kur’ân’ın tefsir edilmesi mevzuunda ifade ettiğimiz gibi, fıkhın tenkih edilmesi ve yeni bir tedvine tâbî tutulması da ehliyetli bir heyete emanet edilmelidir. Böylece muhtemel itirazların, ihtilafların ve kafa karışıklıklarının da önüne geçilmiş olacaktır. Bu heyet, farklı fıkıh kitaplarını müzakere etmek suretiyle onlara dağılmış meseleleri bir araya toplayacak, onları yeni bir bakış açısıyla farklı fasıllara ayıracak ve daha sistemli hâle getirecektir. Günümüzün ilerleyen bilgisayar teknolojisi de onların yapacağı bu tür çalışmaları kolaylaştıracaktır.

Böyle bir heyet teşekkül ettikten ve bu heyet fıkhın tanzim ve tenkihi adına gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, ikinci bir adım olarak, ortaya çıkan yeni hukukî meselelerin çözüme kavuşturulması, ihtiyaç duyulan mevzulara açıklık getirilmesi adına da çalışmalar yapabilir. Karşılaşılan problemlerin çözümü adına öncelikle mevcut içtihatlar taranır ve onlar içinden çözüm bulunmaya çalışılır. Farklı mezhep görüşleri içerisinden, şartlar ve konjonktür dikkate alınarak, zamanın ruhuna daha uygun olan içtihatların tercih edilmesinde bir mahzur yoktur. Nitekim selef uleması da bu yolu takip etmiştir. Aynı şekilde Mecelle hazırlanırken Hanefî mezhebi esas alınmasına rağmen, günün şartlarına göre yer yer müftâ bih olmayan görüşler kabul edilmiş hatta birkaç yerde farklı mezheplerin içtihatları da alınmıştır.

Eğer mevcut birikim bu konuda yeterli olmazsa kıyas, maslahat-ı mürsele, istihsan, sedd-i zerai, örf gibi usul-u fıkhın ortaya koyduğu deliller, istidlâl metotları, fıkhî kaide ve prensipler değerlendirilerek yeni içtihat ve fetvalar ortaya konulabilir. Bunlar yapılırken mutlaka zamanımızın şartlarının dikkate alınması, hatta bundan yirmi, otuz sene sonrasının gelişmelerinin de hesaba katılması gerekir. Bu konuda umumun maslahatını gözetme önemli olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet naslarına, dinin temel disiplinlerine aykırı hareket etmeme de çok önemlidir.

Muamelat Alanında Yaşanan Boşluk

Hususiyle muamelat alanında bu tür çalışmaların yapılmasına şiddetle ihtiyaç var. Çünkü ibadet ü taatle ilgili meseleler hem daha sabittir hem de bugüne kadar yeterince işlenmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen ve Mehmet Zihni Efendi gibi âlimler ve daha sonraki ilim adamları, yazdıkları ilmihallerle konuyla ilgili hükümlere insanımızın ulaşımını kolaylaştırmışlardır. Muamelat mevzuları ise buna göre daha dağınık ve değişkendir. Dağınık olan meselelerin bir araya getirilmesi, değişen veya yeni ortaya çıkan hukukî meselelerin zamanın yorumuna göre yeniden ele alınması gerekir. Mesela günümüzde teknik ve teknolojinin de gelişmesiyle birlikte yeni yeni muamele çeşitleri ortaya çıkmış, ticarî işlemlerde değişiklikler olmuş, farklı milletlerden ve dinlerden insanlarla uluslararası ortaklıklar kurulmaya başlanmıştır. Bütün bunlar da fıkıh alanında birçok yeni durum ortaya çıkarmıştır. Bunlar gibi vuzuha kavuşturulması gereken pek çok mesele vardır.

Maalesef soruda da ifade edildiği gibi asırlardan beridir fıkıh alanında bir durağanlık yaşanmaktadır. Dini yeterince önemsemediğimizden, bir yere kadar getirilen fıkıh mirasımızı koruyamamış, geliştirememiş ve devam ettirememişiz. Bu açıdan onun, işin uzmanları tarafından mutlaka inkişaf ettirilmesi gerekmektedir. Yapılması gereken iş, ulemanın bıraktıkları açık uçlardan hareket ederek zamanımızda oluşan boşlukları doldurmaya çalışmaktır. Günümüzde farklı şahıs ve kurumlar tarafından bu alanda yapılan çalışmaları takdir etmekle beraber, bunların yeterli olmadığını ve daha ileriye taşınması gerektiğini ifade etmek gerekir.

Aslında bu ihtiyacın farkına varan bazı kişiler daha önce de konuyla ilgili bir kısım takdire şayan çalışmalar yapmışlardır. Meselâ Fetava-i Hindiyye, Hanefî mezhebindeki muhtelif görüşleri bir araya toplama, bunları sistematik bir yapıya kavuşturma ve müftâ bih görüşleri öne çıkarma maksadıyla telif edilmiş enfes bir eserdir. Aynı şekilde Türkçe’de, Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuk-u İslâmiye ve Istılahât-ı Fıkhiye Kamusu” adında sekiz ciltlik güzel bir çalışma yapmıştır. Bu konuda farklı şahıs ve kurumlar tarafından çıkarılan çalışmaları da takdir etmek lazım. Mecelle ve onun sistemi esas alınarak telif edilen eserler de bu alanda yapılacak çalışmalar için fikir verici olacaktır. Bunlardan da istifade edilerek günümüzde mesele daha ileriye götürülmelidir.

Mezheplerin Önemi

İhtiyaca binaen farklı mezheplerin içtihatlarından faydalanma veya bunlardan hareketle yeni görüşler ortaya koyma her zaman mümkün olsa da mezhepleri silip geçme, sürekli ruhsatların peşinde koşma ve telfik’e yönelme, yani belli bir usul gözetmeden farklı mezheplere ait görüşleri işine geldiği gibi birleştirme doğru değildir. Zahidü’l-Kevserî, “Mezhep tanımama, dinsizliğe götüren bir köprüdür.” demek suretiyle bu tehlikeye dikkat çekmiştir.

Maalesef fıkıh alanında mümaresesi olan ehl-i ilimden birçok kişi bile ortaya koyacağı görüşlerde mezhep sistematiğini göz önünde bulundurmamış ve hatta yer yer bütünüyle mezhep düşüncesinin dışına çıkmışlardır. Onların mezhepleri küçük görmeleri ve mezhep görüşlerini kaldırıp bir kenara atmaları kabul edilebilir bir tavır değildir. Zira selef uleması, Asr-ı Saadet’e bize göre çok çok yakın bir dönemde yaşamış, o mübarek kaynağı daha iyi ve yakından idrak etmiş, bunun neticesinde öyle derin konulara dalmış ve nasları öyle didik didik etmişlerdir ki, azıcık insafı olan bir insanın onların bu olağanüstü gayretlerini takdir etmemesi düşünülemez. Kur’ân-ı Kerim de bize, رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ اٰمَنُوا  Rabbimiz, bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalblerimizde hiçbir kin bırakma.” (Haşr sûresi, 59/10) duasını öğretmek suretiyle onları hayırla yâd etmemizi tavsiye etmiştir.

Fıkıhla iştigal eden ulemanın, işine geldiği, aklına estiği gibi hareket ederek herhangi bir usul gözetmeden farklı mezhep görüşlerini almaları ve bir mezhepten diğerine sıçrayıp durmaları insanların kafasını karıştıracak ve hatta dine olan güvenlerini zedeleyecektir. Eğer herkes bu konuda şahsî inisiyatifiyle hareket edecek, hep kolaylıklar arkasında koşacak ve bir ondan bir diğerinden alarak fetva verecek olursa, din-i Mübin-i İslâm yamalı bohça hâline gelecektir.

Üstelik böyle bir hareket tarzı, ibadet ü taat konusunda kaçamak hareket etme duygusunu öne çıkaracak ve bu sefer Müslümanlar bir Şafiî mezhebinden bir Hanefî mezhebinden bir başka mezhepten almak suretiyle işine geleni yapmaya başlayacaktır. Bu da Sanskritçe gibi bir din ortaya çıkaracak, dinde laubaliliğe yol açacak ve din-i Mübin-i İslâm’ın ruhunu örseleyecektir.

Kolaylaştırma dinde önemli bir prensiptir. Fakat bunun da Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun olarak yapılması gerekir. Ayrıca özellikle ibadetlerde, helâl ve haramlarda ihtiyatı esas almanın, ihtilaflı alanların dışına çıkmanın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın esas olduğu da unutulmamalıdır. Bediüzzaman Hazretleri de hususiyle kendini din-i mübin-i İslâm’ı ilâ etmeye adamış insanlara azimet ufkunu göstermiştir.

Evet, hayatın tıkanan noktalarını açma, zorluk ve meşakkatleri izale etme adına farklı içtihatlar içinden duruma uygun görüşleri tercih etme her zaman için söz konusu olabilir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” hadisi de bir açıdan bunu gerektirir. Fakat bunun yanında heva ve heveslerinin güdümünde yaşamaya alışmış insanlara sürekli ruhsatları göstermenin onları daha da laubalileştireceği bir gerçektir. İçtihat ve fetvalarda bu dengenin çok iyi gözetilmesine ihtiyaç var.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki, din hakkında konuşan, yazan, fikir beyan eden insanlar mümkün mertebe yeni ihtilaf kapıları açmamaya, toplumda çatışma ve kutuplaşmaları körüklememeye çok dikkat etmelidirler. Bunun için de bir zaruret bulunmadıkça bugüne kadar ulemanın üzerinde icma ettikleri meselelerin dışına çıkmamalı, marjinal yaklaşımlar ortaya koymak suretiyle maşeri vicdanın kabul etmeyeceği bir tavır almamalıdırlar.

HÂBİL İLE KABİL BİZE NE DİYOR?

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hazreti Âdem’in oğulları Hâbil ile Kabil arasında geçen olayda mü’minlere verilmek istenen mesajlar nelerdir?

Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce genel bir prensibe temas etmek istiyorum. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan her bir olayın mutlaka bizi alakadar eden bir yönü vardır. Günümüze bakan yanlarını bulmak ve onlardan dersler çıkarmaktır. Kur’ân, geçmişte yaşanan vakalardan, sadece tarihî bilgi vermek için bahsetmez; onlar üzerinden bazı hakikatleri anlatır. Âyetlere sathi bir nazarla bakıldığında bu hakikatler hemen anlaşılmayabilir, bizimle münasebeti tam görülemeyebilir. Fakat Kur’ân tekrar ber tekrar okunur, her bir âyete “Kur’ân burada mutlaka bana bir şey diyordur” mantığıyla yaklaşılır ve meseleler konu bütünlüğü içerisinde derince ele alınırsa, işte o zaman ondan hakkıyla istifade etmek mümkün olur. Bu açıdan bir Müslümanın her bir âyeti kendine hitap ediyor gibi okuması, o âyetin kendisiyle münasebeti üzerine kafa yorması gerekir. İşte Hz. Âdem’in oğullarının kıssasına da bu gözle bakmalı ve kendi hesabımıza ondan bir şeyler çıkarmalıyız.

Bilindiği üzere Hâbil ile Kabil arasında bir anlaşmazlık çıkıyor. Kabil, Allah’ın takdirine razı olmuyor. Bunun üzerine kimin haklı kimin haksız olduğunu test etme adına, Cenâb-ı Hakk’ın o dönem insanına özel bir muamelesi olan bir uygulamaya başvuruyorlar. Buna göre gökten inen bir ateş haklı olan kimsenin kurbanını alıyor, diğerininkine ise dokunmuyor. Böylece kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkıyor. Bu meyanda Hâbil ile Kabil, Allah’a birer kurban takdim ediyorlar. Ve gökten inen ateş, Hâbil’in kurbanını alıyor. Fakat hırs ve haset Kabil’in gözünü öyle bürümüş ki, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından haksızlığı tescil edilmesine rağmen neticeyi kabullenmiyor. Arkasından da Kur’an’da anlatılan günahı işliyor, kardeşini katlediyor. Sonrasında bir karganın talimiyle onun cesedini toprağa gömüyor.

Peygamber hanesinde büyümüş bir insanın, Allah’ın kendisi hakkındaki takdirine razı olmaması, semavî hükmü kabul etmemesi, taammüden cinayet işlemesi, arkasından suç delilini ortadan kaldırması öyle katmerli birer cinayettir ki, bütün bu günahlar adım adım onu karanlık bir âlemden içeri sokmuş, belli bir noktadan sonra da küfre düşürmüş olabilir. Zira Kur’ân’ın ifadelerinden onun ebediyen kaybettiği anlaşılıyor.

Kur’ân-ı Kerim, “Onlara Âdem’in oğulları kıssasının hakikatini anlat.” buyurarak, Hâbil ile Kabil arasında geçen bu olayı nakleder. (Mâide sûresi, 5/27-31) Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha onların isimlerini vermez. Bu isimler Eski Ahit’ten alınmıştır. Buna göre iyi olan evlâdın ismi Hâbil, şeytanın ruhuna girdiği diğer evladın ismi de Kabil’dir. İsimleri her ne olursa olsun, bunların ikisi de sağanak sağanak vahyin yağdığı bir evde neş’et etmiş, peygamber terbiyesiyle büyümüşlerdi. Bu sebeple muhtemelen Hâbil gibi Kabil de iman etmişti. Fakat Kur’ân’ın beyanına göre o, şeytana uymuş ve kardeşini öldürmüştür. Kabil, Ademoğulları arasında ilk cinayet işleyen, dolayısıyla da bu kötü yolu ilk açan kimsedir. Bu yönüyle de günahı katmerlidir ve bu günah onu küfre götürmüş olabilir. Zira Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Günaha doğru atılmış her bir adım, aynı zamanda küfre doğru atılmış bir adımdır.

Kabil’in kaybetmesine sebebiyet veren günah, haset ve çekememezliktir. Cenâb-ı Hakk’ın, takdîren kardeşinin nasibine verdiği şeyi kıskanması, ilâhî takdiri kabullenmemesidir. Kur’ân’ın farklı ayetlerinde açıkça beyan ettiği üzere, Allah herkesi farklı yaratmış, herkese farklı ihsanlarda bulunmuş, herkesi farklı istidat ve kabiliyetlerle donatmış, bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır. Kur’ân, peygamberlerin bile kiminin kimine üstün kılındığını beyan eder. (İsrâ sûresi, 17/55) İnsan belirli bir alanda ileriye gitmiş olsa da başka bir alanda diğerlerinden geride kalabilir. Bir hususta başkalarına râcih olan kimse, başka bir hususta mercûh olabilir. Cenâb-ı Hak, bilemediğimiz bir kısım sebep ve hikmetlere binaen kimilerine fazla ihsanda bulunmuş, onları hikmetle donatmış, onların ufuklarını açmış olabilir. Onlar da Cenâb-ı Hakk’ın bu mevhibelerini tam yerli yerinde kullanarak büyüklüklerine büyüklük katmış olabilirler. Allah insanlara başka başka ihsanlarda bulunabilir, birine vermediği nimeti bir diğerine verebilir.

Bunlar birer imtihandır. Bir hususta daha fazla nimete sahip olanın imtihanı, sorumluluğu daha fazladır. Bu sorumluluğunun gereğini yerine getirdiği zaman imtihanı kazanmış olur. Diğerinin sorumluluğu da kendi payına düşen nimet ölçüsündedir. Mü’mine düşen vazife, Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu tasarruflarını saygıyla karşılamak, elindekilere kanaat etmek ve taksimatta kendi payına düşen sorumluluğun gereklerini ifa etmektir.

Ne var ki pek çok insan, kendinden üstün olanları kolay kolay hazmedemez. “Onda olacağına bende olsaydı” der. Bu yüzden de hiç farkına varmadan kalbini öldürür, iyiliklerini tüketir, günah yüklerini sırtlanır. Zira haset ve kıskançlığın hem kalbi öldürme hem de yapılan iyilikleri bitirme gibi bir özelliği vardır. Hatta içindeki çekememezlik ve haset ateşini söndürmeye çalışmadığı, bu hislerini gemlemediği takdirde bunları fiiliyata döker ve günah işlemeye yönelir. Bunlar da onu perişan duruma düşürür, bitirir. Tıpkı Kabil’i bitirdiği gibi. Öyleyse insana düşen, Allah’ın takdirine rıza göstermek, içindeki haset ve kıskançlık duygusunu akıl ve iradesiyle tadil etmektir.

Habilce Duruş

Bahsi geçen kıssada dikkat çeken hususlardan bir diğeri de Kabil’in öldürme teşebbüsü karşısında Hâbil’in takındığı tavırdır. Kur’ân onun bu tavrını şu sözlerle anlatır: “Yemin ederim ki sen beni öldürmek için el kaldırsan da ben seni öldürmek için el kaldırmayacağım. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” Hâbil’in bu sözleri, bizlere, mümkün olduğu sürece mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesinde bulunmamayı, yani saldırganlığa karşı saldırganlıkla karşılık vermemeyi öğüt veriyor.

Bu demek değildir ki yeri geldiğinde meşru müdafaa hakkını kullanmayalım. Bilakis insan, dinini, nefsini, ırzını, malını korumakla mükelleftir. Meşru müdafaa adına yapılan fiiller günah ve suç sayılmaz. Hatta insan, korunması gereken bu temel değerleri korurken ölürse şehit sayılır.

Bütün bunlarla birlikte, korumamız gereken şeyleri korumada zaafa düşmeden, elden geldiğince olumsuzluklara nazar-ı müsamaha ile bakabilmek, -her zamanki tabirle söyleyecek olursak- dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz kalabilmek; insanî münasebetleri geliştirebilme ve toplumsal ve evrensel barışı tesis edebilme açısından çok önemlidir.  Birileri bize diş gösterse de “Ne yapalım, Allah bize ısırmak için diş vermemiş ki ısıralım, parçalamak için pençe vermemiş ki parçalayalım” diyerek herkese, hususiyle de ehl-i imana karşı hep yumuşak davranmayı tercih edebilmek, bir civanmertliğin ifadesidir ve bizim değişmez karakterimiz olmalıdır.

Günümüzde çok küçük meseleler bile siyasi mülahazalarla veya daha farklı hesaplarla büyütülüyor. İnsanlar itibar elde etme, belli yerlere gelme, kredi toplama gibi maksatlarla olmayacak meseleleri abartarak, şişirerek çok hayatî gibi gösteriyor ve onların etrafında kavgalar koparıyor. Bu sebeple mülayemet yolunun seçilmesi, kötülüklere kötülükle mukabelede bulunulmaması, toplumda sulh ve barışın tesis edilmesi adına çok önemlidir. Keşke Kur’ân’ın bu dersinden siyasiler de bir şeyler anlasa ve üsluplarını bir kere daha gözden geçirselerdi! Keşke Kur’ânî ahlâk açısından yol ve yöntemlerini kontrol etseler ve bazı tavır ve davranışlarını filtreleyebilselerdi! Keşke bu kadar fevrî davranmasalar, ihtilafları körüklemeseler, barış köprülerini yıkmasalardı!

Sevgide ve Öfkede Denge

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), insanın, sevdiğini ölçülü sevmesini, kızdığına da ölçülü kızmasını tavsiye buyurur. Çünkü sevilen kişi bir gün düşman hâline gelebilir; kızılan kimse de bir gün dost olabilir. (Bkz. Tirmizî, birr 60)
İşte o gün siz de geçmişte yaptıklarınızdan ötürü çok ciddi pişmanlık yaşayabilirsiniz. Bu yüzden sevgide de düşmanlıkta da aşırı gitmemeli insan.

Eğer birilerini göklere çıkarırsanız, bıraktığınız zaman yere düşer ve parçalanırlar. Aynı şekilde birilerine öfkelendiğinizde, öfkenizi frenlemesini bilmelisiniz. Zira bugün düşman gördüğünüz insanlar yarın dostunuz olabilir. Ve siz de geçmişte yaptıklarınızdan ötürü çok utanabilirsiniz, pişmanlık içinde kıvranabilirsiniz. Bu sebeple sadece bugüne göre hareket etmemeliyiz. Birbirimize karşı üslubumuzu, muamelelerimizi çok dengeli ve ölçülü götürmeliyiz. Bugünün yarını var demeliyiz.

Hiçbirimiz yarınların bize ne getireceğini bilemiyoruz. Belki de bugün kızdığımız insanlarla yarın müşterek bazı şeyler yapmak durumunda kalacağız. Belki bugün kavgalı olduklarımızla yarın aynı cephede omuz omuza, diz dize gelecek ve kafalarımızı, gücümüzü birleştirmeden önümüze çıkan zorlukları aşamayacağımız kritik bir anda, ortak bir düşmana karşı birlikte mücadele vereceğiz.

İnsan, bütün bunların hepsini hesap ederek adım atmalı, yarın “keşke”lerle hayıflanacağı işler yapmamalı. Efendimiz’in sözüne kulak verip her işinde dengeli olmalı. İşte bir fazilet timsali olarak nazarımıza arz edilen Hâbil’in yaptığı budur. Keşke fikirleriyle, yazılarıyla başkalarına yön veren insanlar, yürüdükleri yolun yarınlarını hesaba katarak daha temkinli davransalar!

***

Not: Bu yazı, 6 Şubat 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

BİZE YAPILANLAR VE YAPMAMIZ GEREKENLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Günümüzde yaşanan mezalim karşısında çoklarımız itibariyle aynı duyguları yaşıyor, aynı düşüncelerle oturup kalkıyoruz. Uykularımız kaçıyor, elem ve ızdırapla inliyoruz. Fakat şuna inancımız tam ki, maruz kaldığımız bela ve musibetleri sabır ve rıza ile karşılayabildiğimiz takdirde, bu dünyada çektiğimiz bütün sıkıntı ve zorluklar ahirette bizim için önemli birer kazanç vesilesi olacaktır. Mezâlimi işleyenler açısından -İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle- mühlikât (insanı helâke sürükleyen şeyler) sayılan kötülükler, mazlum taraf adına münciyât (insanın kurtuluşuna vesile şeyler) olacaktır.

Tarih boyu çekenler ve çektirenler hiç eksik olmamıştır. Çektirenler, burada ya da ötede mutlaka kaybetmeye mahkûm, çekenler ise eğer yürüdükleri yol doğruysa, eninde sonunda muhakkak kazanan taraf olacaklardır. Hadiselerin sıcaklığı içinde ya da dünya hayatının zahirî hükümlerine göre nasıl görünürse görünsün, her zaman için zalim kaybeden taraftır. Öte yandan ve özellikle de yüksek idealler uğrunda mücadele veren, hak ve hakikat adına dimdik duran ve bundan ötürü türlü türlü eziyet ve işkencelere maruz kalan kimselerin yaşadığı mazlûmiyet, mağduriyet ve mahkûmiyetler, onlar adına birer kazanç vesilesidir.

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarına baktığımızda, her devirde hemen hemen aynı hâdiselerin tekrar ettiğini görürüz. Âdet-i ilâhiye öteden beri hep böyle olagelmiştir. Allah’ın en seçkin kulları peygamberler, türlü hakaret ve eziyetlere maruz kalmışlardır. -Yüz bin defa hâşâ- onlara bazen “sefih”, bazen “kâhin”, bazen “sihirbaz” denmiştir. Kimi vatanından sürülmüş, kimi taşlanmış, kimi ateşe atılmış, kimi testereyle ikiye biçilmiştir. Zamana, şartlara ve konjonktüre göre senaryolar ve figüranlar değişse de yapılan kötülükler ve kötülüğün felsefesi hiç değişmemiştir.

Sadece peygamberler değil, onların sadık temsilcileri de aynı akıbete maruz kalmışlardır. Kur’ân’da anlatılan Ashab-ı Uhdûd’u düşünebilirsiniz. Uhdûd, hendek demektir. Dinlerinden dönmeleri istenen Ashab-ı Uhdûd, buna karşı çıkıp direndikleri için içi ateş dolu hendeklere atılmış ve bundan dolayı onlara böyle denmiştir. Sahabe-i kirama en can yakıcı, yürek dağlayıcı zulümler yapılmıştır. Değişen bir şey yoktur. Sadece farklı dönemlere göre zulmün keyfiyeti değişmiştir. Zalim hep zalimliğini yapmış, mazluma da çekmek düşmüştür. Kim bilir geleceğin tiranları Allah yolunda dimdik duran ve nam-ı celil-i ilâhînin bir bayrak halinde şehbal açması istikametinde her türlü zorluğu göğüsleyen adanmışlara daha neleri reva görecekler!

Kur’ân’da, özellikle şu iki âyette, iman edenlerin yaşamaları muhtemel türlü imtihanlara dikkat çekilmiştir:

أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ “İnsanlar zannediyorlar mı ki, “iman ettik” demeleriyle yetinilecek ve imtihana tâbi tutulmayacaklar. Hiç şüpheleri olmasın, Biz onlardan öncekileri imtihanlara tâbi tuttuğumuz (gibi onları da sınayacağız) da Allah, iman iddiasında sadık olanlarla, sözü haline uymayanları birbirinden muhakkak ayıracaktır.” (Ankebût sûresi, 29/2-3)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, peygamber ile yanındaki mü’minler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara sûresi, 2/214)

İmtihanlar Karşısında Duruşumuz

Âyetlerin açık manasına göre Allah, mü’minleri ağır imtihanlara tâbi tutmak suretiyle elmas ve kömürü birbirinden ayırıyor. Kimin zayıf karakterli, kimin güçlü olduğunu.. kimin Allah’la irtibatının sımsıkı olduğunu, kimin de işe kenarından köşesinden sahip çıktığını ortaya çıkarıyor. Her devirde böyle bir ayrışma olmuştur. Dökülenler dökülmüş, elenenler elenmiştir. Ama bazıları da dimdik durmuş, insan olmanın da mü’min olmanın da hakkını vermiştir. Eğer yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna inanmışsanız, yapmanız gereken budur.

İmtihanlar, çileler aynı zamanda insanı kuvvetlendirir, mahiyetine dercedilen kuvvelerin, istidatların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Rahatlık durumunda insan bir türlü ve tekdüze düşünüyorsa, zorluk zamanında o zorlukları aşmak için alternatif yollar araştırmaya, bunun için kendini zorlamaya, beynini zonklatmaya mecburdur. Bu da onda meknûz istidatların, mahiyetine yerleştirilmiş potansiyelin inkişaf etmesine, kabiliyetlerinin gelişmesine fırsatlar sunar. Hep söylediğimiz gibi, dertli insan, çoğu zaman dâhilerin aklının köşesinden geçmeyen orijinal fikirler bulur. Zira o, oturup kalkarken, yerken içerken, her halinde ve her zaman, içinde bulunduğu sıkıntılardan nasıl kurtulacağını, mevcut durumu nasıl değiştirip dönüştüreceğini düşünür, zihni bir lahza bu düşüncelerden hâlî kalmaz. Neticede de Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Yani dert, sıkıntı, ızdırap, bir yönüyle insanî potansiyelin inkişaf edip insanın insan-ı kâmil ufkuna ulaşması için çok önemli bir vesiledir.

İmtihanlar, Allah yolunda yürüyenler için değişmez bir realite olduğuna göre, yaşanan can sıkıcı hâdiseler karşısında bize düşen, dağınıklığa düşmemek, yapılan hakaretlere aldırmamak, zulüm ve baskılardan yılmamak ve her şeye rağmen doğru bilinen yolda yürümeye devam etmektir. Eğer bunlara takılıp kalır ve sürekli bunlarla meşgul olursanız enerjinizi boş yere tüketir, güç ve kuvvetinizi dağıtırsınız da asıl mükellefiyetlerinizi yerine getirecek enerjiniz kalmaz; vazife ve sorumluluklarınızı ihmal etmiş olursunuz. Bizler, aciz varlıklarız; gücümüz sınırlı. Aynı anda iki işi bile düzgün yapamayız. Bu sebeple, sahip olduğumuz potansiyeli en önemli işlere tahsis etmeli, onlar üzerinde yoğunlaşmalıyız. Mevcut şartlarda gaye-i hayalimiz ve yüce mefkûremiz için ne yapabileceğimizi düşünmeli, buna göre sağlam plan ve stratejiler üretmeli ve o istikamette yürümeliyiz.

Bu demek değildir ki yapılan zulümleri görmezden gelelim ve bunlar karşısında hiçbir şey yapmayalım. Bilâkis hukukun bize tanıdığı hakları sonuna kadar kullanır; haklarımızı müdafaa adına ne yapılması gerekiyorsa yaparız. Her alanda çalışan insanlar, kendi alanlarıyla ilgili ortaya konması gerekli performansı ortaya koyarlar. Fakat bunun ötesinde herkesin gerekli gereksiz her meseleyle ilgilenmesi, -bağışlayın- her havlayana bir taş atma gibi şeyler bizi dağınıklığa düşürür. Nöronlarımız bu kadar yükü taşıyamaz. Netice itibarıyla, yapacağımız güzel işlerde de üst üste fiyaskolar yaşarız.

Ne zaman ne yapılması gerektiğini tayin edebilmek çok önemlidir. Mü’min, akıllı insandır. Attığı her adımın nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap eder. Boş ve gereksiz şeylerle meşgul olmayı zaman israfı sayar. Aleyhine dönecek, zararı faydasından çok olacak işler yapmaz. Ağzından çıkan her sözle, yaptığı her hareketle, sahip olduğu yüce mefkûresine hizmet etmeye çalışır. Allah yolunda yaptığı hiçbir hizmeti küçük görmez. “Bununla ne olacak ki!” demez. Çünkü o bilir ki sonuçları yaratan ve amelleri semeredâr kılan Allah’tır. Allah diledikten sonra birleri bin yapar, damlaları deryaya dönüştürür.

Yola Devam

Bizim en önemli vasfımız ve en önemli dinamiğimiz, adanmışlık mülahazasıdır; yani yaşatma mülahazasıyla, yaşama duygusunu görmezlikten gelmedir. Biz yaşatmak için yaşarız. Başkalarına maddî-manevî el uzatmayı aslî vazifemiz biliriz. Bir taraftan, geçmişten tevarüs ettiğimiz değerler manzumesini muhtaç sinelere duyurmayı, diğer yandan da dünyanın değişik yerlerindeki perişan duruma düşmüş, ihmal edilmiş veya mağduriyet yaşayan insanların imdatlarına koşmayı en mühim vazife biliyoruz. Cehaletle, iftirakla ve fakirlikle dünya çapında mücadele etmenin önemine inanıyoruz. İnsanlık çapında yaşanan çatışma ve kavgaların önüne geçebilme adına barış adacıkları inşa etmeye, dalgakıranlar oluşturmaya çalışıyoruz. İnsanlığın her zamankinden daha çok diyaloğa, barışa, sevgiye muhtaç olduğunu düşünüyor ve bunu gerçekleştirebilme adına farklı vesileler arıyoruz. Bütün bunları hem dinimizin bir emri görüyor hem de insaniyetin bir gereği addediyoruz. Eğer yürüdüğümüz bu yolun doğruluğundan şüphemiz yoksa ne zulümler ne baskılar ne de işkenceler karşısında zerre kadar kendimizi salmamalı, gevşememeli, istikametimizi bozmamalı, inhiraf yaşamamalı, duruşumuzu değiştirmemeli ve ne pahasına olursa olsun yolumuza devam etmeliyiz.

Siz doğru bildiğiniz yolda yürürken birileri yolunuzu kesebilir, önünüze engeller çıkarabilir. Çağlayan ırmaklar gibi mutlaka bu engelleri aşmasını, kendinize yeni yollar bulmayı bilmelisiniz. Irmakların önünü ne taşlar ne kayalar ne de başka engeller kesebilir. Onlar, önlerine çıkan engellerin kiminin üstünden, kiminin altından, kiminin kenarından geçer, bazen o engeli de önüne katar götürür, olmadı kendine yeni yollar bulur ve bir şekilde denizlere kavuşurlar. Siz de önünüze çıkan engellerin sağından solundan, üstünden altından kendinize bir geçit bulmalı ve yolunuza devam etmelisiniz. Eğer yollar bütün bütün yürünmez hâle gelecek olursa, kendinizi rölantiye alır, olduğunuz yerde hareket eder ve Cenâb-ı Hakk’ın sizin için takdir ettiği inayetini beklemeye koyulursunuz. Ama hiçbir şekilde paniklemez, korkuya kapılmaz, vazgeçmez ve gerisin geriye dönmezsiniz.

Eğer bu metafizik geriliminizi koruyabilirseniz, hiçbir fesat şebekesi ve nifak düşüncesinin sizin önünüzü almaya asla gücü yetmeyecektir. Zira şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları engellemeye hiç kimsenin gücü yetmemiştir. Hz. Musa’yı engellemek isteyenlerin hakkından Kızıldeniz gelmiştir. Hz. Nuh’u engellemek isteyenler tufanda boğulmuştur. Hz. Âdem’den bu yana bu tür hâdiseler hep olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Allah, kendi yolunda yürüyenleri, yürüdükleri yolda sebat edenleri hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır.

Tiranların Acı Akıbeti

Öteden beri toplumlara hâkim olan tiranların yapıp ettikleri şeyler birbirleriyle benzerlik arz etmektedir. Evrensel insanî değerlere ve adalet düşüncesine uygun olup olmadığına bakmaksızın keyiflerince çıkardıkları kanunlarla, muhalif ve düşman ilân ettikleri kesimleri en ağır insan hakları ihlâllerine maruz bırakmışlardır. Kendilerine yüce ve kudsî payeler biçen bu sefil ruhlar, halkı esir etmek ve herkesi vesayet altına almak için her yolu denemişlerdir. Kendileri gibi düşünmeyenlerin boyunlarına tasma takmak, ayaklarına zincir vurmak ve onların seslerini kısmak için ne kötülükler ne kötülükler irtikâp etmişlerdir. Fakat neticede yapıp ettikleri şeyler kendi ayaklarına dolanmış ve inkisar üstüne inkisar yaşamışlardır.

Tarihte yaşamış tiranların sonlarına baktığımızda hepsinin nasıl acınacak hâle düştüklerini, kurdukları saltanatın nasıl başlarına yıkıldığını ibretle görürüz. Gücü ele geçirdiklerinde yapmadık zulüm bırakmamışlardır. Fakat gün gelmiş, uydurdukları yalan ve iftiralar, yaptıkları zulümler birer seylap gibi onları da önüne katıp sürükleyip götürmüştür. Hayatları boyunca izzet ve alkış peşinde koşsalar da zillet ve rezalet içinde ölüp gitmişlerdir. Ne kurdukları refah ve saadet sarayları onları kurtarabilmiştir ne güvendikleri adamları ne de kurdukları saltanatları. Çağın firavunlarının, nemrutlarının maruz kalacağı akıbet de bundan farklı olmayacaktır. Çünkü Allah, imhâl eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Küfür devam etse de zulüm asla devam etmez.

Bugün mübarek yurdumuzun üzerine bir karabasan gibi çökmüş bulunan zalimlerin akıbetinin de başka türlü olmayacağına sizi temin ederim. Dilerim, ittihatçıların koskocaman bir Devlet-i âliyeyi hislerine mağlup olarak bir maceraya kurban ettikleri gibi, bunlar da şurada burada savaşa girmek veya millet fertlerini birbirine kırdırmak suretiyle ülkeye birinci cihan harbi gibi bir felâket yaşatmasınlar. İttihatçılar, bir zamanlar dünyanın dümeninde oturmuş ve son haliyle bile devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olan bir koca devleti bitirdiler. Allah’tan dileğimiz o ki, bunlar da zaten problemler sarmalı içinde bulunan ülkemizi ayrı bir maceraya kurban etmesinler. Yoksa bu millet bir daha kolay kolay belini doğrultamaz. Rabb-i Rahîmimiz, bu aklı ermezlere böyle bir fırsat vermesin.

MANEN CANLI KALMANIN YOLU

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmetin ilk günlerindeki safvetin korunabilmesi, metafizik gerilimin devam ettirilebilmesi ve yeni dava adamlarının yetişmesi için gerekli olan şeyler nelerdir?

Cevap: Öncelikle, soruda da işaret edilen bir hakikatin altını çizmek istiyorum. Gerçekten hizmetin ilk yıllarında insanlar çok samimi ve fedakâr idiler. Allah rızasından başka hiçbir beklentileri yoktu. Hizmet gönüllüleri arasında müthiş bir vifak ve ittifak vardı. Daha çok okuyor, daha çok düşünüyor, daha çok müzakere ediyorlardı. Okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye karşı çok ilgililerdi. Bu itibarla günümüze nispeten ilim-irfan açısından daha derindiler. Mesela Risale-i Nurları aşkla iştiyakla okur, onlardaki hakikatleri anlamaya çalışırlardı. Risalelerde ele alınan mevzulara öyle vâkıf idiler ki, nerede hangi konu nasıl ele alınıyor çok iyi bilir, gerektiğinde kıyaslamalar yapar, şerh ve haşiyeler düşerlerdi.

Ben eskiden kitap okunmadan, dua edilmeden kalkılan bir meclis hatırlamıyorum. Bazen Kur’ân âyetlerini mütalaa ediyor, bazen Efendimiz’in hadis-i şeriflerini anlamaya çalışıyor, bazen Risale-i Nurlardaki iman hakikatlerine yoğunlaşıyorduk. İlmî ve dinî meseleleri öğrenme, anlama ve başkalarına da anlatma noktasında ciddi bir ceht ve gayret söz konusuydu. İnsanlar, okuyup öğrendikleriyle önce kendi boşluklarını doldurmaya, sonrasında da onları muhtaç sinelere ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bütün bunlar da onları manevî ve itikadî açıdan besliyor, canlı ve diri tutuyordu. İnsanlarda ayrı bir heyecan vardı. Yapılan hizmetlerde de bütün bunların bereketini görüyorduk.

Maalesef daha sonraki yıllarda bu okuma heyecanını kaybettik, dolayısıyla da beslenme kaynaklarımızdan uzak düştük. Okumayan, öğrenmeyen insanların kıvamını koruyabilmesi, hizmet aşk ve şevkini devam ettirebilmesi çok zordur. Bazıları hâlâ ilim aşkını, okuma heyecanını korusa da bunların sayısı artmadı. Halbuki dairenin genişlemesiyle birlikte bunların sayılarının da artması gerekirdi. Fakat maalesef böyle olmadı. Keyfiyet, kemmiyet ölçüsünde gelişmedi.

Bunun önemli bir sebebi, zamanla insanlarda ülfet ve ünsiyetin hâsıl olmasıdır. Hizmetin ilk yıllarında insanlar okudukları eserlerden müthiş bir lezzet alıyorlardı. Her şey onlara yeni, taze, orijinal geliyordu.

İnsanları, zamanla oluşacak ülfet ve ünsiyetten kurtarmak için yeni bir okuma şekli geliştirmeye, meseleleri daha derin ve engince ele almaya ihtiyaç vardı. Fakat ne yazık ki ilmî ve dinî hakikatleri insanlara sunanlar bunu yapamadı, ele aldıkları mevzulara yeni açılımlar getiremediler. Kıdemle birlikte ülfet de ortaya çıktı. Halkın teveccühüne aldandılar. Nasıl olsa halk, anlatılan her şeyi dinliyor diye onlar da aynı şeyleri tekrar etmeye devam ettiler. Bu yüzden zamanla en orijinal hakikatler bile insanların gözünde cazibesini kaybetmeye başladı.

Oluşan bu ülfeti izale etmenin, kaybedilen aşk u heyecanı yeniden elde etmenin yolu, daire içinde bir kere daha okuma seferberliği başlatmak, insanımızı yeniden ilme, irfana, araştırmaya, öğrenmeye çekmektir. Bunun için de yeni okuma tarzları geliştirmeli, yeni formatlar bulmalıyız. Farklı eserleri ve fikirleri birlikte müzakere etmeli, bunlar arasında mukayeseler yapmalı, yeni sonuçlara ulaşmaya, yeni ufuklar yakalamaya çalışmalıyız. İnsanların ilgi ve merakını yeniden imanî hakikatlere, onları anlatan eserlere çekmeli, onlardaki orijinal fikirlerin farkına varmalarının yolunu açmalıyız. Ne yapıp etmeli, okuma mevzuunda insanları bir kere daha harekete geçirmeli, onların heyecanlarını tetiklemeliyiz. Eğer bunu başaramazsak, ülfetten sıyrılamaz, metafizik gerilimimizi muhafaza edemeyiz.

Sâbıkûn-u Evvelûn

İster peygamberlerin, isterse onların yolundan giden büyüklerin rahle-i tedrisine oturan ilk insanlar (sâbıkun-u evvelûn) her zaman çok farklı olmuşlardır. Onlar, rahle-i tedrisine oturdukları zatı kâmet ü kıymetiyle tanıyıp o insibağı yaşadıklarından dolayı farklı bir ufkun insanı olmuşlardır. Hz. Bediüzzaman’ın çevresinde hâlelenmiş insanlara bu gözle bakabilirsiniz. Risaleleri çok iyi okumuş, Üstad’ı çok iyi anlamışlardır. Sordukları sorularla ondan hakkıyla istifade etmesini bilmişlerdir. Risaleleri çok cazip, çok orijinal bulmuşlar, bu feyz menbaına karşı gönüllerini bütün fakülteleriyle açmışlar, istidatları nispetinde ondan alabildiklerini almışlardır. Belki de talebelerinin Bediüzzaman’a tam bir teveccühle yönelmeleri ve hasr-ı himmet etmeleri onun da ilhamlarının önünü açmış ve ona yepyeni şeyler söyletmiştir.

Evet, herkesin böyle bir kıvam sergilemesi çok zordur. Bunun için çok iyi bir ameliyat-ı fikriye geçirmek; yani meseleleri yeniden ele almak, yeniden okumak, yeniden düşünmek, yeniden tahlil ve analiz etmek gerekir. Bunun nasıl bir usulle yapılacağı üzerinde ayrıca kafa yorulabilir ve bu konuda farklı yol ve yöntemler bulunabilir. Nasıl bir yöntem takip edilirse edilsin hedeflenen şey, ele alınan mevzuları nüanslarıyla kavrayabilmek, engince duyabilmek, ima ve göndermeleri anlayabilmek ve onların derinliklerine dalabilmektir. Bunu yapabildiğimiz takdirde en iyi bildiğimiz mevzuları bile tüm yönleriyle anlamadığımızı görecek ve keşfettiğimiz yeni manalar karşısında ayrı bir zevk ve heyecan duyacağız. Netice itibarıyla ülfetin boğucu, ezici ve öldürücü atmosferinden kurtulacak, okuduğumuz eserlere farklı bir bakış açısıyla bakabilecek ve onları yeniden ter ü taze duyabileceğiz.

Her bir mevzuu, o alanda yazılmış başucu eserleriyle birlikte müzakere ve mütalaa etmeli. Bu yolda yeni usuller geliştirmeli ve ısrarla bunların üzerinde durmalıyız. Ben günümüzde ciddi anlamda kitap okunduğu kanaatinde değilim. Dolayısıyla bilmemiz gereken temel meseleler de bilinmiyor. Daha da kötüsü, çoklarında bilme adına merak da yok. Bir mü’min nasıl olur da Allah’tan kendisine indirilmiş olan kitabı merak etmez, dinine ait meseleleri öğrenmeye çalışmaz! Bu durum beni fevkalâde rahatsız ediyor. İman ve Kur’ân’a dair yazılmış eserlerin, üzerinde düşünmeden düz bir şekilde okunup geçilmesi de rahatsız ediyor. Anlamaya çalışmıyor, anlamasak da anlamış gibi davranıyoruz. Maalesef sathi bilgiler, sığ anlayışlar bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, efkârları tatmin etmiyor ve onlarda yeni bir aşk u şevk uyandırmıyor.

Formalitelere Hapsolmama

Okuma aşk u heyecanını kaybetmenin yanında zamanla içine düştüğümüz diğer bir problem de formalitelerle meşguliyetin bizi asıl hedefimizden alıkoymasıdır. İşin başlangıcında makamlar, payeler, rütbeler yoktu. Ne tayin heyetleri vardı ne müfettişler ne de müdürlükler. Herkes eşit kabul ediliyor, aynı kategoride mütalaa ediliyordu. İnsanlarda birbirine karşı derin bir hürmet ve muhabbet hâkimdi. Bir araya gelince bizim için hayat kaynağı olan meseleler müzakere ediliyordu. Ellerine geçen kitapları didik didik ediyor, okudukları her meseleyi derinlemesine bilmek, öğrenmek istiyor, eğer anlamadıkları bir şey olursa onu da bir bilene soruyorlardı. Herkes, kendi meselelerimizi başkalarına arızasız kusursuz ifade edebilecek bir donanıma sahip olmaya çalışıyordu. Bütün himmetler mükemmel insan yetiştirmeye hasrediliyordu. İ’lâ-i kelimetullah davası dışında kalan her şey teferruat sayılıyor ve önemsiz görülüyordu.

Zamanla insanlar bazı makamları tuttular. Kimisi bir kurumun temsilcisi oldu, kimisi bir yerin sorumluluğunu üstlendi, kimisine daha başka vazifeler tevdi edildi, bir kademede tavzif edildi. Zamanla farklı farklı heyetler teşekkül etti, birimler oluştu. Toplantıları toplantılar takip etti. Belki bütün bunlar büyümenin ve müesseseleşmenin kaçınılmaz neticeleriydi. Fakat asıl problem, insanların bu makam ve payelere takılıp kalmaları, bunların tali şeyler olduğunu unutmaları ve asıl hedeflerinden sapmalarıydı. Dahası, yer yer sun’i gündemler icat etmeleri ve bunlarla hem kendilerinin hem de başkalarının vaktini heba etmeleriydi. Önemli vazifeler yaptıkları vehmiyle okumayı, evrad u ezkârı ihmal etmeleriydi.

Esasında idarecilik, müdürlük, genel müdürlük gibi vazifeler, sadece, iman ve Kur’ân hizmetlerinin ahenk ve istikrar içerisinde yürümesi adına başvurulan birer vesileydi; gaye olmamalıydı ve haddinden fazla önem atfedilmemeliydi. Bir insan hangi makam ve konumu tutarsa tutsun, kendisini, bir mektubu bir yere götürmek, bir selamı bir kimseye ulaştırmak için tutulan bir ulak, bir amele gibi görmeliydi. Ona düşen vazife, sistemin düzenli işlemesi adına kendisine biçilen rolü oynayabilmek, konumunun hakkını verebilmekti.

Tekraren söyleyeyim, adanmışlar açısından bu makamların hiçbiri, üzerinde durulacak, gönül bağlanacak şeyler değildir, olmamalıdır. Zira emaneten üstlendiğimiz bütün bu makamlar, muhtaç gönüllere Allah ve Resûlü’nü duyurma adına çıktığımız yolda birer vesileden, vasıtadan başka bir şey değildir.

Eğer temsil ettiğimiz makamları asıl hedef hâline getirirsek, vesileleri gaye yerine koymuş oluruz. Şayet bunları kendimizi ifade etme, bilinme, görünme adına birer fırsata çevirirsek, üzerimize aldığımız emanetleri istismar etmiş oluruz. Hele hele sahip olduğumuz makam ve payeleri şahsi çıkar elde etme adına kullanır ve kendi hesaplarımızın arkasına düşersek bunun adı düpedüz ihanet olur. Gaye-i hayal haline getirdiğimiz şeyler hasıl olduktan, ifasına ömrümüzü harcadığımız vazifeler yapıldıktan, canı-cananı uğrunda feda etmeye hazır halde yollarına düştüğümüz maksudumuza vasıl olduktan, Hakk’ın rızası ufkumuzda tüllendikten sonra biz bilinsek ne olur bilinmesek ne olur! Yerine getirilmesi gereken sorumluluklar yerine getirildikten sonra varsın adımız, namımız bilinmesin. Hatta ucub ve riya marazından azade kalmamız için bilinmemek daha selametlidir.

Yaşanan Dağınıklığın Sebepleri

Bizi beslenme kaynaklarımızdan uzaklaştıran amillerden biri de içtimai hayatın içine girmemiz, farklı meşguliyetlere açılmamız, değişik plan ve projelerin arkasında koşmamız oldu. Birer gereklilik görerek girdiğimiz bu işler zamanla bizi çepeçevre sardı; muhaverelerimizin temel mevzuları arasına girdi, hayal dünyamıza kadar sirayet etti. Böyle olunca, bir araya geldiğimizde belki hizmet diyerek birçok şey konuştuk fakat asıl konuşmamız ve üzerinde yoğunlaşmamız gereken ana meselelerimizi unuttuk. Bu da, okuma-anlama şevkimizi, bunlara muhtaç olduğumuz hissini aldı götürdü. Hatta bazılarımızda “Bunları okusam ne olur okumasam ne olur, anlasam ne olur anlamasam ne olur!” şeklinde tuhaf bir istiğna duygusu belirdi. Bilmedikleri halde kendilerini biliyor zannettiler. Şekiller, kalıplar, formaliteler geldi, mana, muhteva ve özün yerini aldı. İnsanlar, kalbî ve ruhî hayatımızın temel gıdası olan imanî hakikatlerden uzak kaldıkça farklı arıza ve problemler de baş göstermeye başladı.

Farklı sahalardaki açılımların hizmet adına önemli kazanımları olduysa da bunlar aynı zamanda işi farklı bir zemine çekti. Açılımlarla birlikte bir kısım insanlar kendini salmaya başladı. Dünyanın farklı ülkelerinde İslamî centerlar, diyalog merkezleri, kültür lokalleri, eğitim müesseseleri açma; oralarda idareci veya öğretmen olarak çalışma, toplumun farklı kesimleriyle sosyal münasebetler kurma, rical-i devletle görüşme, hoşgörü ve diyalog adına farklı kesimlerden insanlarla el sıkışma ve kucaklaşma gibi şeyler bizi kendi dünyamızdan, kendi düşünce ortamımızdan uzaklaştırdı, aldı bizi başka dünyalara götürdü. Ne yazık ki çoklarımız günümüzde böyle bir dağınıklık yaşıyor.

Hülasa-i kelam, şayet kaybettiğimiz kıvamı yeniden elde etmek, insanların aşk u şevkini yeniden canlandırmak, yeniden derlenip toparlanmak istiyorsak, saff-ı evveli teşkil edenler gibi bir kere daha ilim, araştırma ve hakikat aşkına açılmalı, beslenme kaynaklarımızla tekrar sıkı bir irtibata geçmeli, herkeste bunlara karşı iştiyak hasıl etmeye çalışmalıyız. Bunun için yeni formatlar bulmalı, farklı okuma usulleri geliştirmeli ve ne yapıp edip insanların merakını bizim için menhelü’l-azbi’l-mevrud (tatlı su kaynağı) sayılan eserlere celbetmeliyiz. Kendini i’la-i kelimetullah davasına adamış yeni gönül erlerinin yetişmesi, bu devranın devamı ancak bununla mümkündür.

Evet, arkasında koştuğumuz gaye-i hayalimizin gerçekleşmesi adına bir kısım organizasyonlar kuracak, sistemler geliştireceğiz. Fakat bunlar bizim için tali meselelerdir. Bizim toplanmalarımız, bir araya gelmelerimiz en temelde okumaya/okutmaya, öğrenmeye/öğretmeye, kendimizi ve başkalarını geliştirmeye, dua ve evrad u ezkâr yapmaya matuf olmalıdır. Ondan da gaye rıza-ı ilâhî ve i’lâ-i kelimetullahtır.

***

Not: Bu yazı, 30 Mayıs 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

SAĞLAM DURUŞ VE DÜŞEN MASKELER

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Yaşanan her sıkıntı ve ızdırap bir ferahlığa gebedir. Ne var ki haml müddetine tahammül etmeniz gerekir. Nur topu gibi bir evlâda sahip olmak, onu bağrınıza basmak istiyorsanız, öncesinde maruz kalacağınız sıkıntıları göze almalı ve sabırla karşılayabilmelisiniz. Bu elbette kolay değildir. Ama sonrasında öyle bir sevinç yaşarsınız ki sanki daha önce o sıkıntıları hiç çekmemiş gibi olursunuz. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, yaşanan sıkıntılar zeval bulduktan sonra, acıları gider lezzetleri kalır.

Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta çekilen sıkıntılar da aynen böyledir. “Bi kadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî” sözünde de ifade edildiği gibi, çekilen sıkıntının nispeti ölçüsünde yüce makamlar, güzellikler elde edilir. Kur’ân-ı Kerim, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır.” (İnşirah sûresi, 94/6) âyetiyle bu hakikati ifade eder. Hatta musibet ve sıkıntılar ne kadar şiddetli gelirse, onlardan sonra gelen kolaylıklar, ferahlıklar, rahatlamalar da o ölçüde çaplı, derinlikli ve çok boyutlu olur. Size öyle bir inşirah yaşatır ki çocuğunu dünyaya getiren anne misali, çektiğiniz bütün sıkıntıları unutuverir; Allah’tan gelen lütuf ve nimetler karşısında hamd ve şükür duygularıyla gerilirsiniz.

Bugüne kadar nice peygamberler ve onların sadık takipçileri, sırf kavimlerini hak ve hakikate çağırdıkları için türlü türlü hakaretlere, eziyet ve işkencelere maruz kaldılar. Mesela Hz. Mesih’in dava ve misyonunu devam ettiren insanlar için çarmıhlar kuruldu, içi ateş dolu hendekler kazıldı. Hem de sırf kendi dönemlerinde yaşayan bir kısım zorba ve zalimlerle aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı hayat felsefesini ve aynı dünya görüşünü paylaşmadıkları için. Fakat onlar kendilerine reva görülen her tür kötülük karşısında dişlerini sıkıp sabrettiler, yürüdükleri yoldan dönmediler. Üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirdiler. Ciddi bir ihlas ve samimiyet şuuruyla, bakir topraklara saçabildikleri kadar tohumlar saçtılar. Yaşatma felsefesini esas almış bu adanmışlar kendilerini düşünmediler. Her tür zorluk ve sıkıntıyı göğüslediler. Bunun neticesinde, arkalarındakilere çok güzellikler emanet ederek bu fani âlemden göçtüler.

Her dönemin Firavunları, Nemrutları, Dakyanusları olacaktır. Sürekli yol ve yöntem değiştiren ehl-i nifak, inanmış gönüllerin kuyusunu kazmak, onları musibetler sarmalı içine çekip işlerini bitirmek için her yola başvuracaktır. Şayet biz, başımıza gelen belâ ve musibetlere aldırmadan gönül verdiğimiz hakikatleri ihlâs ve samimiyetle tüm insanlığa duyurma istikametinde gayret sarf etmeyi sürdürürsek, Allah bizi buna muvaffak kılacaktır. Zira O, kendi yolunda yürüyenleri hiç yüzüstü bırakmamıştır. Hatta attığımız tohumların hasadını yapma beklentisine bile girmemeliyiz. Biz tohum atalım, attığımız tohumların tımarını yapalım ama onları kim hasat ederse etsin, kim ambara taşırsa taşısın.. umurumuzda olmasın.

Bizim asıl odaklanmamız gereken nokta, yürüdüğümüz yolun, Kur’ân’ın ruhuna, Efendimiz’in sünnetine uygun olup olmamasıdır. Şayet yaptığımız işler Allah’ın rızasına uygunsa, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bunlardan hoşnutsa, zalim, fasık ve münafıklar tarafından göreceğimiz tazyiklere aldırmamalıyız. Durduğumuz yerde dimdik durmalı, dişimizi sıkıp sabretmeli ve dağınıklığa düşmeden asıl vazifemize odaklanmalıyız. Dahası, bütün hayatlarını dünyevî çıkarlara bağlamış insanlar tarafından hakarete, eziyete ve zulme uğramayı, Allah’ın bir teveccüh ve iltifatı kabul etmeli onlarla farklı taraflarda olduğumuza şükredip yolumuza devam etmeliyiz. Demek Allah sizi seviyor ki bu türlü insanlarla sizi imtihan ediyor. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ “İnsan, dininin gücü nispetinde belâlara maruz kalır.” buyuruyor. Hadisin başında belâların en şiddetlisine nebilerin, sonra da derecesine göre onların yolunda giden, adım adım onları takip eden kimselerin maruz kalacağını ifade buyuruyor devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor, devamında da insanın dininin gücü nispetinde imtihana maruz kalacağı ifade ediliyor. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)

Evet, kötülük yapmayı tabiat hâline getiren bir kısım zalim ve zorbalar yürüdüğünüz yolda sizi rahat bırakmayacaktır. Bazen itibarınızla oynayacak, bazen ölümle tehdit edecek, bazen de eziyet ve işkencelerle sizi korkutmaya, sindirmeye ve yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Bu arada bağışıklık sistemi zayıf olan bazı kişiler, küçük bir tazyik karşısında cephe değiştirecektir. Bir kısım geçici dünyalıklara peylenen, makam ve pâyelere aldanan kimseler olacaktır. Gücün yanında yer almayı tercih eden bazı dostlarınız en kritik dönemde sizi yalnız bırakacaktır. Vefa beklediğiniz yerde ihanet göreceksiniz. Ne var ki bütün bunlar size çevrenizdeki insanları gerçek karakterleriyle tanıma imkânı verecek. Vefalıyla vefasız, mü’min ve münafık birbirinden ayrılacak. İnsanların gerçek değerini öğreneceksiniz.

Allah’ın, insanları iç dünyalarıyla, aslî mahiyetleriyle size göstermesi, O’nun size büyük bir lütfudur. Bolluk ve rahatlık zamanlarında insanları gerçek karakterleriyle tanıyamazsınız. İman ve Kur’ân davası ancak fedakâr, samimi, sabırlı ve yılmaz insanlarla götürülür. Zayıf karakterlere büyük davalar emanet edilemez. Yunus’un ifadesiyle, bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var. İşte Cenâb-ı Hak bu tür zor dönemlerde, girdiğiniz yolu birlikte yürüyemeyeceğiniz, bu uzun yolculukta size refakat edemeyecek insanları kendilerine has kabiliyet ve donanımlarıyla, resim ve karakterleriyle size gösterir ve onlara karşı dikkatli olmanız gerektiği mesajını verir. İbn-i Selülleri deşifre ederek onlara karşı sizi ikaz eder. Siz de normal zamanlarda kucak dolusu paralar dökseniz yine de tanıyamayacağınız insanları bu zor dönemlerde tanımış; dolayısıyla da çıktığınız uzun yolu kimlerle yürüyebileceğinizi, kimlerle yürüyemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.

Gerçi biz, herkes hakkında hüsnüzan etmekle memuruz. Bize teveccüh eden herkese bağrımızı açmak, af dileyen herkesi affetmek, herkese insanca davranmak, bize bir adım yaklaşana iki adımla yaklaşmak bizim temel karakterimizdir. Dolayısıyla gelecekte bunlara da bağrımızı açar, tebessüm sadakamızdan bunları da mahrum etmeyiz. Zira mü’min, civanmert, centilmen ve âlicenap insandır. Aldansa da kimseyi aldatmaz. Kin, intikam ve rövanş duygularıyla hareket etmez. Ancak bir kere dönmüş insanlara karşı tekrar döneklik yapabilecekleri ihtimaline binaen ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmaz. Onların, yürünen uzun yolda güzergâh emniyetini ihlâl etmelerine bir daha fırsat vermez. Zira inanmış bir insan, bir kere sokulduğu delikten tekrar sokulmaz. Aynı kişiler tarafından tekrar aldatılmama adına alınması gereken bütün önlemleri alır. Suret-i haktan görünen münafık karakterli kişilerin kendisini idlal ve ifsat etmesine fırsat vermez.

Hülâsa, herkes karakterinin gereğini sergiler. Kin ve nefretlerine yenik düşmüş, haset ve iğbirar hastalığından kurtulamamış, şeytanın dürtüleriyle hareket eden zavallılar, peygamber yolunda yürüyen insanları vazgeçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar planlayacaklardır. Onların bu saldırıları karşısında bize düşen, “bünyân-ı mersus” gibi birbirimize kenetlenerek tam bir vifak ve ittifak içerisinde hareket etmektir. Öyle ki elli tane müfsit cereyan bizi birbirimizden koparmaya çalışsa yine de koparamamalı.

Ayrıca maruz kaldığımız sıkıntı ve meşakkatler karşısında asla sarsılmamalı, paniklememeliyiz. Şurası iyi bilinmelidir ki dünyanın bütün şeytanları toplansa dahi Allah’ın izni olmadan bize zarar veremez, bizi yürüdüğümüz yoldan alıkoyamaz. O halde paniklemeye, ümitsizliğe düşmeye ve korkmaya gerek yok.  Bilakis yürekli olmalı, ümidimizi korumalı hatta çevremizdeki herkese ümit kaynağı olmalıyız. Bunun yanı sıra Allah’ın önümüze açtığı imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirmeye çalışmalıyız. Gerekirse çarşıda pazarda demircilik yapmalı, ayakkabı boyamalı, örgü örmeli ve tüm kalbimizle doğruluğuna inandığımız iman ve Kur’ân davasını devam ettirmeliyiz. Eğer yürüdüğümüz yol yanlış ise zaten şimdiye kadar yaptıklarımızın hesabını Allah’a veremeyiz. Ama yol doğru da biz inhiraf içindeysek, Allah’ın bir lütfu olarak sevk edildiğimiz bu yoldan sağa sola savruluyor veya gerisin geriye dönüyorsak, bu takdirde bunun da hesabını veremez, üstelik -Allah korusun- “dönekler” olarak tarihe geçeriz.

HİZMETİN BAŞKA EKOLLERLE KIYASLANMASI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmet hareketinin başka hareket ve felsefi ekollerle karşılaştırması yapılıp benzerlik tespitlerinde bulunuluyor. Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep, kendi felsefesi ile ele alındığında, onun bazı ekollere benzediği tespiti yapılabilir, onlardan ilham aldığı, istifade ettiği veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir. Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu sübjektiftir, değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik arz eder. Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz. Araplar, “Şiirin manası şairin içindedir.” derler.

Aynen bunun gibi Hizmet hareketine bakan insanlar da kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara ulaşacak, onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım bağlar kuracaklardır. Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma, Hizmet’in başlıca faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir. Farklılıkları saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler, Hizmet’in önem verdiği hususlardır. Bunları inceleyen bir araştırmacı, kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup diyalog yapan bazı organizasyonlarla Hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.

Diyalog Anlayışımız

Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri, ona yön veren temel dinamikleri tam olarak anlaşılmadan, o hareketin mahiyeti ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sığ, sathi kalacak dolayısıyla yapılan bu sığ ve sathi değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır. Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak; biz diyalog derken ne anlıyoruz, diyalogla neyi hedefliyoruz, bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri kullanmayı tercih ediyoruz… önce bunların çok iyi bilinmesi gerekir.

İsterseniz bu diyalog konusunu biraz açalım. Biz, insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Her şeyden önce, yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenâb-ı Hakk’ın rızasının bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onu elde etmeye çalışıyoruz.

Bizim dinî kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkûremiz, ciddi bir müktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var. İnsanlığın bunlarla tanışmasını arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz. Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini, Rabbimizin ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz. Yakından tanıdıkları takdirde, çoklarının bunları hüsn-ü kabulle karşılayacağına ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.

Fakat şunu da çok iyi biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmeleri çok zordur. Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin ve düşmanlık hisleri hâkimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyor ve vahşiler gibi görüyorlarsa, “öteki”nden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu önyargıların aşılması, asırlık düşmanlık hislerinin son bulması, yakından tanımaya bağlıdır. Birlikte yaşayarak insanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibarıyla yakından tanımalarına fırsat vermelisiniz. Siz hiçbir şey anlatmasanız bile, eğer mana köklerinizden tevarüs ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir. Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde tanıtma, yanlış aktarımlardan koruma imkânı elde etmiş olacaksınız.

Kim bilir belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol açacak, insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır. Belki mütefekkir ve entelektüeller, şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış zaviyelerini yeniden ele alacak, onları rötuşlama lüzumu duyacaklardır. İşte biz diyalog derken bütün bu mülahazaları göz önünde bulunduruyoruz.

Bize düşen vazife, insanların birbirlerini doğru tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir hürriyetinin önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. İman ve hidayete gelince, o konudaki genel yaklaşımımız, imanın dindeki tarifine bağlıdır: “Din, akıl sahiplerini hür iradeleri ile hayra sevk eden ilâhî sistemler mecmuasıdır.” “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) âyeti çok önemli bir prensip vaz eder. Dinde, baskı ve zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.

Baskı ve zorlamanın yanında, demagoji ve diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dinî hakikatlerin anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez. Esasında özü itibarıyla hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur. Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve zorla kabul ettirilmek istenir. Eğer sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz yoksa, bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe etmenize gerek yoktur. İnsanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmalısınız. Hatta bu konuda o kadar objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara, “Bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak istiyorsun. Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşındın mı? Önceki yerinden ne zarar gördün veya burada ne gibi bir faikiyet gördün ki böyle bir karar alıyorsun?” gibi sorular sorarak yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli, bu değerler manzumesini sağlam bir fikrî temel üzerine kabul etmesini sağlamalısınız.

Bu tavrınızla, insanların bir anlık hissiyatla radikal karar alıp daha sonra bu kararlarında sabit kadem olamamalarının önüne geçmiş olursunuz. O zaman gerçekten inanan, meseleye gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz. Zira kalbiyle, gönlüyle birlikte size gelmeyen insanlar, daha sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır. Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle onların hür iradeleriyle ve özgürce yapacakları tercihlerle yapılması gereken bir şeydir.

İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya çalıştığımız şey de bir taraftan insanlık âlemindeki şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hâkim olmasına katkıda bulunmak, diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımaları ve istifade etmelerinin önündeki engelleri bertaraf etmektir. Biz, diyalog vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel insanî değerleri herkesle tanıştırmak, hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden istifade etmek istiyoruz.

Bu, Peygamber Efendimiz’in bize gösterdiği bir hedeftir. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/155; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/58) buyuruyor. Burada hem gaybî bir meseleyi haber verme söz konusudur hem de bir hedef gösterme. Bunu şöyle anlayabiliriz: Benim ümmetime düşen vazife; Muhammedî ruhu ve Kur’ânî manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak, tüm mahrum ve muhtaç gönüllere duyurmaktır. Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz. Kabul edip etmemek ise muhataplara kalmıştır.

Şimdi sizin bu gayeyle ve bu şekilde yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hususları tam göremeyebilirler. Duygu ve düşünceleriniz itibarıyla sizi tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ceht ve gayretleri başka din ve farklı ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları “bir çeşit misyonerlik faaliyeti” olarak isimlendirebilirler. Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir, bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara mahkûm edebilirler.. kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla, bugüne kadar farklı fikir adamları tarafından ortaya atılmış diyalogla ilgili fikirler arasında bazı iltisak noktaları tespit ederek analizlerini bunlar üzerinde yürütebilirler…

İnsan Sevgimiz

Aynı durum, adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Bazı araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşerî tecrübeler ve felsefi akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler. Sözgelimi sizin insana bakışınızı Batı’da gelişen “hümanizm” kavramıyla anlatabilirler. Bu kısmen doğru olsa da eksiktir. Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık, bizim insanla ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır. Mesela biz, insanı, Allah’ın matmah-ı nazarı (nazarını tevcih ettiği şey) olarak görürüz. Ona zübde-i âlem (kâinatın özü, hülasası) deriz. Cenâb-ı Hakk’ın gördüğümüz fizikî dünyayı insanın emrine âmâde kıldığına inanırız. Allah, insanı yeryüzünün halifesi kılarak, ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur. Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah’ın değer verdiği bir varlığa değer verme düşüncesi yatar. Öte yandan biz, Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırız. Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.

Görüldüğü üzere, yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın, kuşatıcı ve külli bir nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece, yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik veya hatalardan korunması çok zordur. Hele bir de meseleye önyargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa, ortaya konulan ürünler de gerçeklikten kopuk olacaktır.

Öte yandan, şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir. Okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve içine girdikleri akım ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar, ortaya koyacakları yorum ve değerlendirmeleri de buna göre yapacaklardır.

Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmi olmasının -O’nun hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, O’na “bilmemek” isnat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya ederim- hikmetiyle ilgili bir mülâhaza üzerinde ısrarla duruyor; O’nun zihninin başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da O’nun dine ait yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine bir şey karışmadığını belirtiyoruz. Din-i Mübin-i İslâm’ın safvetinin, temizliğinin, duruluğunun, ilâhî ve semavî yönünün muhafaza edilmesi adına Allah, farklı şeylerin O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) mübarek zihnine girmesine müsaade etmemişti. O, çevresinden Arap dilini yani daha sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş fakat semavî olan vahye arzî tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.

Bize gelince, farklı filozof ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve izm’lerin tesirinde kalabiliyoruz. Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz. Devasa kametler bile bu tür şeylerin tesirinden kurtulamamışlardır. Esasen bu, beşerî ve tarihî bir realitedir. Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilene gelmiştir. Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematıyla test edebilmek ise herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir. Bu yüzden zaman zaman doğruyla yanlış, hak ile bâtıl birbirine karışabilir. Kavramlar yerinde kullanılmayabilir. Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.

İçten ve Dıştan Yapılan Çalışmalar

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır. Buna rağmen içeriden yapılan değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir. Maalesef kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz. Kendi içimizde bir İmam Gazzâlî, bir İmam Rabbânî de yetişse, ona hâlâ “dünün çocuğu” gözüyle bakıyoruz. Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten dolayı onları hep mukassi görüyoruz. Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak yer bulamıyor, farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle onları el üstünde tutuyoruz.

Gerçi içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle, dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler. Tıpkı denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi. Veya kendini zulmetsiz ziya içinde bulan insanın, ziyanın çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi. Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar, onun farklılığını duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vaat ettiği şeyleri yeterince anlayamayabilirler. Buna karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini, dinamiklerini merak edip araştırırlar. Bu da onların avantajı.

Buraya kadar yapılan izahlardan, Hizmet hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Yoksa bu hareketle farklı şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir, farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.

Bizler bu tür çalışmalardan istifade etmeye çalışırız. Çünkü aklın, mantığın, muhakemenin bir hikmet-i vücudu vardır. Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir. Fakat bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hemen Hizmet’i bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı olarak tanımlamak doğru değildir. Meseleye edebiyatta kullanılan “tevarüd” kavramıyla yaklaşabiliriz. Öyle olmuştur ki iki şair aynı mısraı söylemişlerdir de birbirlerinden haberleri bile yoktur. Aynen öyle de aynı sevdayı taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan insanlar, topluluklar, farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer yaklaşımlar, benzer düşünce ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler. Nitekim bazı Grek filozoflarının düşüncelerine bakılacak olursa, peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle örtüşen önemli yaklaşımlar bulunduğu görülecektir. Bunu onların, saf kalbleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz. 

GÜNAH, BELA VE DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Millet olarak da bütün bir insanlık olarak da çok ciddi kritik bir dönemden geçmekteyiz. Bir taraftan kaderdenk noktalarının çok iyi değerlendirilmesine ve çok isabetli kararların alınmasına, diğer yandan da Allah’a çok dua edilmesine ihtiyaç var. Umumî problemler, sadece kendisiyle meşgul olan ve kendi dertlerine takılan insanları çok alakadar etmeyebilir. Onlar şöyle böyle kendi yaşayabilecekleri kadar bir zemin bulabilirler. Fakat içinde topyekûn insanlığı yaşatan muzdaripler, geniş dairede meydana gelen her bir problemi doğrudan kendileriyle alakalı gördüklerinden, kocaman bir coğrafya bile onlara kâfi gelmeyebilir.

Kur’ân’da, başımıza gelen bela ve felaketlerin sebebinin, kendi yaptığımız hata ve günahlar olabileceği ifade edilir. (Şûrâ sûresi, 42/30) Dolayısıyla ister şahıs ve aile, isterse ülke ve insanlık planında maruz kalınan tüm musibetler karşısında kendimizi sorgulamalı, tevbe ve istiğfar ile Allah’a yönelmeliyiz. Zira dar veya geniş dairede maruz kalınan sıkıntılar, eğer bizim bir kısım hata ve kusurlarımızdan kaynaklanıyorsa, farkında olarak veya olmayarak, Allah veya kul haklarıyla alakalı haksızlık yapmışız demektir. Bu sebeple evvela nefsimizi sorgulamalı, yaptığımızı tespit ettiğimiz yanlışları tashih ve telafi yollarını araştırmalı, sonra da Allah’tan af ve mağfiret talebinde bulunmalıyız.

Nitekim Kur’ân’da yer alan peygamber dualarının bize talim ettiği hakikat de budur. Hz. Musa (aleyhisselam), hata ile birinin ölümüne sebebiyet verdiği için, رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي “Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim kendime yazık ettim, bağışla beni!” (Kasas sûresi, 28/16) sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a içini döküyor, kendisi için takdir ve tayin buyrulan çerçevenin dışına çıktığını ifade ediyor ve Allah’tan bağışlanma diliyordu.

Aynı şekilde Hz. Yunus (aleyhisselam), لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَSenden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi, 21/87) diyerek enbiyâ-i izama mahsus küçük bir zelleyi bile büyük görüyor ve bunu “zalimlerden oldum” ifadeleriyle vurguluyordu.

Keza Hz. Âdem (aleyhisselam), رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik, kendimize yazık ettik. Eğer merhamet edip bizi bağışlamazsan kaybedenlerden oluruz.” (Â’raf sûresi, 7/23) sözleriyle ifası üzerine vazife olan hakları ifa edemediğini, kendisi için çizilen çizginin dışına çıktığını ifade ediyor.

Hz. Ebû Bekir, Allah Resul’ünden kendine has bir dua talebinde bulunduğunda, Efendimiz’in ona talim buyurduğu şu duanın da aynı çizgide olduğunu görüyoruz: اللَّهمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُAllah’ım, ben kendime çok mu çok zulmettim. Günahları senden başka affedecek kimse yoktur. Nezd-i ulûhiyetinden hususi bir iltifat ile beni bağışla ve bana merhamet buyur. Günahları bağışlayacak olan Sen, merhamet edecek de ancak Sensin!” (Buharî, daavât 16)

Ne Allah’ın insanlığa rehber olarak gönderdiği kutlu nebilerden ne de Hz. Ebû Bekir gibi nübüvvet kapısının sadık bendelerinden iradi ve kasti olarak bir günahın sadır olması düşünülemez. Fakat onlar, hallerini Cenâb-ı Hakk’a arz etmek suretiyle, “Bizden kusur, Senden affetmek” gibi bir tavır ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de ısrarla üzerinde durulduğu üzere Allah kullarına zerre miktarı zulmetmez, haksızlıkta bulunmaz. Onun kulları hakkında takdir buyurduğu her şey adildir. Eğer ortada bir zulüm varsa bu kullara aittir; ya doğrudan onların eliyle vuku bulmuştur, ya da onların bir kısım yanlışları buna sebep olmuştur.

Evet, insanın Allah huzurunda ellerini açarak, yaptığı haksızlık ve zulümleri itiraf etmesi, mağfiret ve merhamet edilme adına çok önemli bir vesiledir. Bu itibarladır ki özellikle sağanak sağanak bela ve gailelerin başımızdan aşağı yağdığı demlerde mü’minlerin Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeleri ve yalvarmaları daha bir önem arz eder. Eğer bu sıkıntıları kendimizden bilmez ve sürekli dışta başka mücrim ve zalimler aramaya yönelirsek, belalar da devam eder. Fakat bunlardan kendimizi mesul bilir ve kusurları üzerimize alırsak, Allah bize merhamet eder ve önümüze maruz kaldığımız sıkıntılardan kurtulma yolları açar.

Şunu unutmamalıyız ki bizler peygamber değiliz. Allah, peygamberleri masum yaratmış ve onlara günah işleme fırsatı vermemiştir. Günaha giden yolları kesmiş ve âdeta “Burası çıkmaz sokak” demiştir. Bu yüzden seçkin ve kutsi olarak dünyaya gelen nebilerin hayatlarında kasdi bir inhiraf söz konusu olmamıştır. Nadirattan, içtihat hatası nev’inden yaptıkları hatalara karşı da onları hemen uyarmış, hatalarının kalıcı olmasına müsaade etmemiştir. Onların insanlığın önünde tam ve kusursuz rehber olabilmeleri buna bağlıdır. Bizim ise böyle bir “ismet” sıfatımız yoktur. Dolayısıyla hata ve günahlardan korunmuş değiliz. Allah’ın has kulları olan evliya ve asfiya derecesine ulaşsak dahi yine de hata yapabiliriz. Nitekim Bel’am İbn-i Baura ve Bersisa gibi hakikat-i uluhiyet ve hakikat-i rububiyete vâkıf nice insanlar devrilmiş ve Cehennem’e yuvarlanıp gitmişlerdir. Ne sahip oldukları bilgi ve marifet ne de daha önce yapmış oldukları salih ameller onlara fayda vermemiştir.

Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ “Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise tevbe edip hatasından dönmesini bilenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30) Demek ki bütün insanlar hataya açık şekilde bu dünyaya gönderilmiştir. Mahiyetlerinde hata işleme dürtüleri vardır. Bu şerri ehven hâle getirecek bir şey varsa o da günaha takılıp kalmadan ve onda ısrar etmeden hemen doğrulup tevbe ve istiğfara yönelmektir. Tabiat olarak hata ve günaha açık yaratıldığımıza göre, meydana gelen problem ve sıkıntılar karşısında kendimizi tekrar ber tekrar gözden geçirmesini ve bunları kendi eksikliklerimize bağlayarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesini bilmeliyiz.

Şunu da ifade etmek gerekir ki, insanın hatalarının farkında olması, onu, kendini Allah’a karşı “alacaklı” gibi vehmetmekten uzaklaştıracaktır. Kusurlarını bilen ve gören bir insan Allah karşısında tevazu ve mahviyetle iki büklüm olacak, ızdırap ve pişmanlıkla kıvranacak ve Allah’tan bunların affını isteyecektir. Henüz nail olduğu nimetlerin şükrünü dahi eda edemediğini ve Allah’ın emir ve yasakları karşısında gerekli hassasiyeti gösteremediğini düşünen bir mü’min, Allah’tan bir şey istemekten dahi haya edecektir.

Bir zatın münacatında dediği gibi, Allah’a yürekten inanmış bir mü’minin, “Allah’ım, herkes yığın yığın sevapla Sana geliyor, ben de belimi iki büklüm eden günahlarımla Sana geldim.” diyerek Allah’a sığınması ve O’ndan afv u mağfiret talep etmesi çok önemlidir. Zira böyle biri, Allah karşısında haddini bilir, sürekli temkinle yaşar, secdede yüzünü yerlere sürerek bağışlanma talep eder. Allah’a karşı müddeiyane tavırlara girmez, küstahlıktan uzak durur. Bir an olsun kulluk şuurundan ayrılmaz. Allah’ın başımızdaki belâ ve musibetleri def u refetmesi adına böyle bir tavır, nezd-i ulûhiyette çok hora geçecek bir tavırdır.

Bilindiği üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) insanları muzdarip eden birer musibet olan kıtlık ve kuraklık karşısında yağmur duasına çıkılmasını ve orada rahmet-i ilâhiyeyi celbedecek şekilde dua edilmesini tavsiye etmiştir. (Buhari, İstiska 1) Bu cümleden olarak yağmur duasında eller ters çevrilir, ellerle beraber elbiseler de ters çevrilir, çocuklar ve yaşlılar dua yerine götürülür, hatta imkân varsa hayvanlar oraya sevk edilir ve -Cenab-ı Hak her şeye, kullarının her haline nigehban olduğu halde- nasıl bir derbederliğe ve perişaniyete maruz kalındığı hâl diliyle Cenâb-ı Hakk’a arz edilir.

Eğer Cenâb-ı Hak günahlarımız yüzünden bizi imtihanlara maruz bırakıyorsa, bize düşen, tevbe kurnalarına koşarak temizlenmeye ve arınmaya çalışmak, dua dua Allah’a yalvarmaktır. Dua ederken söylediğimiz her kelime kalbimizin sesi olmalıdır. Daha önceden ezberlediğimiz talakatlı sözlerle edebiyat yapma değil, şatafatlı kelimelerle suniliğe girme değil; bilakis saf, duru ve heyecan dolu gönlümüzle Rabbimize teveccüh etmeli, ihlas ve samimiyetimizi ortaya koyabilmeliyiz.

Şahsî suç ve günahlarımız, umumî sıkıntılara sebep olabilir. Herkesin bu noktada kendisini gözden geçirmesi gerektir. Bazı insanlar vardır ki toplum için âdeta birer ümit abidesidir. Millet, ümidini onlara bağlamış, onların hizmetleriyle güzel şeyler olacağına, yeni doğumların gerçekleşeceğine inanmıştır. Onların gerekli temsili ortaya koyamamaları, konumlarının hakkını verememeleri, yanlış yapmaları, hatalı yollara girmeleri toplumda ciddi sarsıntı meydana getirir. Âdeta gemilere yol ve yön gösteren fenerler sönmüş gibi olur. Bu yüzden o gemilerin gidip nereye aborda olacağı belli olmaz. Bu açıdan belli noktaları tutmuş insanlardaki kıvam kaybı, topyekûn merhamet-i ilâhiyenin kesilmesine bile sebep olabilir. Hiçbirimiz peygamber değiliz. Hepimiz hata edebiliriz. Yaptığımız hatalar da birer musibet hâlinde geriye dönebilir. Bundan hiç tereddüdünüz olmasın.

Hz. Pîr, ihlâs kulesinin başından düşen kişinin düz bir zemine değil, derin bir çukura düşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade ediyor. Çünkü kişi ne kadar iltifat ve nimete mazharsa, düştüğü zaman kötü bir zemine düşme riski de o kadar fazladır. Harem odasına alınmış biri, orada küçük bir küstahlık yaptığında, koridora veya salona çıkarılmakla bırakılmaz, kapının önüne atılır. Bu itibarla hatalar, konuma göre daha farklı bir boyuta ulaşır. Onların büyük veya küçük olması şahıslara göre izafi hâle gelebilir. Bunu ifade etme adına şöyle demişlerdir: “Hasenatü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrabîn” (Ortalama salih insanların sevapları, Allah’a kurbet kazanmış has kullar için günah bile olabilir.)

Bazen de topyekûn bir milletin başına gelen belâ ve musibetler, fasık ve zalimlerin işlemiş olduğu melanetlerden ötürü gelir. Eğer bir toplumda hırsızlık ve yolsuzluk başını almış gidiyor, fuhşun önüne geçilemiyor, yalan adiyattan sayılıyor, nifak ve ikiyüzlülük prim yapıyor, zulüm ve haksızlıklar irtikâp ediliyor, yaşanan bunca dejenerasyona başkaları da sessiz kalıyor ve bunları umursamıyorsa, bütün bir toplum maddi manevi afetlere maruz kalabilir. Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hakk’a soru üslubuyla şu sızlanışı da buna işaret eder: أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا “Aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin Allahım?!” (Â’raf sûresi, 7/155)

Şu ayet-i kerime de bu manayı destekler: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki o, hususi olarak içinizden yalnız zulmedenlerin başına gelmez (hepinize dokunur). Biliniz ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfâl sûresi, 8/25) Hazreti Bediüzzaman bu ayeti, Erzincan ve İzmir’de meydana gelen büyük zelzeleler münasebetiyle yazdığı zelzele bahsine serlevha yapmıştır.

Başa gelen musibetler vesilesiyle toplum zalim ve fasıklardan arınmış olur. Yaşanan olumsuzluklara karşı tavır belirlemelerine rağmen bununla başa çıkamayan masumlar da vefat etmeleri halinde şehit olarak öbür tarafa yürürler. Yaşanan haksızlık ve günahlara destek olan veya bunlar karşısında susan dilsiz şeytanlar ise günahkâr zümre ile birlikte helâk olur giderler. Fakat imanlarına, niyetlerine ve amellerine göre ahiretteki azaplarının ağırlığı farklı farklı olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, ne seviyede olursa olsun iman ve amel-i salihi zayi etmez, mutlaka mükâfatlandırır.

Yukarıdaki âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Allah şedidü’l-ıkâb (cezası şiddetli) olduğu gibi aynı zamanda erhamü’r-râhimindir (en büyük merhamet sahibi). Bu sebeple cezalandırmada acele etmez. Belki bin türlü imhalden (süre vermeden) sonra bunu yapar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime mehil üstüne mehil verir. Fakat bir de yakaladı mı artık onu iflâh etmez.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Bunun akabinde de şu âyeti hatırlatır: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Halkı zalim olan beldeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin derdest etmesi işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun azabı pek acı, pek çetindir!” (Hûd sûresi, 11/102)

Mehil vermenin içinde farklı tembih ve uyarılar da vardır. Allah, zalimlerin akıllarını başlarına almaları için farklı farklı tekvinî emirlerle, eşya ve hâdiselerin diliyle de onları ikaz eder. Bazen yağmuru kesip kuraklık yaşatarak onlara zımnen “Kendinize gelin!” der. Bazen ekonomik bir krizle onları sarsar. Bazen arzî ve semavî musibetler gönderip onları gaflet uykusundan uyandırır. Bazen din adına hayatı yaşanmaz hâle getirerek “Ülkenize, milletinize, dininize, değerlerinize sahip çıkın” der… Eğer inananlar, eşya ve hâdiselerin dilinden anlamaz, zulüm ve günahlarına son vermez ve akıllarını başlarına almazlarsa -Allah muhafaza- başlarına sağanak sağanak musibet, afet ve bela yağdırır.

Zalimler hem bu dünyada hem de öbür tarafta müstehak oldukları cezayı çekerler. Onların arasında bulunan iyiler ise bu dünyada cezalarını çekmiş olacakları için ahirete bir şey kalmaz. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz. Bilemiyoruz, belki de geçmiş kavimlerde olduğu gibi, sağlam iman etmiş olanlara hususi bir kurtuluş ihsan ederek onları daha sonra önemli vazifelerde de istihdam edebilir. Eğer onlar, Din-i Mübin-i İslâm adına istikbal vaat ediyorlarsa, Allah bir yeri helâk ederken onlara necat verebilir. Ölen ölürken, ezilen ezilirken, bazıları da ayakta kalır. Allah, geriye bıraktıklarını başka sahalarda, başka işlerde istihdam eder.

ŞİDDETE KARŞI MÜCADELE

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Günümüz insanlığının en büyük problemlerinden biri olan şiddetin önünü almada, adanmış gönüllere ne gibi sorumluluklar düşmektedir?

Cevap: İman ve Kur’ân davasına gönül vermiş kimselerin önemli hedeflerinden biri, dünyada mevcut bulunan veya ortaya çıkması muhtemel olan her türlü şiddetin önünü almaktır. Zira onların öncelikli vazifeleri, insanlığın maddi ve manevi dertlerine derman olmaktır. Şiddetin de insanlığa zarar veren önemli problemlerden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple onlar, güçleri yettiği ve akılları erdiği nispette bu konuda projeler üretmeli, stratejiler geliştirmelidirler.

Evet, adanmış gönüller, bugüne kadar partal bir eşya gibi kenara atılmış olan kendi inanç sistemlerinin, düşünce dünyalarının ve din anlayışlarının evrensel birer kıymeti haiz olduğunu ve insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğini herkese göstermek mecburiyetindedirler. Bizler, elimizdeki değerlerin, günümüzde yaşanan pek çok kronik problemin çözümü adına önemli katkılar sunacağına inanıyoruz. İnsanlığı bu değerlerden mahrum etmemeli, onları herkesin istifadesine sunmayı en büyük vazifemiz addetmeliyiz. Ancak bunu da usul ve üslup hatasına düşmeden yapmalı; zorlama ve dayatmanın her çeşidinden uzak durmalıyız. Anlatmak istediğiniz meseleleri öncelikle mütemadi hâle getirdiğimiz tavır ve davranışlarımızla anlatmalıyız.

Maalesef bugüne kadar bazı kesimlerin İslâm’a karşı önyargı hatta düşmanca tutumlara sahip olmaları ve içimizdeki bazı nadanların da kötü temsilleriyle İslâm’ın aydınlık çehresine zift saçmaları, insanlığın bu tatlı su kaynağından istifade etmesine engel oldu. Hatta İslâmiyet, pek çok münasebetle şiddet ve radikalizmin adresi gibi gösterildi. O, kaba saba insanların dini gibi algılandı. Dolayısıyla da çokları onun özündeki değerleri tanıma fırsatı bulamadı. İşte İslâm’ın, bırakalım şiddet ve radikalizmi besleyen bir din olmasını, insanlığın başına bela olan bu iki musibetin önündeki en büyük panzehir olduğunu herkese göstermek ve anlatmak, Allah’a sağlam inanmış müminlere düşen çok önemli bir misyondur.

Şunu da unutmamak gerekir ki şayet siz, insanlığın ehemmiyet verdiği problemlerle ilgilenmezseniz, onlar da sizin problemlerinize karşı duyarsız kalırlar. Eğer siz bugün bir dünya meselesi hâline gelen ve tüm insanlığı tehdit eden şiddet, terör, radikalizm, açlık, fakirlik gibi kronik sorunlar karşısında yapılması gerekenleri yapmazsanız, başka konularda ortaya koyacağınız en yararlı projelerinizde bile arzu ettiğiniz desteği bulamazsınız. Sizin, kendi meselelerine sahip çıkmadığınızı gören insanlar, en ihtiyaç duyduğunuz noktada size arka çıkmazlar. Dolayısıyla büyük çoğunluğu itibarıyla insanlığın sizden istediği ve beklediği şeylere sahip çıkmanız, yapabileceğiniz her ne varsa yapmanız büyük ehemmiyet arz eder.

Diyalog ve Hoşgörü

Daha müşahhas konuşacak olursak, şiddeti önlemenin en başta gelen yollarından biri, diyalog ve hoşgörü kültürünü yaygınlaştırmaktır. Çünkü bu sayede insanlar aynı masanın etrafında bir araya gelecek, birbirlerini daha yakından tanıyacak, paylaşma ve uzlaşmayı öğrenecek, kavga etmeden bir arada yaşama tecrübesi geliştireceklerdir.

İnsanlar ilk başta ve sizin maksadınızı anlamadan önce belki direnç gösterebilir, çekince ortaya koyabilirler. Ancak meselenin makuliyeti ve gerekliliği layık-ı veçhiyle ortaya konulabildiği takdirde zamanla herkes o örfaneye iştirak edecektir. Hizmet gönüllülerinin doksanlı yıllardan itibaren sürekli vurguladığı ve imkânları dahilinde yapmaya çalıştığı hoşgörü ve diyalog açılımı her ne kadar ilk zamanlar bazıları tarafından tepki ve itirazla karşılaşsa da sonrasında bunu toplumun farklı kesimleri, farklı millet ve devletler de telaffuz etmeye başladılar. Bir sonraki safha, bunu daha sistemli şekilde icra etmenin ve yaygınlaştırmanın yollarını bulmaktır.

Cenâb-ı Hak, her bir insanı ayrı bir âlem olarak yaratmıştır. Her milletin kendine has değerleri ve kültürü vardır. İnsanları ortak bir çizgide buluşturup aynı değerler etrafında bir araya getirmek çok zordur, kalplere hitap edebilmeye ve inandırmaya bağlıdır. Bu da kolay bir iş değildir. Bununla birlikte bir yere kadar yeryüzünde barışı hâkim kılabilir, herkesi kendi konumunda kabul edebilir, kavga vesilelerini ortadan kaldırabilir ve huzur içinde bir arada yaşayabiliriz. En azından bize düşen, bu yolda gayret göstermek, sulh ve barışın temsilcisi olmaktır.

Başkalarından saygı görmenin yolu, herkese karşı saygılı olmaktan geçer. Eğer siz başka din, kültür ve medeniyetlere saygıda kusur etmezseniz, kendi inanç sisteminize saygı duyulmasını tetiklemiş olursunuz. Başkalarına gösterdiğiniz saygı bir gün size geri döner. Eğer karşı tarafa attığınız şeyler aynısıyla size geri dönüyorsa, güzel şeyler atmaya bakmalısınız ki geriye döndüğünde başınızı yarmasın, dişinizi kırmasın.

Alternatif Yollar Geliştirme

Bugün yapılması gereken vazife, “konuma saygı, hoşgörü, diyalog, barış vs.” diyerek icmali bir planla yola koyulmaktır. Zira her aksiyon, öncesinde bir düşünceyi, bir plan ve proje yapmayı gerektirir. Fakat bu, icmali (genel) bir düşüncedir. Çünkü siz işin bidayetinde neyle karşılaşacağınızı tam bilemezsiniz. Harekete geçtikten ve aksiyon aldıktan sonra zamanın, şartların ve konjonktürün karşınıza çıkardığı şeylere göre daha tafsilî (detaylı) planlar yaparsınız. Bunlara açılım içindeki talî planlar da diyebilirsiniz. Bugün ortaya koyduğumuz diyalog faaliyetlerinin ileride karşımıza neler çıkaracağını şimdiden tam olarak kestiremeyiz. Yolda yürürken düşünmeye devam eder, karşımıza çıkan yeni durumlara göre plan ve projelerimizi revize eder, buna göre aksiyonumuzu tekrar gözden geçirir… derken bu devr-i daim yol boyunca devam eder gider. Eğer sürpriz olarak yeni problemlerle karşılaşırsak oturur yeniden planlama yapar ve alternatif çözüm yolları geliştiririz.

Yeni fıkhî hükümler ortaya koymak için yapılacak içtihat faaliyeti konusunda farklı görüşler olsa da hizmet adına yapılacak işlerin tespitinde istinbat ve içtihat kapısının açık olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Karşılaşılan problemleri çözme adına, zaman ve şartlara göre her zaman yeni içtihatlar yapılabilir, yeni çözüm yolları geliştirilebilir.

İşte siz düşünce ve aksiyon planında ortaya koyacağınız bütün bu ceht ve gayretlerle insanlar arasında sevgi ve barışı hâkim kılmaya, şiddet sarmalını durdurmaya ve engellemeye çalışırsınız.

Temsilin Gücü

Şunu da bilmelisiniz ki sinelerde yatan kin ve nefreti bir kısım yollarla yok etmezseniz şiddet, terör ve radikalizmle mücadele edemezsiniz. Kin ve hınçla oturup kalkan insanlara, içinde yaşadığımız yerkürenin güzellikle paylaşılabileceğini, herkesin huzur içinde yaşayabileceğini anlatamazsınız. Bunlar, birbirini besleyen ve destekleyen şeylerdir. Kin ve nefret, şiddeti doğurduğu gibi, şiddet de yeni kin ve nefretlere yol açar. Bu fasit daireyi kırmak istiyorsanız, insanlara sevmeyi, affetmeyi, saygı duymayı öğretmelisiniz. Bunun en başta gelen yolu da temsildir.

Bu itibarla Kur’ân’ın emrine ittiba ederek, herkesle tanışmalı, herkesle el sıkışmalı, soframızı ve gönlümüzü herkese açık tutmalıyız. İnsanlarla birkaç defa yüz yüze gelmeden, beraber yemek yemeden, muhabbet etmeden ne kendinizi onlara anlatabilirsiniz ne de onları tanıyabilirsiniz. İnsanlarla uzun süre birlikte zaman geçirmeden, onlarla aranızda dostluk köprüleri kurmadan, asırlardan beri meydana gelen uçurumları kapatamaz, tepeleri dümdüz edemez, kandan irinden deryaları geçemezsiniz. Dolayısıyla da gönlünüzün heyecanlarını, ruhunuzun ilhamlarını onlara duyuramazsınız.

Evet, şiddetin en büyük sebeplerinden biri; insanların birbirini yeterince tanımamaları, birbirine yabancı olmalarıdır. Görüştükçe, konuştukça kine, nefrete, şiddete gerek olmadığını herkes daha iyi anlayacaktır. Öteden beri farklı ad ve unvanlarla etiketledikleri ve korktukları insanların hiç de zihinlerinde tasarladıkları gibi olmadığını göreceklerdir. Fakat tekrar etmek gerekir ki bu birdenbire olacak bir şey değildir. Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız yol ve yöntemlerle başlanılan böyle bir işin oturması en azından bir iki nesil ister.

Usul Adına Bazı Prensipler

Şiddet ve hiddeti bertaraf etme, insanlar arasında sulh-u umumiyi temin etme bizim için önemli birer hedef olsa da bu konuda her tür iddiadan uzak durmak gerekir. Şunu unutmamalıyız ki her şey Allah’ın elindedir. O, neyi dilerse o olur. Allah’ın olmasını dilemediği şey de olmaz. O dilemedikten sonra siz az gider, uz gider, dere tepe düz gider fakat bir arpa boyu kadar bile yol alamazsınız. Bu, insan iradesini kabul etmeme ve sebepleri görmezden gelme demek değildir. Bilakis biz, güç ve imkânlarımız dahilinde doğru bildiğimiz yolda iradelerimizi ortaya koyar, çalışır, gayret ederiz. Fakat neticeyi yaratmanın Allah’a ait olduğunu da akıldan çıkarmamalıyız. Evet, kalplere sevgiyi vaz edecek olan da insanları birbiriyle yakınlaştıracak ve kucaklaştıracak olan da Allah’tır. Her şeyi maddede, güç ve kuvvette arayanların bunu anlaması mümkün değildir.

Meselenin diğer bir yanı da şudur: Bizim, insanlığın hayır ve salahı adına çok güzel temenni, tasavvur ve planlarımız olabilir, güzel gördüğümüz şeylerin gerçekleşmesini yürekten arzu edebiliriz. Fakat ideallerimizle realitelerin kesiştiği noktayı doğru tespit edemezsek havanda su döveriz. Hatta attığımız adımlar aksülamelle neticelenebilir. Bu sebeple bir probleme müdahale etmeden evvel, onu düzeltebilecek güçte olup olmadığımıza bakmamız gerekir. En azından attığımız adımların maksadımıza hizmet edip etmeyeceğini çok iyi hesap etmeliyiz.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bazı problemleri çıkaranlarla onlardan şikâyet edenler aynı kişiler. Dahası onlar, şikâyet eder gibi gözükerek arka planda akla hayale gelmedik ayak oyunları oynuyorlar. Kendi hesaplarına ve stratejilerine bağlı olarak olmadık problemler çıkarıyorlar. Mesela sahnede şiddeti, radikalizmi, terörü eleştiriyor fakat sahne arkasında bunlara destek veriyorlar. Bu konuda plan ve stratejiler üretecekseniz bütün bunların da farkında olmanız gerekir.

Son olarak şunu da ifade etmeliyiz ki şiddet, radikalizm ve terör bir kere ortaya çıktıktan sonra, bunlarla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak gerçekten çok zordur. Çünkü insanlar birbirleriyle yaka paça olmaya başladıktan, kin ve nefretler hortladıktan sonra akıl ve muhakeme bir adım geriye çekilir, kimse kimseyi dinlemez. Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken nokta, bu gibi problemlerin ortaya çıkmasını baştan engellemek olmalıdır. Veya probleme sebebiyet verme ihtimali olan durumlar önceden kestirilerek hemen üzerine yürünmeli ve çözülmelidir. Akıllı insanların yapması gerekli olan iş, hâdiselerin gidişatını çok iyi okuyarak muhtemel problemlere önceden reçeteler hazırlayabilmektir.

ÇAĞIN YEZİTLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Keşke herkes sahip olduğu mazhariyetlere Alvarlı Efe Hazretleri gibi bakabilse ve şöyle dese:

Değil bu bana layık bu bende,
Bana bu lutf ile ihsan nedendir.

Keşke Hz. Bediüzzaman’ın verdiği şu ölçüleri bir an olsun aklından çıkarmasa: “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. “Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir (günahkâr) adamla da teyit ve takviye eder.” (Buhari, cihad 182; Müslim, iman 178) sırrınca, müzekkâ (temiz, pak) olmadığın için, belki sen kendini o racül-ü fâcir (fâcir, günahkâr adam) bilmelisin.  Hizmetini, ubudiyetini; geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, fariza-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyadan kurtul.” (Bediüzzaman, Sözler, 26. Söz, Hâtime)

Kaç insan vardır ki şahsî hayatı itibarıyla kendini sorgulasın ve “Acaba ben bir fasık mıyım? Acaba kalbimde nifak taşıyor muyum?” desin. Kendi durum ve konumunu sorgulamayan, sürekli nefsini muhasebe ve murakabeye tâbi tutmayan bir insan, yaptığı hata ve günahları küçük görür, önemsemez. Kendini arınmaya muhtaç kusurlu bir insan gibi görmez. Kalb ve ruh dünyasını, tasavvur sistemini, tahayyül mekanizmasını, aklî melekelerini kirlettiğini düşünmeyen biri niye arınma kurnası arasın ki! Kendini melekler gibi kusursuz ve pir u pak gören, tepeden tırnağa kire bulaşsa da farkına varmaz. Bu yüzden tevbe edip Allah’a dönmez; inabe ve evbenin rüyasını bile görmez.

Kendi kirlerini görmeyen bir insan, tevbe ve inabeden mahrum kalacağı gibi, ortaya çıkan problemler karşısında suizan ve atf-ı cürümlerden de kurtulamaz. Çünkü o, çevresinde olup biten olumsuzlukların sebeplerini hep dışarıda arar. Dönüp kendine bakmaz, kendini sorgulamaz, kendi hata ve kusurlarını göremez. Bu sebeple hep dışarıda suçlu arar durur, bu hasta psikolojiden kurtulamaz. Başkalarını eleştirmeyi ve suçlamayı alışkanlık haline getirmiş bu tiplere elli numara gözlük de taksanız yine de kendi kirlerini göremezler. Zira onlar bu konuda kördürler.

Nazarları hep başkalarının üzerinde olan, sürekli “öteki”nin eksik ve gedikleriyle uğraşanlar, aslında acınacak durumda insanlardır. Zift kuyusuna düşmüş, üstü başı kir pas içinde ve belki de akıbeti Cehennemdeki zift kazanları olan zavallılara acınmaz mı? İnsanlığını kaybetmeyene düşen şey onlara acımaktır. “Batsın, bitsin, yerin dibine geçsin…” mülahazaları mümince bir tavır değildir. Bize, “Allah ıslah etsin, gözlerini açıp zift içinde bulunduklarını kendilerine göstersin, arınma yollarına hidayet eylesin!” demek düşer. Yoksa birileri sürekli çevrelerini suçlarken, onlara olmadık hakaretler ederken, sövüp sayarken, berikiler de mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimanesine başvurur ve aynısıyla karşılık verir ve karşı taarruza geçerlerse memleket savaş meydanına döner.

Yezitleşen Zalimler

Maalesef günümüzde bütünüyle kin ve haset duygularına yenik düşmüş bir kesim, olup biten her olumsuzluğu başkalarına fatura ediyor, meydana gelen bütün suçları, günah keçisi ilân ettiği bir camiaya yüklüyor, sürekli onların gıybetini yapmak suretiyle yamyamlar gibi insan eti yiyor, akla hayale gelmeyecek yalan ve iftiralarla onları karalıyor. Yalan, iftira, gıybet, karalama, intikam onların huyu, âdeti hâline gelmiş.

İnsanlık tarihinde bu tür haksızlık ve zulümler hep olagelmiş fakat bazı devirlerde zirve yapmıştır. Mesela Yezid dönemi bunlardan biridir. Yezid ve çevresinde yezidleşen insanlar, Kerbelâ’da, aralarında çoluk, çocuk, kadın olan yetmiş kadar insanı hunharca katletmişlerdir. Savaşma gücü ve niyeti olmayan bir avuç insanın üzerine büyük bir orduyla yürümek ve onları toptan kılıçtan geçirmek akıl alır gibi bir vahşet değildir. Üstelik bunlar sıradan insanlar da değildir. Başlarında Efendimiz’in torunu Seyyidina Hz. Hüseyin vardır. Onun yanında da içlerinde kadın ve çocukların da olduğu akraba ve yakınları. Fakat gözü dönmüş bu vahşiler, karşılarında kimin durduğuna bakmadan onları katletmiştir. Hatta Hz. Hüseyin Efendimiz’in mübarek başını kesmiş, cesedini atlara çiğnetmişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde de zaman zaman Yezid ruhu hortlamış ve peygamber davasına sahip çıkan adanmışlara karşı benzer zulüm ve vahşetler irtikâp edilmiştir. Çağın yezitleri de aynı şeyleri yapıyorlar. İsterseniz hayal dünyanızda şöyle bir gezintiye çıkın. Çağın yezitleri ve onların yapmış oldukları benzer zulümler bir bir gözünüzde canlanacaktır. Kendi ülkeniz de dâhil dünyanın değişik coğrafyalarında hayalinizle seyahat edin. İnsanların vahşetle nasıl birbirlerini yediklerini göreceksiniz. Gücü ele geçiren zalimlerin, kendilerine biat etmeyen masumları nasıl hınçla ezdiklerini esefle müşahede edeceksiniz.

Çağın yezitleri de tıpkı tarihteki Yezid gibi devletin tüm güç ve şiddet mekanizmalarını kullanarak savunmasız durumdaki masumların üzerine yürüyor ve kendi saltanatları için tehdit gördükleri insanların kökünü kazıma adına ne vahşetler ne vahşetler irtikâp ediyorlar. Yezitleşen bu zalimlerin yanı sıra, onların işledikleri bu vahşetleri görmeyen veya görmezden gelen körleri de unutmamak gerekir. Bunca yalanı, hıyaneti, zulmü, nemelazımcılığı, zulme karşı dilsiz şeytanlığı, ondan da öte zulmü desteklemeyi… sıradan şeylermiş gibi gören insan müsveddeleri nasıl unutulur! Karşı koyma gücü ve savaşma niyeti olmayan masumların üzerine gitmek, ancak insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir özelliktir.

Evet, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, dünya kadar yalan ve iftira, şenaat ve denaet, vahşet ve zulüm olağan şeyler gibi görülüyor. Hatta makyavelist düşünen zalimler bütün bunları menhus hedeflerine ulaşma adına lüzumlu görüyor, belki de cihat gibi algılıyorlar. İntikam duygularıyla yatıyor, intikam duygularıyla kalkıyorlar. Belki rüya ve hülyalarında bile, düşman ilan ettikleri insanları bitirme senaryolarıyla meşgul oluyorlar. Uyandıklarında da bu senaryoların figüranlığını yapıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen insanları yokluğa mahkûm etmek için her gün elli türlü entrika ve komplo sahneye sürüyorlar. Dolayısıyla da yapıp ettikleriyle sürekli etrafa levsiyat saçıyorlar. Daha da vahimi, yaptıkları bunca kötülüğü İslâm adına yapıyor, İslâm’ın dırahşan çehresini kirletiyorlar. İslâm var olduğu günden bugüne adı herhalde bu ölçüde kirletilmemiştir.

Akıllı Mehmet

Bir taraftan İslâm’ın yasakladığı pek çok günahı hiç çekinmeden işleyecek, diğer taraftan İslâm’ı ikame iddiasında bulunacaksınız; olacak şey değil! Bu nâdânlar İslâm’ı bilmedikleri gibi, içinde yaşadıkları dünyadan da haberleri yok. Ne Kur’an ve Sünnet’in ruhuna vâkıflar ne de içtimai coğrafyanın şartlarına. Buna rağmen kocaman kocaman iddiaları da ağızlarından düşürmüyorlar. Öyle iddialar ki, bunları ne Hz. Ebu Bekir dillendirmiştir ne de Hz. Ömer. Boylarını aşkın sözler ediyor sonra da o sözlerin altında kalıyor, presleniyorlar. İnsan cehaletin ve aymazlığın bu kadarına da “pes” diyor. Neticede olan milletimize oluyor, Müslümanlara oluyor. Problemler sarmalı her geçen gün daha da büyüyor ve işin içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.

Akıllı Mehmet’in hikayesi, onların bu durumunu çok güzel resmeder. Akıllı Mehmet diye biri varmış. Büyük bir uçurumdan aşağı inmek için plan yapılırken ortaya bir fikir atmış. Uzun patikalarda dolaşmadan onları kestirme bir yolla hızlıca aşağı indirebileceğini söylemiş. Birisi kayalara yapışacak, bir diğeri ona, öbürü ona, derken aşağıya kadar bir sütun oluşturacaklar ve kalanlar da onlara tutuna tutuna inecek. Fakat en yukarıdakinin elleri yükü taşıyamaz hâle gelince hepsi birden aşağı yuvarlanmışlar. Kırk kişiden otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu kanadı kırılmış. Çevreden olayı görenler Akıllı Mehmet’in yanına koşmuş, ne olduğunu sormuşlar. Verdiği cevap şu: “Sormayın, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.”

Bugünkü serkârların yaptıklarının inanın bundan pek bir farkı yok. Asırlarca İslâm’a bayraktarlık yapmış, insanlığa mühim şeyler sunmuş, devletler muvazenesinde önemli bir denge unsuru olmuş mübarek bir ülkeyi enkaz yığınına çevirdiler. Fakat meydana getirdikleri tahribatı hatırlattığınızda hâlâ Akıllı Mehmet gibi cevap veriyor ve bir problemin olmadığını söyleyip duruyorlar. Tarih olup biten bütün bu hâdiseleri ironik şekilde yazacak, okuyanlar bir taraftan ağlarken bir taraftan da gülmekten kendilerini alamayacaklar.

Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytanlar

Yukarıda Yezid’in Âl-i Beyt’e reva gördüğü mezalimden bahsettik. Fakat burada Hz. Hüseyin’i çağıran ve ona sahip çıkacağını vaat edenleri de unutmamak lazım. Madem davet ettiniz, niye onlara sahip çıkmadınız? Kılıçtan geçirilirlerken niye imdatlarına koşmadınız? Niye onları yalnızlığa terk ettiniz? Yezit zulümde zirveleşen Allah’ın cezası bir insan. Fakat sizin yaptığınıza da yezitlik denmez mi? Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ciğerparesine kıyılırken bunu uzaktan nasıl seyredebildiniz? Yapmanız gerekeni yapmadığınız halde onun şehadeti üzerine utanmadan nasıl ağıtlar yakabildiniz?

Maalesef bu noktada da değişen bir şey yok. Birileri bir zulüm, bir haksızlık irtikâp ediyor, diğerleri de bu haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilerek ona ortak oluyor. Haydi zalimler kendi karakterlerinin gereğini yapıyor. Fakat yapılan bunca zulmü gördüğü, bildiği hâlde ses çıkarmayan ve hatta farklı yollarla buna destek olanlara ne demeli! Ben onların durumuna, bizzat zulmü yapanlardan daha çok şaşırıyorum. Bunca mezalimi tiyatro seyreder gibi seyreden bu zavallılara acıyorum.

Yezitlerin, Haccacların, Şimirlerin, İbn Mülcemlerin, Lü’lülerin yaptıkları zulümler aklımıza geldiğinde “Allah topunuzu yerin dibine batırsın” diyesimiz geliyor. Fakat ne Kur’ân ve Sünnet’te ne de Ehl-i Sünnet akidesinde Yezid’e veya daha başka bir zalime lanet okumanın sevap olduğuna dair bir hüküm yoktur. Ehl-i Sünnet ulemasından bazıları Yezid’e lanet etmiş ve lanet etmenin caiz olduğunu söylemiş; bunun mukabilinde çoğunluk ulema, caiz olsa da bunun teşvik edilecek bir yanının olmadığını, her konuda olduğu gibi bu hususta da temkinli ve itidalli davranmanın, aşırıya kaçmamanın, dilini tutmanın gerçek mü’min duruşu olduğunu ifade etmişlerdir.

Biz bir şey desek de demesek de onların müstahak oldukları şey her ne ise Allah onu takdir buyuracak ve hak ettikleri cezayı verecektir. Hiss-i mürüvvetle hareket eden, engin insanî duygulara sahip olan bir mü’mine düşen vazife, “Allah’ım bizi de şirazeden çıkmış bu zalimleri de Senin yoluna hidayet buyur, ıslah et! Eğer ıslaha kabiliyetlerini kaybetmişlerse, onları Sana havale ediyoruz. Şayet salah yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, tez zamanda haklarından gel.. ellerini kollarını bağla.. ayaklarına prangalar vur.. akıllarını işlemez, dillerini konuşamaz, kalemlerini yazamaz hale getir de kötülük yapamaz olsunlar.. masum insanların aleyhine kullandıkları ne kadar yol yöntem, imkân ve malzeme varsa hepsini ellerinden çekip al.. menfur emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve cümle masum, mazlum ve mağdurların çektiği zulümleri bertaraf et, ah u efganlarını dindir.. bu âciz ve çaresiz kullarını, nusretinle, hıfz u inayetinle teyit buyur Allahım!” demektir. Bu, insanlığımızın gereğini ortaya koymakla beraber aynı zamanda mağdur ve mazlumlara vefanın gereğidir.

ZAMANIN RUHUNA UYGUN HAREKET ETME

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bugüne kadar seleflerimiz, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için yaşadıkları dönemin şartlarına göre ciddi bir mücadele ortaya koymuş, ellerinden geleni yapmışlardır. Bu iş bazen sofi ve erenlerin eliyle gerçekleştirilmiş, bazen tüccarlar vasıtasıyla, bazen de fetihler yoluyla. Aşılmaz denilen surları aşmış, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmış ve gittikleri yerlerde sulh, huzur ve adaletin temsilcisi olmuşlar.

Ne var ki içinde yaşadığımız dünya artık onların yaşadığı dünya değil. Her şey değişti. Sadece sosyal, siyasi ve iktisadi şartlar da değil; kültürler, felsefeler, anlayışlar başkalaştı. Dolayısıyla i’lâ-i kelimetullah adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemlerin de çağın gereklerine uygun olması gerekiyor. Aksi takdirde muvaffak olunması çok zor. Hatta maksadın aksi bir netice bile ortaya çıkabilir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Maddi kılıç kınına girmiştir, medenilere galebe ikna iledir.” sözüyle günümüzde takip edilmesi gereken doğru yola işaret ediyor. Bugün Selçuklu da olsa, Osmanlı da olsa, Ukbe İbn-i Nafi de olsa, Tarık İbn-i Ziyad da olsa takip etmeleri gereken hareket tarzı budur. Onlar kendi dönemlerinin şartları içinde problemleri çözme adına yer yer kılıca başvurmak, güç kullanmak zorunda kalmış olabilirler. Fakat günümüzde sahip olduğumuz değerleri muhtaç sinelere duyurabilme, başka yolların bulunmasını iktiza ediyor. Tam bulduk mu bulamadık mı bilemiyorum. Ancak şimdilik bulduklarımızla amel ediyoruz.

Dünyanın halihazırdaki durumuna bakınca, durmamız gereken yer, almamız gereken tavır çok net görünüyor. Her tür şiddet ve radikalizmden uzak duruyor; eğitimle, diyalogla, sevgiyle, çözülmez zannedilen kronik problemlerin çözüleceğini düşünüyoruz. Bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna en uygun hareket tarzı olduğuna inanıyoruz. Fakat en iyisini biz yapıyoruz diye bir iddiamız yok. Tamamen Allah’ın lütfu olarak vücud sahasına çıkan güzel işler asla aidiyet mülahazasına bağlanmamalı, bağlanıp heder edilmemeli. “En doğru, en isabetli, en makul ve dinin ruhuna en uygun yol, bizim yolumuzdur.” gibi enaniyet ve kibir kokan sözlerden uzak durulmalı. Fikir ve aksiyon adına ortaya konulan şeyler İmam-ı Azam, İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi büyük zatların mülahazalarıyla bire bir örtüşse bile mü’mine düşen vazife, mahviyet ve tevazudur. Eğer mevcut içtihat ve yorumlarımızdan daha güzelini bulacak olursak, hemen mevcut fikirlerimizden dönmesini bilmeliyiz.

Tarih felsefecilerinin de üzerinde durduğu gibi, Müslümanlar zorla girdikleri yerlerden bir şekilde dışarı atılmışlardır. Ama gönülleri fethederek, sevgi iksirini kullanarak girdikleri yerlerde kalıcı olmuşlardır. Mesela Endülüs’e bu gözle bakabilirsiniz. Müslümanlar asırlarca orada kalmış, göz kamaştırıcı bir medeniyet kurmuş ve Batı üzerinde ciddi tesir bırakmış olsalar da bir süre sonra çok acı bir şekilde oradan çıkarılmışlardır. Aradan asırlar geçmiş olsa da ne zaman orada meydana gelen hâdiseleri düşünsem gözlerim dolar. Kendime göre bir kısım hikmet ve maslahatlar bularak hafakanlarımı bastırmaya çalışsam da, şimdiye kadar İslâm’ın bu yitik coğrafyası karşısında yaşadığım hasret ve elemi hafifletmenin bir yolunu bulamadım.

Demek ki bu tür yerlerde yaşayan insanlar sizi kabul etse bile, içlerinde bir yara kalıyor ve size karşı zamanla bir tepki gelişiyor. Şartlara göre bu tepki gittikçe şiddetini artırıyor ve bir gün geliyor, sizi bulunduğunuz yerden sürüp çıkarıyorlar. Hatta geride bıraktığınız âsâr-ı bergüzideleri de yakıp yıkıyor, mal ve servetlerinizi yağmalıyor, milyonlarca insanı katlediyorlar. Bu, üzerinde önemle durulması gerekli bir meseledir.

Temsilin Gücü

Eksiğiyle gediğiyle öncekiler kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlar. Bizim için önemli olan, bizim ne yaptığımızdır. Bir mü’minin asıl hedefi, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Değil dünya sultanlığı, ahiret nimetleri bile onun için maksud-u bizzat olmamalıdır. Allah rızasını kazanmanın en büyük vesilesi ise O’nun nam-ı celil-i sübhânisini dünyanın dört bir tarafına götürmektir. Bu, gaye ölçüsünde bir vesiledir. Kimse onu görmezden gelemez. Ne acı ki, birkaç asırdan beri Müslümanların böyle bir derdi olmamış. Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Bazı kimseler bunu dert edinmeli, ciddi bir aksiyon ortaya koymalı ve bu yolda karşılaşacakları sıkıntı ve zorluklara da katlanmalı. Bugün itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın önlerine açtığı imkanlar nelerse bunları çok iyi değerlendirmeli, onların üzerinde yoğunlaşmalı ve hizmetlerini o noktadan yürütmeli.. yarın öbür gün karşılarına daha farklı sünuhat ve tuluat çıkacak olursa, o zaman da onları değerlendirmeliler. Bizim gibi günah ve levsiyat asrında yaşayan insanlar için bundan daha büyük bir kefaret vesilesi ve kurtuluş yolu olamaz.

Biz tüm kalbimizle, İslâm’ın en kâmil ve eksiksiz din olduğuna, Cenab-ı Hakk’ın bu din sayesinde insanlığa sunduğu nimetlerini tamamladığına ve günümüz insanlığının onun sunduğu mesaja muhtaç olduğuna inanıyoruz. Yine şuna imanımız tam ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), Cennet’e giden yolları gösteren, bundan dolayı insanlığın mutlaka izlemesi gereken, aldatmayan bir rehberdir. Bu bakımdan O’nun bütün yönleriyle dünyaya tanıtılması gerekmektedir. Biz de bu hayatî vazifeyi ifa etmek üzere yollara düşmüş yolcularız.

Bazı mütemerrit ve mutaassıplar bundan rahatsız olacaktır. Düşmanlığa kilitlenmiş kimseler sizi yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Fakat meseleyi sadece bu tür zalim ve mütecavizlere bağlayıp ufku kapkaranlık görmüyoruz. Nitekim şimdiye kadar tanıştığımız ve birlikte olduğumuz insanlar hep takdirlerini ve güzel temennilerini dile getirdiler. Çok az istisna dışında şikâyet edene, rahatsızlık izhar edene rastlamadım. Dolayısıyla sadece negatif şeylere bakıp ümidimizi kırmamalı, karamsarlığa düşmemeliyiz.

İnsanlığa sunacak bir mesajı olduğunu düşünen adanmışlar, sözleriyle muhataplarına bir şey anlatmadan önce tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymaya bakmalıdırlar. Zira söz, bir kısım tabiatlarda rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.. sağa sola çekilebilir.. ondan, sizin aklınıza bile gelmeyen manalar çıkarılabilir. Temsil ise güven verir, inandırıcılığı çok daha yüksektir. Eğer biz Allah’ın insanlığın hayır ve maslahatı için vaz etmiş olduğu ilahî sistemi arızasız ve kusursuz şekilde yaşayabilirsek, insanların etkilenmemesi, büyülenmemesi mümkün değildir. Onca hırpalanmamıza rağmen hâlâ aile düzenimiz, insanî ilişkilerimiz, civanmertliğimiz insanları etkiliyorsa, çok laf söylemeye lüzum yok zannediyorum. “Gelin şöyle olun, böyle yapın” demek yerine, başkalarını çağırdığımız değerleri cezbedici ve imrendirici bir güzellikte temsil edelim.. bunu, başkası görsün diye değil, kendimiz için, Allah’la olan münasebetimiz adına, kulluğumuzun gereği olarak yapalım.. yapalım ve başkalarının ne yapacaklarının kararını onlara bırakalım.

Doğru Üslûbu Yakalama

Her ne kadar temsil çok önemli olsa da sözün ehemmiyeti de tamamen göz ardı edilemez. Temsilin yanında söze ihtiyaç duyulduğu zamanların olacağı da muhakkaktır. Temsilde kapalı kalan noktaların şerh edilmesine lüzum duyulabilir. O zaman da üslûba çok dikkat edilmelidir. Nerede, ne zaman, ne denileceği çok iyi tayin edilmelidir.

Öncelikle, muhatapla aramızdaki ortak noktalar öne çıkarılmalı, daha çok onlar üzerinde durulmalıdır. Zira her şeyden önce aradaki uçurumun kapatılmasına ihtiyaç vardır. Sizin anlattıklarınızla kendi düşünce sistemleri arasında bir kısım koordinatlar yakalarlarsa, söylenenleri daha kolay kabul ederler. Bunun için de muhatabın tâbi olduğu din, içinde yetiştiği kültür ortamı, bilgi seviyesi ve hissiyatı göz önünde bulundurulmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir.

Eğer muhatap olduğumuz insanlar dine karşı mesafeliyse, evrensel insani değerler üzerinde durabilir, birçok meselemizi onlar üzerinden anlatabiliriz. Hastalar Risalesi, İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi gibi konulara öncelik verebilir, hemen herkesin şöyle böyle dikkatini çekecek mevzular seçebiliriz. Eğer namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetleri anlatmamız gerekiyorsa, bunların hikmet ve maslahat yönlerini öne çıkarır, şahsî ve içtimai hayatımıza bakan faydalarını ele alabiliriz.

Farklı din mensuplarıyla yapacağımız görüşmelerde, onların da üzerinde ittifak ettiği inanç esasları üzerinde durabiliriz. Bütün dinlerde şöyle böyle bir yaratıcı fikri mevcut olsa da hiçbir dinde Zat-ı Uluhiyet, İslâm’daki gibi isim ve sıfatlarıyla detaylı bir şekilde ortaya konulmamıştır. Farklı ad ve unvanlarla Allah’tan bahsetseler de, onların ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatleri hakkındaki düşünceleri, İslâm’ın ortaya koyduğu ölçüde ve mükemmeliyette değildir. Muhataplarımızın seviyelerine göre, anlayabilecekleri bir şekilde onlara bu konularda bilgi verilebilir.

Her din mensubu, kendi peygamberinin en üstün olduğuna inandığı için İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bahsetmemiz onları rahatsız edebilir, bu konuda itiraz ileri sürebilirler. Dolayısıyla onlarla bir araya geldiğimizde, mutlak manada nübüvvet hakikati üzerinde durma ve peygamberlere ait vasıfları anlatma daha faydalı olacaktır. Aynı şekilde Hıristiyanlık ve Yahudilikte net çizgileriyle ortaya konulmuş ve İslam’da olduğu derecede çerçevesi belirlenmiş bir haşr u neşr akidesi yoktur. Siz, Kur’ân demeden, Allah Resûlü’nden bahsetmeden âyet ve hadislerde anlatılan hususları net bir şekilde ortaya koyduğunuzda zannediyorum gönül rahatlığıyla kabul edeceklerdir.

Anlatılan hususların tesirli olması için, muhataplarla ciddi arkadaşlık ve dostluk bağlarının kurulması da çok önemlidir. Karşılıklı ziyaretlerde bulunarak, hediyeleşerek, yardımlaşma ruhuyla hareket ederek, hiçbir şekilde feda edilmeyecek ve vazgeçilmeyecek yakın arkadaşlıklar tesis etmeliyiz. Bu konuda olabildiğince civanmert ve centilmen davranmalıyız. Önyargıların silinip gitmesi ve insanların birbirini dinleyecek hâle gelmeleri adına kurulacak dostlukların çok büyük önemi vardır. Bunu yapabildiğimiz takdirde, sunacağımız mesajlar onlar nazarında daha değerli hâle gelecektir. Unutmamalıyız ki Efendimiz’in sunduğu mesajın, içinde yaşadığı toplum tarafından hüsn-ü kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri, nübüvvetinden önceki dönemde emniyet ve sadakat timsali olarak bilinmesi ve herkesçe sevilmesidir.

Makuliyet ve Sebeplere Riayet

İnsanın kendisini i’lâ-i kelimetullah davasına adaması ve yaptığı bütün işleri ihlâs ve samimiyetle yapması muvaffakiyet adına çok önemlidir. İhlâsla ve güzel niyetlerle yapılan ameller az da olsa Allah nezdinde makbul olur ve değerler üstü değerlere ulaşır. Fakat atılan adımların semere vermesi ve kalıcı olması için niyet ve ihlasın yanında bilgi, tecrübe ve mantık da çok önemlidir. Mesela şiddet kullanmak insanî/İslâmî olmadığı gibi, dini tebliğde şiddete başvurmanın da hiçbir mantıkî yanı yoktur. Bugün birileri tarafından yapılan ve maalesef İslâm’a nisbet edilen terör saldırıları, canlı bombalar bütünüyle dinin ruhuna aykırı olduğu gibi, bunların hiçbir mantığı da yoktur. Zira terör ve şiddetle hiçbir yere varılamaz. Bir yere ulaşılsa bile orada kalıcı olunamaz. Çünkü bu tür eylemler geride kin, nefret, gayz ve öfke bırakır. Gün gelir bu öfke, ona sebep olanları da boğar. Eğer yapılan işlerin insanlar nazarında kabul görmesi ve kalıcı olması isteniyorsa, hem güzel niyet ve düşüncelerle yola çıkılmalı hem murad-ı ilâhîye uygun hareket edilmeli hem de akıl ve mantık sonuna kadar kullanılmalıdır.

Eğer ortaya koyduğunuz güzel işlerin kabul görmesini veya en azından bunlara ilişilmemesini istiyorsanız, meselelerinizi bir dünya meselesi hâline getirmelisiniz. Öyle ki dünya üzerinde hegemonya kurmak isteyen, çatışmadan beslenen veya kin ve nefretlerinin kurbanı olmuş bir kısım zalim ve mütecavizler size engel olmak istediğinde, sizi başkaları savunmalı, “Hayır, bunlara ilişmeyiniz, bunlar insanlık adına çok güzel işler peşinde koşuyorlar.” demeliler. Siz, bir taraftan insanlığın sulh ve selameti adına durma bilmeden koşturmalı fakat diğer yandan da ortaya koyduğunuz güzelliklerin heba edilmemesi adına bütün sebeplere riayet etmelisiniz.

Bizim Cenab-ı Hakk’ın inayetine, hıfz u himayesine itimadımız tam olsa da, projelerimizi bu gibi ekstra lütuflar üzerine bina edemeyiz. Her zaman söylediğimiz gibi, dinimiz bize, esbaba riayette âdeta bir esbapperest gibi davranmayı, Allah’a tevekkülümüzde de âdeta bir “cebrî” gibi düşünmeyi öğretir. Her şey Rabbimizin yaratmasıyla, O’nun inayetiyle, lütf u keremiyle meydana gelir. Ama kuldan, Allah’ın ekstradan gelecek lütfuna değil, yapacağı plana uygun hareket etmesi istenir. Eğer ekstra lütuflar üzerine hüküm bina edilecek olsaydı, bunu en başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yapardı. Ama O böyle yapmadı. Hiçbir işini, harikuladeler kuşağında planlamadı. Cenab-ı Hak dileseydi Mekke’nin azılı düşmanlarının tepesine göklerden bir meteor gönderiverir ve işlerini bitirirdi. Ne var ki Allah Resûlü (sallallahu eleyhi ve sellem) bir beşerdi ve beşere imam olmuştu. Sebepler dünyasında yaşıyordu. Rehberliği de buna göre olmalıydı. Allah her zaman mü’minlere ekstra lütuflarda bulunsa da, onlara düşen vazife, içinde yaşadıkları şartlara göre yapılması gerekli olan işlerde boşluk bırakmamaları, kusur etmemeleri ve almaları lazım gelen her tür tedbiri almalarıdır.

Evet, insanlığın faydası adına gerçekleştirilen projelerin korunması, bin bir emekle ortaya konulan birikimlerin heder olmaması, yarın birileri tarafından zayi edilmemesi, insanlığa sunulan hizmetlerin kalıcı olması adına bugünden ne kadar tedbir alınsa değer. Cizvitlerin, Urartuların yaptığı gibi iç içe surlar örülmelidir ki, kötü niyetlilerin elleri oraya ulaşmasın, Allah’ın inayet ve keremiyle başlamış ve devam etmekte olan bir açılıma halel gelmesin, dünyanın dört bir tarafında cihanpesendâne hizmet veren güzel insanların emekleri zayi olmasın.

Bu güzel açılımın hiç durmadan yoluna devam etmesi için bir araya gelmeli, beyin fırtınası yapmalı, aklı eren insanlara danışmalı, en makul ve realist yol ve yöntemler nelerse onları bulmaya çalışmalıyız. Bu konuda herkesin fikrinden istifade etmesini bilmeliyiz. Ufkumuzu aydınlatacak, yürüdüğümüz yolda bize önemli doneler verecek ve hareketimizi hızlandıracak alternatif düşüncelere, farklı yol ve yöntemlere açık olmalıyız.

Sabır ve Teenni

Konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur: Eğitimle, diyalogla, kültürel faaliyetlerle veya insanî yardımlarla hizmet götürdüğünüz toplum ve milletlerin ortaya koyduğunuz projeleri benimsemesi, kabul etmesi ve sahip çıkması, zamana vabestedir. Her şeyden önce muhataplarınıza güven vaat etmelisiniz. Bunun için de içinde yaşadığınız toplumun bir parçası hâline gelmeniz, bünyenin içine girip onunla bütünleşmeniz gerekir. Eğer içinde yaşadığınız toplumda, bünyenin içine girmiş yabancı bir cisim gibi kalır, entegre olamazsanız, bir gün oradan sökülüp atılırsınız. Onlar sizi benimsemeli ve kendilerinden kabul etmelidirler ki size tepki duymasın ve mesajınızın doğruluğundan şüphe duymasınlar.

Evet, bir topluma entegre olma, onun bir cüz’ü haline gelme, eğreti durmama, zamana vabestedir. Acele edilmemesi, konjonktürün müsaade ettiği ölçüde hareket edilmesi gerekir. Bazen birdenbire amudi yükselmeler tepki toplayabilir. Özellikle kendi geleneklerine, dinlerine bağlı toplumlar, yabancı gördükleri kimselerin ortaya koydukları projeleri hazmedemez ve reaksiyon gösterirler. Mesela bir ülkede sizin birdenbire onlarca okul açmanız oradaki güçlü lobileri rahatsız edebilir. Sizin hiçbir şekilde idareyle, siyasetle işiniz olmasa da, onlar bunu bilmedikleri ve henüz sizi tanımadıkları için endişe duyabilirler. Kendi hesabınıza bazı şeyler yapacağınızı zannedebilirler. Onların öteden beri yaptıkları bir kısım hesapları vardır. Hesaplarının karışmasını istemezler.

Bu bakımdan sadece kendi projelerinize ve ideallerinize odaklanmamalı, her hamle ve açılımınızda içinde bulunduğunuz toplumun çıkarlarını, sizden beklentilerini ve dünya adına onların yapmak istediklerini de hesaba katmak zorundasınız. Ortaya koyacağınız faaliyetlerin bunlarla uyum içinde olmasına dikkat etmelisiniz. Yani fasl-ı müşterekleri çok iyi belirleyerek buradan hareket etmelisiniz. Yürüdükleri yolda bir engel teşkil etmediğinizi, dünya üzerindeki genel politikalarına zıt yanlarınız olmadığını görmeliler. Yoksa kendi ülkenizde bile size rahat verilmediği gibi yabancı ülkelerde hiç rahat vermezler.

Hâsılı; düşünce ve aksiyon iç içeliğiyle çıktığımız bir yolda, ideallerimizin peşinden koşarken, yukarıda zikrettiğimiz hususların da çok iyi hesap edilmesi gerekir. Böyle hassas dengeler üzerine kurulu bir dünyada her şeyi düşünebilmek, doğruyu bulabilmek ve başarılı olabilmek gerçekten çok zor. Allah yanıltmasın ve istikametten ayırmasın. 

FİTNELER KARŞISINDA MÜSLÜMANCA DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Cenab-ı Hak, hiçbir dönemde insanlığı başıboş bırakmamış, nebileriyle ve onların sadık temsilcileri hak dostlarıyla beşerin yolunu aydınlatmıştır. Bu, O’nun insanlığa büyük bir merhameti, fazlı ve inayetidir. Fâtır sûresinde yer alan, وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلاَّ خَلاَ فِيهَا نَذِيرٌ Hiçbir millet yoktur ki, aralarında, onlara gerçekleri anlatan, onları iyiliklere sevk edip düşülmesi muhtemel yanlışlara karşı uyaran birileri bulunmuş olmasın.” (35/24) âyet-i kerimesi de bunu ifade eder. Her peygamber, gönderildiği toplumun problem ve dertlerine uygun reçetelerle gelmiştir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin sonuncusu olduğu için, O’ndan sonra, değişen zaman ve şartlara göre dinin yoruma açık yanlarının yorumlanması, mücedditler ve müçtehit imamlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bununla birlikte niceleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra peygamberlerinin izini takip etmemiş, mesajını unutmuş, kalbî ve rûhî hayattan uzaklaşmışlardır. Çünkü kalb ve ruhun yörüngesinde bir hayat yaşayabilme ve istikameti koruyabilme, ancak ilâhî nefhayla mümkündür. Vahy-i semavîye sırt çeviren, peygamber soluklarına kulak asmayan toplumların, bir kısım bâtıl ve sapkın yollara sülûk etmeleri kaçınılmazdır.

Geçmiş kavimlerin hayat sergüzeştleri bunun misalleriyle doludur. Peygamberleri hayatta iken onun arkasından giden kavimleri, aradan belli bir süre geçtikten sonra hemen kendilerince bir kısım totemler bulmuş ve putperestliğe sapmışlardır. Bu totemler bazen taştan tahtadan yapılan heykeller olmuş, bazen de büyütülen ve kutsallaştırılan şahıslar. Vahyin aydınlatıcı atmosferinden uzaklaşan günümüz insanının da yer yer farklı varlıkları totem ve tağut hâline getirdiğinde şüphe yoktur. Mesela biri kalkıyor “Falana dokunmak ibadettir” diyor. Bir başkası ona taptığını söylüyor. Bir başkası onu ezeli ve ebedi lideri olarak isimlendiriyor.

Oysaki bütün bunlar, itikadi olarak insanı helake sürükleyecek çok tehlikeli sözlerdir. Bırakalım sıradan şahısları, peygambere dokunmak ibadettir bile diyemezsiniz; zira ibadetleri belirleyen Allah’tır ve O, böyle bir ibadet vaz etmemiştir. Aynı şekilde, peygamberler dâhil hiçbir şahıs için ezelî ve ebedî vasıfları kullanılamaz. Zira bu sıfatlar Allah’a mahsustur. Keza Allah’tan başka kimseye tapılmaz; başkasıyla ilgili bu ifadeyi kullanmak mecazen bile olsa doğru değildir. Tapılmaya, kulluğa lâyık tek varlık vardır, o da Allah’tır. İbadet, ubudiyet ve ubûdet yalnız Allah’a yapılır. Nitekim biz her gün namazlarımızda, Biz ancak Sana ibadet eder ve yardımı ancak Senden dileriz.” (Fâtiha sûresi, 1/4) demek suretiyle günde kırk defa bunu ilân ediyoruz. Esasen değişik kulluklardan sıyrılmanın yegâne yolu da Allah’a hakiki kul olmaktan geçer. Allah’a kul olmayanlar, farklı varlıklara kul olma zilletinden kurtulamazlar. Allah’a kulluk yolundan sapanlar yamuk yumuk yollara sapmış olurlar ve asla hedeflerine varamazlar.

Günümüzde bazıları, din adına günaha giriyor, din adına cinayet işliyor, din adına zulmediyor, din adına türlü türlü cürümler irtikâp ediyor; daha doğrusu, yaptıkları mesaviyi, dini kullanarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Meşum emellerine ulaşmada dini bir basamak görüp onu istismar ediyorlar. Kendi vesayetlerine girmeyen ve kendilerine mutlak biat etmeyen insanları hiç olmayacak şeylerle itham ediyor, suçluyor, hatta onları tadlil ve tekfir ediyor, sonra da onlara yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı mubah ilân ediyorlar. Arkasından ne şenaatler ne şenaatler işliyorlar. Çok rahatlıkla onların gıybetini yapıyor, hiç utanmadan onlara iftira atıyor, bile bile onları itibarsızlaştırıyor ve bütün bunlarda da dinen bir mahzur görmüyorlar. Bu tür tavır ve davranışlar, peygamber yolundan sapmanın birer neticesi.

Din Adamlarının Sessizliği

Asıl tuhaf olan şu ki, bir tarafta din adına bütün bu cinayetler işlenirken, bir tane teolog da kalkıp bunlara itiraz etmiyor. “Teolog” kelimesini, son zamanda türeyen, dinin ruhundan uzak bir kısım ilahiyatçılar, hocalar, vaizler için bilerek kullanıyorum. Eğer onlar gerçekten ilâhiyatçı olsalardı, âlim olsalardı, ilimlerinin gereğini yerine getirir ve bu türlü sapkınlıklara itiraz ederlerdi. Maalesef şimdiye kadar birisi çıkıp da “Bu kadarı fazla!” demedi.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki dindarlar, hatta din âlimleri yalana yalan diyemiyor; hırsızlığın haram olduğunu söyleyemiyor, yolsuzluğa karşı sesini yükseltemiyor; zulüm ve haksızlıklara itiraz edemiyorlar. Haddini bilmezin biri kalkıp Kur’an’la dalga geçiyor; ne ilahiyat ne de diyanet camiasından çıt çıkmıyor. Bir başkası, “Peygamber gurura düştü, biz aynı hataya düşmeyeceğiz” diyor, kimse itiraz etmiyor. İtiraz etmek şöyle dursun, tevil ve yorumlarıyla bu tür küstahlıkları mazur göstermeye kalkan, söylenen yalanlara kılıf bulan, hırsızlık ve yolsuzlukları makul ve meşru göstermeye çalışanlar çıkıyor. Camileri, minber ve mihrapları, işlenen yığınla haram ve mesaviyi meşrulaştırmak için kullanıyorlar, ona göre hutbe hazırlıyor, ona göre vaaz ediyorlar.

Bilmiyorlar ki bütün bu haramları irtikâp eden zalim ve zorbaların vebali, kıyamet günü onların sırtlarına da yüklenecek. Zulmedilen, ezilen, haklarına girilen ne kadar mağdur ve mazlum varsa, kıyamet günü zalimlerle birlikte onlardan da hak talep edecekler. Hatta belki taraflı fetvalarıyla, gizli-açık destekleriyle azdırdıkları, şirazeden çıkardıkları, kötülüğe karşı cesaretlendirdikleri zalimler bile onlardan hesap soracak.

Asıl Yiğitlik

İslâmî düşüncenin bir endazesizliğe mahkûm edildiği ve her şeyin bütün bütün şirazeden çıktığı böyle bir dönemde, en azından hizmet-i imaniye ve Kur’aniye davasına gönül vermiş adanmışlar kalblerine, gönüllerine, dillerine, söz ve davranışlarına hâkim olmalılar. Duygu ve düşüncelerini sık sık gözden geçirmeli, Allah’ın razı olmayacağı söz ve fiillerden uzak durmalılar. El âlemin günah işlemesi, onların günah işlemesini mubah kılmaz. Zira herkesin günahı kendine. Ahirette herkes hesabını kendisi verecek. Kur’ân ifadesiyle kimse kimsenin günahını yüklenmeyecek.

Tekrar başa dönecek olursak, Allah, insanlığı hiç boş bırakmamış. Gönderdiği nebileri ve kitaplarıyla insanlığın yolunu aydınlatmış. Enbiya-yı izam, tebliğini üzerlerine aldıkları hakikatleri muhataplarına ulaştırmış, kalblere inşirah salmış, mü’minleri eğri yolun encamından sakındırmış. Doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, akı-karayı birbirinden ayırmış. Bize düşen vazife de ilahî vahye kulak vermek, Allah karşısında durulması gerekli olan yerde durmaya çalışmak, ne pahasına olursa olsun, kendi çizgimizi terk etmemek, istikametten ayrılmamaktır.

Toplumun çoğunluğunun iyi olduğu, iyilik düşündüğü, Müslümanlığın, dinin, diyanetin, hikmetin, adaletin hükümferma olduğu iyi zamanlarda insanın eline ayağına, gözüne kulağına, diline dudağına hâkim olması kolaydır. İnsanların birbirine güven vaat ettiği, herkesin sadakat ve vefa solukladığı, kimsenin kimseyi incitmediği, yardımların bile “sadaka taşları” vasıtasıyla yapıldığı bir toplumda zannediyorum şeytan bile fısk u fücura cesaret edemez. Asıl önemli olan, şartların zorlaştığı, sabırların tükendiği zamanlarda istikameti koruyabilmektir. Fitnelerin fokur fokur kaynadığı, belâ ve gâilelerin seylaplar hâlinde her şeyi önüne katıp götürdüğü dönemlerde bile emniyet ve güveni temsil edebilmektir.

Evet, asıl yiğitlik, yapılan gıybetler, atılan iftiralar, reva görülen kötülükler karşısında aynıyla mukabeleye yeltenmemek, intikam hisleriyle hareket etmemek, tahriklere aldırmamak ve mü’min karakterinden taviz vermemektir. Ne var ki bunu başarabilmek hiç de kolay değildir. Beşer fıtratını ve sosyal realiteleri göz ardı etmeyelim. Bu sebepledir ki çokları, çetin imtihanların yaşandığı fitne dönemlerinde durmaları gerekli olan yerde duramaz ve kaybederler. Fakat kaybedenlerin yanında kazananlar da olur. İşte onlar, tüm zorluklara rağmen dimdik durmasını bilen, sarsılmayan ve çizgi değiştirmeyen babayiğitlerdir.

Fitne ve fesadın ortalığı kapladığı, sadece zalimlerin hay huyunun duyulduğu sisli dumanlı bir atmosferde böylelerinin kadr ü kıymeti bilinemeyebilir. Fakat fırtınalar dindiğinde, azıcık da olsa bahar meltemleri esmeye başladığında veya karanlık geceden sonra yavaş yavaş fecir sökün etmeye yüz tuttuğunda her şey daha net görülecektir. İşte o zaman niceleri nedametle kıvranacak, özür dileyeceklerdir.

Sövüp saymanın, kin ve düşmanlığın insanlığa kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Dünyanın sevgiye, sulha, güvene ihtiyacı var. Adanmışlara düşen en büyük sorumluluk da bu değerlerin temsilcisi olabilmektir. Onlar bunu başarabildiği takdirde, ileride, Allah’ın izni ve inayetiyle, gözlerinin içine bakılan, parmakla gösterilen, örnek alınan insanlar hâline geleceklerdir.

***

Not: Bu yazı, 1 Aralık 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

RABBÂNÎLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’ân’da geçen “rabbânî” kelimesi ne anlama gelir, rabbânîler kimlerdir, vasıfları nelerdir?

Cevap: Sözlükte; âlim, Rabbe kulluk eden din adamı manasına gelen rabbânî, tefsirlerde ârif-i billah, hikmet ve ilimle mücehhez hak erleri olarak tarif edilmiştir. (Lisanu’l-Arab, “Rab” md.; Taberî, Camiu’l-Beyan, 6/540-544) Biraz daha açarak rabbânîyi, Allah rızasını hedefleyen, metafizik mülâhazalara ve maneviyata açık yaşayan, hayvaniyet ve cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-i hayatında seyr ü seyahatte bulunan hak eri şeklinde de tarif edebiliriz. Tasavvufta yer alan seyr illallah, seyr fillah, seyr meallah ve seyr anillah gibi kavramlar da bir yönüyle bunu ifade eder. Farklı bir yaklaşımla rabbânî, inandığı dava uğruna kendi arzu ve isteklerinden vazgeçmiş, her şeyi Cenab-ı Hakk’ın hesap ve planlarına bağlamış, emre itaatteki inceliği kavramış ve hayatlarını bu istikamette sürdürmeye azm u cehd etmiş mü’minlere denir.

Evet, rabbânî, bu manada, “Rabb”e bağlılığı şahsında yaşayan kâmil mü’min olmasının yanında, aynı zamanda o ufka ulaşma yolunda başkalarına da rehberlik eden kâmil mürşiddir. O, Cenab-ı Hakk’ın rububiyet dairesini nazar-ı itibara alarak, insan olarak yaratılan “potansiyel insanları”, hakiki insan haline getirme gayretini, cehdini sarf eden bir rehberdir. Onun için ehlullaha, hakiki terbiyecilere, mürşidlere rabbânî insan denmiştir. İmam Rabbânî’ye rabbânî denmesinin sebebi de budur. Yani kâinatta cârî kanunlara tevfik-i hareket eden, insanlara yaşamasını öğreten, bu dolapların içinde insanların rahat gezmelerini, bu meşheri temaşa etmelerini, bu kitabı okumalarını ve onunla hedeflenen ufka ulaşmalarını sağlayan eğitim kadrosu.

Rabbânî kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’in üç âyetinde geçer. Mâide sûresi 44 ve 63. âyetlerde, Ehl-i Kitab’ın rabbânîlerinden bahseder. Âl-i İmran sûresindeki diğer âyet ise bütün peygamberlerin muhataplarını rabbânî olmaya çağırdığını ifade eder:

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ

Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka, Allahla beraber bana da kul olundemesi düşünülemez. Bilakis o, Okuyup başkalarına da okuttuğunuz, öğrettiğiniz kitaba uyun da rabbânî olunder.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/79)

Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ölçüde rabbânî olabilir, kendi arş-ı kemalâtına yükselebilir. Fakat bunun için bir kısım manevî sistemlerini harekete geçirmesi, his ve heyecanlarını tetiklemesi, cismaniyetten uzaklaşması, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi isteklerinin önüne geçirmesi, şahsî hesaplarından vazgeçerek bütün hayatını Allah’ın hesaplarına göre plânlaması gerekir.

Nefis taşıyan, hırs ve tutkuları olan, şeytan gibi ebedî bir hasmı bulunan insanın rabbânî olabilmesi kolay değildir, ciddi bir mücadele ve mücahede gerektirir. Böyle bir yola giren kimse, Allah’la münasebetlerini çok kavi tutmak zorundadır. Kendi mülâhazaları ve kendi hesapları işin içine karıştığı anda, onları yere çalarak paramparça etmesini bilmelidir. Diyelim ki nafile bir namaz kılıyor. Eğer içine Allah mülâhazası dışında başka bir mülâhaza karışıyorsa, namazı bırakmalı, odasına çekilmeli, tam konsantre olduktan sonra yeniden başlamalıdır. Farzlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü bu takdirde onun altından kalkılamaz. Fakat rabbânî olmak isteyen bir insan, kendini Allah’a yaklaştıracak bütün amellerinde ihlâsı yakalamaya, gönlünü Allah’a vermeye mecburdur.

Kur’ân-ı Kerim’de geçen, rabbânî kelimesine benzeyen bir kelime de “ribbî”dir: وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللَّهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok ribbî mücadele verdi, savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/146)

Tefsirlere bakıldığında, “ribbî” kelimesine, ağırlıklı olarak, kökenini tespite raci iki farklı mananın verildiği görülür. Birincisi, büyük topluluklar; ikincisi ise kendini “Rabb”e adamış kimseler. Bu ikinci manada ribbî kelimesi, rabbânî kelimesine benzer. Bazı müfessirler, ikisinin arasında şöyle bir farktan bahsederler: Ribbî, kendini Allah yoluna adamış herkese denirken, rabbânî, aynı zamanda mürşitlik vasfını da haiz kimselere denir.

Demek ribbî de, i’lâ-i kelimetullah davasına kendini adayan, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanında şehbal açması için hiç duraksamadan koşturan, dinin güzelliklerini herkese duyurmaya çalışan ve bu yolda karşılaştığı her tür sıkıntıyı sabırla karşılayan er oğlu erlere denir.

Âyette, i’lâ-i kelimetullah davasına adanmış kimselerin, yürüdükleri yolda karşılaşacakları zorluk ve sıkıntılardan ötürü yılgınlığa düşmeyecekleri, zayıflık izhar etmeyecekleri, düşmanlarına boyun eğmeyecekleri ifade ediliyor. Çünkü onlar, yürüdükleri yolun zorluklarının farkındadır ve bu zorluklara göğüs germeye baştan söz vermiş, ahdetmişlerdir. Onlar hayatları boyunca hep bu ahitlerine bağlı yaşarlar. Temsil ettikleri dava uğruna başlarına gelen her musibeti gülerek karşılarlar. Zorluklar karşısında dimdik durur, sarsıntı yaşamaz ve paniklemezler. Asla “Ne zaman bu işten sıyrılacağız?” düşüncesine kapılmazlar. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında onların ağızlarından en fazla şu cümleler dökülür: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allaha arz ediyorum.” (Yusuf sûresi, 12/86)

Evet, Allah’a inanan bir insan sadece O’nun karşısında secde ve rükûa gider, sadece O’nun huzurunda yüzünü yerlere sürer. Bu payeyi elde etmiş bir mü’minin başkalarına kul köle olması, ağyar karşısında bel bükmesi, boyun eğmesi, vesayet altında yaşamaya razı olması düşünülemez. O, Bediüzzaman Hazretleri gibi “Ben, ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!” der. (Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, s. 159) Hiçbir şey karşılığında bağımsızlığını feda etmez, Allah’tan başka hiç kimseden medet ummaz, yardım dilenmez.

Ribbîlerin anlatıldığı âyet-i kerimenin sonunda, Cenab-ı Hakk’ın sabredenlerle beraber olduğu ifade buyruluyor. Eğer Allah sizinle beraberse şunu çok iyi bilmelisiniz ki O asla sizi zayi etmez. Burada Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine yapılan eziyetler karşısında çok üzülen ve ağlayan kerime-i muhteremelerini teselli etmek için söylediği şu sözü hatırlayabilirsiniz: Ağlama ciğerparem! Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/169)

Bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ Evet, bu durumda (düşmanla yaka paça oldukları, kolları kanatları kırıldığı, kan revan olduğu zaman) onların dudaklarından dökülen, yalnızca şu kelimeler oldu: Ey Rabb-i Kerimimiz! Günahlarımızı ve içine düştüğümüz aşırılıklarımızı affeyle; bizleri doğru yolda sabitkadem kıl ve (fıtratlarındaki inanma istidadını kendi iradeleriyle köreltmiş, neticesinde gözleri görmez, kulakları duymaz ve kalbleri işlemez hâle gelmiş) küfr ü küfran içindekilere karşı bize yardımcı ol.” (Âl-i İmrân sûresi, 2/147)

Bu iki âyet-i kerimede, kendini Allah’a adamış insan prototipi ortaya konuluyor. Böylece onların ne düşündüklerini ne dediklerini, kendileriyle nasıl yüzleştiklerini, Cenab-ı Hakk’a nasıl teveccüh ettiklerini, zorluk ve sıkıntılar karşısında nasıl bir duruş sergilediklerini görmüş oluyoruz. Ortaya konan bu portreden hareketle konumumuzu belirleyebilir, kendimizi ölçüp tartabilir, durduğumuz yer ile durmamız gereken yer arasındaki farkı görebilir, Allah yolunun adanmışları olup olmadığımızı anlayabiliriz.

Rabbanîlik ile adanmışlık, bir vahidin iki yüzü gibidir, bunların birbiriyle çok sıkı irtibatı vardır. Rabbânîlik, içte derinleşmeyi, Allah’la kalbî irtibatı ifade ederken; ribbîlik daha ziyade dışa açılımı, Allah’ın adını dünyaya duyurma azmini ortaya koyan bir kelimedir. Rabbânî olmadan, tam manasıyla adanmış da olamazsınız. Eğer adanmışlıkta etemmiyet ve ekmeliyeti ihraz edememişseniz bu sefer de rabbanîlik yolunda gerekli performans ve mukavemeti gösteremezsiniz. Bunların birindeki kusur, diğerini de etkiler. Kendinizi bir yönüyle Allah yoluna vermiş, belli ölçüde terakki etmiş olabilirsiniz. Ama rızaya tam kilitlenememişseniz, i’lâ-i kelimetullah davasında da eksikleriniz olur.

Hâsıl-ı kelam, mü’mine düşen vazife, bir taraftan kalbî ve ruhî hayata tam kilitlenmesi, havâss-ı zahire ve bâtınesi ile hep Allah yolunda olması, diğer yandan da dini adına taşıdığı onurunu hiçbir şeye feda etmemesi, bu konuda hep adanmışlık ruhuyla hareket etmesidir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rızasını elde etme ve Rabbimizin cemal-i bâkemalini müşahede etme, ona giden yolun gereklerinin tam tekmil yerine getirilmesine bağlıdır.

***

Not: Bu yazı, 25 Nisan 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

YALANCILAR VE YAMACILAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bediüzzaman Hazretleri, güzel görenin güzel düşüneceğini, güzel düşünenin ise hayatından lezzet alacağını ifade eder. En olumsuz zaman ve şartlarda bile insanın bu bakış açısını koruyabilmesi, en olumsuz hâdiselerin bile güzel yanlarını görebilmesi çok önemlidir. Çünkü zâhirî yüzleri itibarıyla çirkin ve kötü görünen nice hâdiseler vardır ki, altında güzellikler saklıdır. Bu itibarla zamandan, olaylardan, sıkıntı ve meşakkatlerden şikâyet etmemeli. Havanın bütün bütün karardığı, tek bir ışık şulesinin kalmadığı, her şeyin renk attığı, en canlı şeylerin bile partallaştığı dönemlerde bile elden geldiğince hâdiselerin güzel ve olumlu yönlerini görmeye çalışmalı.

Biz, “hayır” veya “şer” gördüğümüz hususlarda yanılabiliriz. Hayır zannettiğimiz şeyler şer, şer zannettiklerimiz de hayır olabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bu hususu net olarak şöyle ifade eder: وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı; sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli olur. Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara sûresi, 2/216)

Hemen her dönemde insanlık rahatsız edici bir kısım imtihanlara maruz kalmıştır. Özellikle peygamber yolunu yol edinenler neredeyse hiç rahat yüzü görmemişlerdir. Bazen kâfirler bazen de küfür sıfatları taşıyan mü’minler onlara hayatı dar etmişlerdir. Maalesef tarihte ve günümüzde mü’min görünen niceleri, muhalif ve düşman belledikleri kesimleri sindirmek, ezmek ve yok etmek için akla hayale gelmedik zulümler işliyorlar. Menfur hedeflerine ulaşabilmek için her vesileyi meşru görüyor, her yola tevessül ediyorlar. Yalan, iftira ve karalama, başlıca silahları. Bu halleriyle onlar, mü’min olduklarını iddia etseler de, küfre ait vasıflar taşıdıklarında şüphe yok.

Hz. Pir’in dediği gibi her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü’minin her sıfatı da mü’min değildir. Mesela yalan, bir küfür sıfatıdır. Eğer bir mü’min yalan söylüyor, yalan yazıyorsa küfre ait bir sıfat taşıyor demektir. İnsan bir kere yalan söyleyince, küfre ve nifaka doğru bir adım atmış ve imandan da bir adım uzaklaşmış olur. Yalan söyleyen bir kişi, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de küfre ait bir hususiyeti üzerinde taşıyor olmaktan kurtulamaz. Hele bir de bu yalanını medya vasıtasıyla çok geniş kitlelere ulaştırıyor ve silinmeyecek şekilde arşivlere kaydediyorsa, katmerli bir günah işliyor demektir.

Maalesef günümüzün bazı siyasileri, bile bile yalan söylüyor, bu yalanlarını durmadan tekrar ediyor, medya da onların bu yalanlarını yine yalan olduğunu bile bile geniş kitlelere duyuruyor ve gelecek nesillere intikal ettiriyor. Hatta bazen şerh ve haşiyelerle bu yalanı daha da köpürtüyor, büyütüyorlar. Dolayısıyla ağızdan çıkan bazı sözler birkaç kişiye söylenmiş basit bir yalan olarak kalmıyor, belki milyonlara ulaşıyor. Yani milyonlarca kafa karıştırılıyor, milyonlarca zihin ifsat ediliyor.

Bu yalancıların bir de yamacıları var. Yalancılar, ne zaman inanılması zor bir yalan ortaya atacak ve kitlelerde tereddüt hâsıl edecek olsalar, hemen yamacılar devreye giriyor ve onların yalanlarına payandalar buluyor; inanılması zor yalanları, tevil ve yorumlarıyla kitlelere makul göstermeye çalışıyorlar. “Sürç-i lisan oldu, maksadını tam izah edemedi; esasında onun asıl demek istediği şu idi” diyerek yalancıları toplum nezdinde aklamaya, temize çıkarmaya çalışıyorlar. Bu durum yalancıları daha da cesaretlendiriyor ve bu defa daha büyük yalanlar söylüyorlar. Yalancılarla yamacıların bu yardımlaşması sayesinde nice masumlar mücrim gösteriliyor, itibarlarıyla oynanıyor ve ne zulümler ne zulümler irtikap ediliyor. Kitlelerin cehaleti ve muhakemesizliği de yalancılara ayrı bir cesaret veriyor. Onlar, bu yalanlarıyla halkın efkarını ifsat ediyor, toplumu paramparça hâle getiriyorlar.

Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Demek ki düşünce kuluçkalarının altında yatan yumurtalarda haset ve çekememezlikler, kin ve düşmanlıklar gizliymiş. Meğer bunları açığa çıkaracak, gizledikleri sinsice düşüncelerinin gereklerini yapacak bahane peşindelermiş. Bir harekete karşı kıskançlıkla kıvranıp duruyor ve içlerindeki erâcifi dökmenin yollarını arıyorlarmış. Bu sebepledir ki ellerine imkân ve fırsat geçer geçmez, masumiyetlerinden kendilerinin de şüphe duymadıkları on binlerce insanı, yalan ve iftiralarla mücrim gibi göstermeye kalktılar. Akla hayale gelmedik hakaret ve küfürler ettiler. Aslında bir endam aynasının karşısına geçip baksalar, söyleyip ettikleri şeylerin numara ve drobunun kime uyduğunu çok iyi göreceklerdi. 

Bütün bunlar karşısında bize düşen vazife, peygamberâne ve velayetkârane bir azimle sarsılmadan ve paniklemeden yolumuza devam etmek; yaşanan sıkıntıların ardında saklı güzellikleri görmeye çalışmaktır. Zira bunlar bizi güzel düşüncelere, güzel düşünceler de hayattan lezzet almaya sevk edecektir. Yapılan hakaretlere aldırmadan, kimseye küsmeden, gönül yıkmadan ve gönül koymadan işimize bakmalıyız. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Her hırıltı ve homurtuya laf yetiştirmeye kalkarsanız, vaktinizi ve enerjinizi boşa tüketmiş olursunuz. Üstelik işlerinde profesyonelleşen yalancı ve yamacılarla da başa çıkamazsınız. Onlar her gün karşınıza yeni yeni düzmece sözlerle çıkarlar. Ne yalanları biter ne de bunlara getirdikleri tevilleri.

Zihin aktivitelerimizi bu tür olumsuzluklarla yoracağımıza, şimdiye kadar yapageldiğimiz güzel işleri yapmaya devam etmeliyiz. İnsanla meşguliyet adına alternatif yollar bulmalıyız. Himmetimizi âli tutmalı, birlerimizi bin yapmanın yoluna bakmalıyız. “Bu yapılan işlerle ne olacak ki?” demeden, en ufak bir kıpırdanışı küçük görmeden, elimizdeki imkân ve fırsatları çok verimli değerlendirmeye çalışmalıyız. Bugün yapılan küçük işlerin gelecekte nasıl semere vereceğini bilemeyiz. Biz yaptığımız hizmetleri kendi küçüklüğümüze bağlamamalıyız. Her şey Allah’ın elindedir. O murad buyurduktan sonra damlalardan deryalar meydana getirir.

Önemli olan, maruz kalınan ağır imtihanları rıza ve sabırla karşılayabilmek ve ahirete alacaklı olarak gidebilmektir. Bazen şeytan aklımıza, “Biz bugüne kadar hiçbir bedel beklemeden, adanmışlık ruhuyla sürekli koşturduk, malımızdan ve canımızdan fedakârlıkta bulunduk. Karşılığı bu mu olmalıydı!” şeklinde farklı düşünceler getirerek bizi şikâyete sevk edebilir. Allah karşısında, kulluk şuuruyla bağdaşmayan bu tür düşüncelere girmemenin yolu, bizim için birer rehber ve rehnümâ olan peygamberlerin hayatına bakmak, onlara iktida etmek, peşlerinden gitmektir. Şunu unutmamalıyız ki, Allah’ın en çok sevdiği kullarının en ağır imtihanlara uğraması, kadimden bu yana devam edegelen bir âdet-i ilâhiyedir, yani Allah’ın değişmeyen bir kanunudur. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa onların, imtihanların en ağırına maruz kaldıkları ve bütün bu imtihanları sabır ve rızayla göğüsledikleri görülür. Allah bizleri de onların yoluna tâbi olan babayiğitlerden eylesin!

***

Not: Bu yazı, 17 Ağustos 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

İMTİHAN VE HAKTA SEBAT

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Her hâlimiz ve tavrımızla, iman, ihsan, ihlâs, yakîn ve rıza kahramanı olma peşinde olmalıyız. Bütün bir hayatımızı bir dantela gibi bu atkılar üzerinde işlemeliyiz. Asıl derdimiz, hedefimiz, işimiz bu olmalı. Her bir davranışımızın Cenâb-ı Hakk’ın marziyât-ı sübhâniyesine muvafık olması için çok yalvarmalıyız. O’nun rızasına uygun düşmeyen hiçbir şeye razı olmamalıyız. Farz-ı muhal, şayet O, bizim insanları Cennet’e götürmemizden, Firdevs’in kapısını açmamızdan razı değilse, bunu bile arzu etmemeliyiz. Gerçi bunlar bizim boyumuzu aşkın şeyler. Fakat bir hakikati dile getirme adına, “farz-ı muhal” ile de kayıtlayarak söylenince zannediyorum mahzuru olmaz.

Evet, her meselemizle alakalı en önemli şey, yapıp ettiğimiz şeylerden Allah’ın razı ve hoşnut olması; bizim de sürekli bunun peşinde koşmamızdır. Ancak her zaman bu talebimizde başarılı olamayabiliriz. İnsan olmamız ve nefis taşımamız itibarıyla yer yer hatalar yapabiliriz. Bununla birlikte, falsolarımız bizi böyle yüksek bir duygu ve düşünceyi sürekli vird-i zebân etmekten alıkoymamalıdır. Düşsek, sürçsek bile, hemen ayağa kalkmalı ve yine “Allah’ım, iman, ihsan, ihlâs, rıza, aşk u iştiyak…” demeye devam etmeliyiz. Hayatımızı bu yüce gaye etrafında örgülemeli, Allah rızasını elde etmeyi biricik maksadımız hâline getirmeliyiz. Yatıp kalkıp sürekli, “Allah’ım, Seni görüyor gibi kulluk yapmaya, Senin tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla yaşamaya, muradın istikametinde adım atmaya muvaffak eyle ve beni bu mülâhazalardan bir an dûr eyleme!” diye yalvarmalıyız.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde, her âdemoğlunun hata işleyeceğini, hata işleyenlerin en hayırlısının da tevbe edenler yani hatasından dönmesini bilenler olduğunu ifade buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, sıfatü’l-kıyame 49) Sanki herkesin tabiatında onu hataya sevk edecek bir kısım genler var. Ne var ki, düşüp kalkmalar, üst üste yapılan falso ve fiyaskolar, kemal-i ciddiyetle doğrunun arkasında olmaktan bizi alıkoymamalıdır. Zira kul olmanın gereği budur. İnsan, bir an için nefsine uyabilir, hata edebilir; fakat asla orada kalmamalı, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmelidir. Allah bizi insan olarak yaratmıştır. Ancak bu bir potansiyeldir. Bu potansiyelin inkişafı yani hakiki insanlığa yükselme, oradan da “insan-ı kâmil” zirvelerine çıkabilme, şart-ı âdi planında irademize, ceht ve gayretimize, teyakkuz ve temkinimize emanet edilmiştir.

İnsanlık olarak çok kritik bir zaman diliminden geçmekteyiz. Kötülük ve fenalığa götüren kapılar ardına kadar açılmış durumda. Şeytan boş durmuyor. Ayağımızı kaydırmak ve bizi Rabbimizden uzaklaştırmak için çırpınıp duruyor. Hakka çağıran sesler ise çok cılız çıkıyor. Çokları bâtılın bayraktarlığını yapıyor; hem de suret-i haktan görünerek. Kafalar karışık, himmetler sarsık. Kavga ve çatışmalar hiç bitmiyor. Dünya sevgisi, kalpleri esir almış. Bunca keşmekeşlik içinde kalb-i selim, hiss-i selim ve akl-ı selim ile hareket edebilmek ve rıza yolundan ayrılmamak zorlardan zor.

Eğer Karşılık Verecekseniz…

Özellikle i’lâ-i kelimetullahı dert edinmiş adanmışların imtihanı daha da büyüktür. Ne düşmanların imansız ve amansız saldırıları biter, ne de dostların vefasızlık ve hazımsızlıkları. Türlü türlü zorluk ve sıkıntılarla imtihan olurlar. Bütün bunlar karşısında doğru durabilmeleri, istikametlerini koruyabilmeleri çok önemlidir. Şeytan, böylelerini boş bırakmaz. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle “Mühim ve büyük umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 200) Mesela, yapılan hakaret ve saldırıları önlerine koyarak, “Haydi siz de benzer şeyler söyleyin, onların yaptıklarının aynısını yapın. Bunca haksızlığa sükût mu edeceksiniz!” diyerek onları kışkırtır. Şayet nefislerine uyup şeytanın bu dürtüleriyle hareket etmeye başlarlarsa, kazanma kuşağında kaybederler.

Gerçekten bugüne kadar birileri, aynısıyla nakletmeye bile terbiyemizin müsaade etmeyeceği şeyler söylediler. Demedik şey, atmadık iftira, söylemedik yalan bırakmadılar. Türkçe sözlüklerde bile bulmakta zorluk çekeceğimiz hakaret ve küfürler ettiler, lanetler okudular. Densizliğin her türlüsünü yaptılar. Sözle de kalmadı, türlü türlü zulümler, gadirler irtikâp ettiler. Gönüllüler hareketini “günah keçisi” ilân etti ve ne kadar suç ve günah varsa, ona yüklemeye kalktılar. Karalama adına hiç olmayacak isnatlarda bulundular. Yakın zamanda işlenmiş ne kadar suç varsa, hedef tahtası haline getirdikleri bir hareketin sırtına yüklemek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalıştılar. Onların deyip ettikleri şeyler Amnofis’in Hz. Musa’ya dediklerini çoktan geçmiştir. Ne Lenin ne Stalin ne de daha başka diktatörlerin bu ölçüde ağız bozduklarını, insanlara bu ölçüde hakaret ve küfürler ettiklerini bilmiyorum.

Ne diyelim, herkes karakterinin gereğini sergiler. Birileri hınçlarının gereğini yerine getirebilir, intikam hisleriyle hareket edebilir, zulüm ve gadirler işleyebilir. Ama başkalarının gırtlağına kadar günaha gömülmesi, sizin de günah işlemenizi mubah kılmaz. Başkalarının, size ağza alınmayacak şeyler söylemesi, sizin ağzınızı bozmanızı mubah kılmaz. Kim ne derse desin ne yazarsa yazsın; biz kendimiz olarak düşünmeli, kendimiz olarak yazmalı, kendi karakterimizi muhafaza etmeliyiz. Kimsenin terbiyemizi ve üslubumuzu bozmasına müsaade etmemeliyiz. Namus ve haysiyetimizi korur gibi bunları korumalıyız. Başkaları bu konuda hassas olmayabilir. O bizi hiç alakadar etmez. Zira Kur’ân’ın ifadesiyle hiç kimse bir başkasının yükünü yüklenmez. (Bkz. En’âm sûresi, 6/164; İsrâ sûresi, 17/15; Fâtır sûresi, 35/18; Zümer sûresi, 39/7) Herkes kendi vebali ile ahirete gider. Yine Kur’ân’ın ifadesiyle, bize, kendimize bakmak düşer; biz doğru yolda oldukça, yolunu şaşırmışlar bize zarar veremez. (Bkz. Mâide sûresi, 5/105)

İncinme İncitenden

Her şeye rağmen bize centilmence ve civanmertçe davranmak düşüyor. Yapılan kötülük ve fenalıklar karşısında hislerimize hâkim olmak, marzî-i ilâhîye uygun düşmeyecek söz ve tavırlardan uzak durmak zorundayız. Aleyhimizde söylenen sözleri, Cenâb-ı Hakk’ın bizim ruh ve kalb dünyamıza yerleştirdiği manevî enzimlerle eritmek suretiyle ademe mahkûm etmeliyiz. Maruz kaldığımız bütün bu olumsuzluklar, bize çizgimizi terk ettirmemeli. İman, ihsan ve ihlâs mülahazalarıyla telif edilemeyecek her tür davranışa karşı mesafeli durmalıyız. Biz durmamız gereken yerde durduğumuz, konumumuzun hakkını verdiğimiz sürece, pespaye insanların her gün maşeri vicdan pazarlarına sürmeye çalıştıkları metaları rağbet görmeyecektir; zira bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Alvar İmamı şöyle der:

“Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden”

Varsın başkaları inciten olsun. Biz incitmemeye, hatta elimizden geliyorsa incinmemeye bakmalıyız. Çünkü bizim dünya adına bir talebimiz yok. Dünya adına beklentisi olan, geldikleri makamları beğenmeyerek sürekli gözünü yukarılara diken insanlar, gözünü diktikleri makamları elde etme adına her melaneti işleyebilir ve yürüdükleri yolda kendileri için engel gördükleri insanlara yapmadık kötülük bırakmayabilirler. Lakin Allah rızasından başka bir şey düşünmeyen, i’lâ-i kelimetullaha gözünü diken, nâm-ı celil-i Muhammedi’yi dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı hedefleyen adanmışlar asla onlar gibi olamazlar.

Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi, yıllardan beri aleyhimde yazı yazan insanlara şahsî haklarımı helâl ettim ve yanımdakileri de buna şahit tuttum. Bize yapmadık kötülük bırakmayan zalimleri, ahirette hakkına girdikleri insanların günahlarını yüklenmiş, ağır veballer altında iki büklüm olmuş inim inim inler vaziyette görsem, ona da yüreğim dayanmaz ve kendi şahsıma taalluk eden hakları affederim. Fakat Allah’a ait, başkalarına ait haklar varsa, onları affetmek bizi aşar; bir hakkı ancak hak sahibi affedebilir.

Evet, bizim yegâne gaye-i hayalimiz, Gönüller Sultanı’nın sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır. Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) yaratılırken gönüller sultanı olarak yaratılmıştır. Onu bütün gönüllerin sultanlığına taşımak bizim asli vazifemizdir. Eğer bunun dışında bir hedef peşindeysek, bir gün biz de bir yerlerde küçük bir idareci olalım, vekil olalım, iktidar olalım gibi mülahazalar taşıyorsak, hiç farkına varmadan Allah’tan uzaklaşmış oluruz. Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez. Fakat şuna katiyen inanmalıyız ki, biz Allah yolunda yürümeye devam edersek Allah kendi yolunda yürüyenleri yüzüstü bırakmaz.

Elbette bu kudsi yolun yolcuları da fırtınalara, tsunamilere maruz kalabilirler. Zira belâ ve felaketler bu yola revan olanların sabit ve değişmez kaderi olmuştur. Eğer hususiyetlerini bilerek bu yola girmişseniz bunlara katlanacaksınız. Bazen Firavun ve Nemrutlardan çekeceksiniz, bazen din düşmanlarından, bazen münafıklardan, bazen de sizinle aynı kıbleye yönelen, aynı secdeye baş koyan ya da öyle görünenlerden. Çekme sizin kaderiniz, çektirme de onların huyları olacak.

Allah’a ahd ü peymânımız var, dönmeme kararındayız. Eğer bir gün döneceksek Allah canımızı alsın. Bütün bunları bilerek bu yolda iseniz, neyle karşılaşırsanız karşılaşın, dişinizi sıkıp sabredeceksiniz. Çünkü sabır, kurtuluşun sırlı anahtarıdır.

***

Not: Bu yazı, 4 Ağustos 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DÜNYANIN SELÂMETİNİ SAĞLAYAN İKİ SÖZ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet Risalesi’nde Hafız Şirazî’nin şu sözünü nakleder: “İki cihanın rahat ve selâmetini iki şey tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 302) Buradaki dost tabirini geniş anlamıyla düşünmek gerekir. Kardeş, muhib, taraftar, sempatizan konumunda olan insanlar da bir yönüyle bu kategoriye girer. Hatta bazıları vardır ki iyi günde sizin yanınızda durur fakat kötü günler gelip çattığında zaaflarına yenik düşerek size sırtını dönebilir. Bunları da sindirmesini, hazmetmesini ve hoşgörüyle karşılamasını bilmeli ve Hafız Şirazi’nin dediği gibi mürüvvetten ayrılmamalısınız.

Bunun yanında kişi, kendisine düşmanca tavır alanları da idare etmesini, onlarla barış içinde yaşamasını bilmeli. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sallâllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: إنّ اللَّهَ تَعَالَى أمَرَني بِمُدَارَاةِ النَّاسِ كَمَا أمَرَني بإِقامَةِ الفَرَائِضِ “Allah bana, farzları yapmayı emrettiği gibi insanları idare etmeyi de emretti.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 3/407) Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) burada insanları idare etmenin, tıpkı namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme seviyesinde bir emir olduğunu ifade buyuruyor. Bunu, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker kategorisi içinde değerlendirmemiz mümkündür.

Aslında bunun adı siyasettir. Her ne kadar günümüzde oldukça kirlenmiş olsa da esasında Arapça bir kelime olan siyaset, idare etme sanatı demektir. Çok farklı yönleri bulunan idare sanatı, ciddi bir birikim ister. İçinde yaşadığı çağı iyi okuyamayan ve çevresindeki insanların bakışını doğru değerlendiremeyen birinin şartlara göre doğru tavrı belirleyebilmesi ve düşmanlığa kilitlenmiş insanları idare edebilmesi mümkün değildir. Siyaseti (idare sanatını) bilen kimse, mesela teferruata ait meseleleri kavga vesilesi yapmaz. Herkesi kendi karakteri, kabiliyeti ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi tanır ve buna göre davranır. Üzerine doğru gelen çılgın bir sel bile olsa, bir mecra bulur ya da açar ve onu zararsız hale getirebilir. Zararsız hale getirmenin de üstünde, onu bir barajda toplayarak, arkasından da toprakla buluşturarak faydalı hâle getirebilir.

Siyaset, yani idare sanatı, sadece devletle ilgili bir mesele değildir. Eğitimde, ailede, insanî münasebetlerde, toplumsal meselelerde de söz konusudur. Hiç şüphesiz, daire genişledikçe insanları idare etmek de zorlaşacaktır. Problemleri akıl ve diplomasiyle çözme, düşmanlara karşı doğru bir ilm-i siyaset takip etme asıldır. Fakat yeterli donanıma sahip olmayan ve bulundukları makamın hakkını veremeyen idareciler, hemen kaba kuvvet ve şiddete başvurur ve siyaset ilminin gereklerini yerine getirmezler.

Özellikle kademe kademe konumları hak ederek ilerlememiş, birden sıçrayıp bir noktaya yükselmiş/yükseltilmiş insanlar, bulundukları yerin hakkını edâ edemezler. Onlar her ne kadar yüksek makamları temsil etseler de duygu ve düşünce açısından bulundukları yerin çok gerisinde kalırlar. Karşılaştıkları zorluklar veya düşmanların hile ve hud’aları karşısında çabuk tahrik olur, hislerine yenik düşer, ne zaman nasıl hareket etmeleri gerektiğini kestiremezler. Bu sebeple de temsil ettikleri konuma terettüp eden vazifeleri hakkıyla edâ edemezler. Ancak küçük ölçekte aldığı vazifeleri başarıyla yerine getiren, zamanla rüştünü ispat eden ve yavaş yavaş olgunlaşarak yükselen insanlardır ki konumlarının hakkını verebilme potansiyelleri daha yüksektir. Nerede istihdam edilseler, Allah’ın izniyle falso yapmazlar.

Eğri Büğrü Yollarla Hakka Varılamaz!

Hafız Şirazî’nin sözü, bugünün Müslümanları için daha bir önem kazanmıştır. İhtilaf ve çatışmaların hiç eksik olmadığı, şiddetin ve radikal davranışların İslâm’ın dırahşan çehresini kirlettiği günümüz dünyasında Mevlânâ, Yunus Emre ve Bediüzzaman gibi davranmaya, dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana gönülsüz mukabelede bulunmaya ihtiyaç var. Müslümanlar, her tür kabalık ve saldırıya göğüs germesini, zorluk ve sıkıntılara katlanmasını bilmelidirler. Her ne kadar son asırlarda Müslümanların ülkeleri işgal edilmiş, toprakları elinden alınmış, idare sistemlerine dokunulmuş ve kaynakları sömürülmüş olsa da bu onları tepkisel ve radikal davranmaya sevk etmemelidir. Onlar, temsil ettikleri değerlerin hatırına İslâmî düşünceyi, olması gereken noktaya yönlendirerek tüm dünyada barış köprüleri kurmaya, sulh adacıkları inşa etmeye çalışmalıdırlar.

Bu konuda günümüzde öyle büyük yanlışlar yapılıyor ki! Kimileri devletten bağımsız olarak kafasına göre istiklal mücadelesi başlatıyor. Kimileri canlı bombalarla çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden masum insanları öldürmenin adına cihat diyor. Hakta mutabakat sağlanamadığından, herkes kendine göre bir hak arayışına giriyor ve kendine göre bir mücadele şekli ortaya koyuyor. İstiklal ve hürriyet peşinde koşsa bile asla maksadına ulaşamıyor. Bilakis ortaya kargaşa ve anarşi çıkıyor. Hatta kin ve nefretler körükleniyor, İslâm düşmanlığına sebep olunuyor.

Hak olmayan bu tür eğri büğrü yollarla hakka varılamaz. Hz. Pir’in ifadesiyle, her hakkın her vesilesi hak olmayınca, hak olan bir maksuda bâtıl yollarla ulaşılmaya çalışılınca, ortaya konulan bütün mücadeleler akamete maruz kalıyor. Hâlbuki hakka ulaştıran yolların da hak olması gerekir. Eğer biz hakkı hedeflemiş, gözümüzü i’lâ-i kelimetullah’a dikmiş ve tüm insanlığın bir sevgi atmosferi içinde bir araya gelmesini gaye-i hayal haline getirmişsek, makyavelist düşüncelerle bu hedefimize varamayacağımızı iyi anlamalıyız. Bu konuda kendi kafamıza göre yol ve metotlar uyduramayız. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet’in önümüze koyduğu ilke ve prensiplere, sonrasında da günümüz insanlığının büyük mücadeleler neticesinde elde ettiği evrensel insanî değerlere uygun hareket etmek zorundayız.

Fasl-ı Müştereklerde Anlaşma

İnsanlığın üzerinde ittifak ettiği evrensel fasl-ı müştereklerin ortaya çıkarılması ve bunlar etrafında bir araya gelinmesi, her zaman olduğu gibi günümüzde de takip edilmesi gereken önemli bir siyaset tarzıdır. Kur’ân’ın Ehl-i Kitab’a hitaben söylediği gibi, farklı duygu ve düşüncelere sahip olan insanlarla benzer noktalar çok iyi tespit edilerek “Gelin şunlarda anlaşalım!” diyebilmeliyiz. İşte bu, dünya çapında bir sulh ve salahın sağlanması adına takip edilmesi gereken çok önemli bir idare anlayışıdır.

Kur’ân şöyle buyurur: “(Resûlüm!) De ki: Ey Ehl-i Kitap! Buyurun gelin, sizinle aramızda müşterek şu noktada buluşalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım; Allah’ı bırakıp da insanları rab edinmeyelim. Eğer sizin bu çağrınıza kulak vermezlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız, bu ahde teslim olanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/64)

Bediüzzaman Hazretleri, ayet-i kerimede geçen “ehl-i kitap” ifadesine, “ehl-i mektep” şeklinde mana veriyor. Buna göre âyete bakıldığında Hıristiyan ve Yahudilerin, kendilerine indirilen kitabı okumalarına ve anlamalarına işaret edilerek aslında bir yönüyle onlara iltifat edildiği anlaşılıyor. Diğer bir yönden bu ifade, şu anlamı ihtiva eden ciddi bir ikazdır: “Madem sizin elinizde kitabınız var ve onu okuyorsunuz, o halde başkaları gibi kulaktan dolma bilgilerle değil; okumuş, elit bir insan gibi hareket etmelisiniz.”

Arkasından Cenâb-ı Hak, her iki tarafın da üzerinde ittifak ettiği müşterek bir söz etrafında bir araya gelinebileceğini beyan buyuruyor. Nedir bu müşterek kelime? Sadece Allah’a kulluk yapmak. Âyet, hem hiç kimseyi suçlamadan meselenin pozitif yönü üzerinde duruyor hem de bu konuda detaya inmiyor. Çünkü detaya indikçe ihtilaflar ortaya çıkacaktır. Ümmühatta (temel esaslarda) mutabakat sağlama imkânı varken, detayda ihtilaf etmek doğru değildir.

Farklı din ve kültürlere sahip olan insanların, anlaşmakta zorlanacakları pek çok noktanın olması tabiîdir. Fakat tartışma ve çatışma doğuracak meseleler bahis mevzuu edilmeden müşterek noktalarda anlaşılabilir. Dolayısıyla karşı tarafın duygu ve düşüncesini hesaba katmadan hemen kendi doğrularımızı onun yüzüne haykırmak doğru değildir.

Selim vicdanlar, selim akıllar Kur’an’ın yukarıdaki çağrısı gibi çağrılara itiraz etmezler. Bu yüzden, önemli bir misyonun temsilcisi olan insanların hep bu espri içinde hareket etmeleri çok önemlidir. Vahdet-i rûhiyenin, gönül birliğinin sağlanması buna bağlıdır. Senelerden beri rehnedâr olmuş bir kaleyi birden tamir edemezsiniz. Tahrip kolay olsa da bir şeyi aslına uygun şekilde restore etmek çok zordur.

Günümüzde kalpler, vicdanlar, akıllar çok zedelendi, tahrip çok büyük oldu. İnsanların birbirine karşı güvenleri kalmadı. Yeniden bu güveni kazanma ve aynı zamanda başkalarına da güvenebilme, yani insanların yeniden çok rahatlıkla güven içinde birbirlerine sırtını dönebilecekleri bir atmosfer oluşturma, ciddi bir gayrete vabestedir. Eğer dünyaya sunacağınız bir mesajınızın olduğuna inanıyorsanız, önce en yakın dairede, sonra yavaş yavaş dışarıya doğru açılarak insanlarla fasl-ı müştereklerde anlaşmakla işe başlamalısınız. Hiçbir yerde probleme sebebiyet vermemeli, dünyevi mücadelelerin içine girmemeli, çatışma ve ihtilafa sebebiyet verecek meselelerden uzak durmalısınız. Çünkü dünyanın kardeşçe yaşamaya, paylaşmaya, huzur ve barışa ihtiyacı var.

***

Not: Bu yazı, 2 Mayıs 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

TEMKİN VE TEYAKKUZ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Ehl-i dünya, ademe mahkûm etmek istediği bazı kimseleri dünyevî zaafları ve beşerî arzularıyla vuruyor. Böyle bir tehlike karşısında Kur’ân davasına gönül vermiş adanmışlara düşen sorumluluklar nelerdir?

Cevap: Emanete sahip çıkılması ve vahdet-i ruhiyenin korunması açısından çok dikkat ve incelik gerektiren ve çok farklı boyutları olan böyle hassas bir konuyu bütün detaylarıyla izah etmek gerçekten zor. Nazari olarak söylenen meseleleri hayata geçirmek, bir o kadar daha zor. Ben aklıma gelen ve önemli gördüğüm bazı noktaları arz etmeye çalışayım.

Öncelikle soruda zikredilen realitenin farkında olmamız gerekir. Düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler öteden beri ehl-i imanı rahat bırakmadıkları gibi, bundan sonra da bırakmayacaklardır. Onları sürekli kontrol edecek, mercek altına alacak, adım adım takip edecek ve kesinlikle boş bırakmayacaklardır. Fırsatını bulduklarında onları etkisiz hâle getirme ve bitirme adına ellerinden geleni yapacaklardır. Dolayısıyla Kur’ân ve iman davasına gönül vermiş insanların, mercek altında tutulduklarının ve yakın takipte olduklarının bilinciyle hareket etmeleri çok önemlidir.

Bugüne kadar nicelerinin açıklarını tespit ettikleri, tespit edemediklerini tuzağa düşürdükleri ve bir şekilde itibarsızlaştırdıkları gibi, bundan sonra da benzer oyunları oynamaya devam edeceklerdir. Hile ve hud’alarıyla bazen size bir “Haziran fırtınası” yaşatırlar, bazen de bir “Şubat Soğuğu”. Siz, iftira ve karalamaların iç yüzünü ortaya çıkarıp gerçeği ortaya koyarak işin içinden sıyrılana kadar da yapacakları tahribatı yapmış olurlar. Sizin hakkınızda öyle bir algı oluştururlar, size karşı insanların hissiyatını öyle bir köpürtürler ki, herkesin gayzla oturup kalktığı bir atmosferde en masum işleriniz dahi kirletilir, kirli gösterilir de bu çirkinliğe kurban gider.

Bazen bir Müslümanın hatasını öne çıkarıp büyüterek bütün Müslümanları ve ardından da Müslümanlığı vururlar, bazen de böyle bir gerekçeyle bir hareketi bitirmeye kalkışırlar. Dünya var olduğu günden bu yana iman-küfür mücadelesi devam etmiştir. İyi, dürüst, imanlı ve ahlâklı insanların yanında; zalimler, münafıklar, fesatçılar da hiç eksik olmamıştır. Bundan sonra da bu tablo değişmeyecektir. Bazen açıktan bazen gizli olarak birileri menhus emellerini gerçekleştirme ve inananları yürüdükleri yoldan alıkoyma adına ellerinden geleni yapacaklardır. Bize düşen vazife, fitne ve fesada kilitlenmiş bu gibi insanların varlığını hiçbir zaman göz ardı etmemek, hâl ve hareketlerimizle hiçbir şekilde onlara koz vermemektir. Hatta belki inanan gönüller bir araya gelmeli, kafa kafaya vermeli, bu konuda nelere dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durmalı, bununla ilgili stratejiler geliştirmeli ve birbirlerini uyarmalılar.

Töhmet Yerlerinden Sakının!

Küfür ve dalalete, haset ve çekememezliğe kilitlenmiş insanlara malzeme vermemek ve onların işini kolaylaştırmamak için çok hassas yaşamalı, asla temkin ve teyakkuzdan ayrılmamalıyız. İffet ve ismete bağlı yaşama zaten vazifemiz, kulluk borcumuz. Değil haramlara dalma ve günah işleme, zihinlerde soru işareti bırakabilecek davranışlardan bile uzak durmalıyız. Nitekim hadis olarak da rivayet edilen bir sözde, “Töhmet yerlerinden sakının.” (Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/36; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/45) denilmiştir. Bu söz her ne kadar hadis kriterlerine takılsa da, çok önemli bir prensip ortaya koyar. Siz çok iffetli olabilirsiniz. Fakat çirkin yerlerde gezinirseniz, birileri bunu tespit ederek aleyhinize değerlendirebilir. Yaptığınız bazı şeylerde dinî açıdan bir mahzur görmemeniz yeterli değildir; bunların yarın öbür gün karşınıza ne şekilde çıkacağını da hesap etmek zorundasınız. Önemsemediğiniz nice hareketlerinizle sizi vurabilirler. Sadece sizi değil, mensup olduğunuz hareketi de karalayabilirler.

Kur’ân ve iman hizmetine kendini adamış insanlar, kendi şeref ve haysiyetlerini korudukları gibi birlikte oldukları arkadaşlarının şeref ve haysiyetlerini de korumak zorundadırlar. Şayet bizim yüzümüzden onlara laf gelirse mesul oluruz. Sırtımızda taşıdığımız emanet adına ve talibi olduğumuz iman davası hatırına çok dikkatli yaşamak, her adımımızı düşünerek atmak zorundayız.

Bugüne kadar nice yalanlar doğruluk urbası giydirilerek piyasaya sürülmüş ve bununla nice temiz sular bulandırılmıştır. Nice samimi mü’minler olmadık iftiralarla karalanmıştır. Bu tür kirli operasyonların sebep olduğu tahribat, sadece işin faili gibi gösterilen kişilerle de sınırlı kalmamış, bilakis dine karşı tavır alınmasına yol açmıştır. Bazı mü’minlerin şuursuzca yaptığı hatalar veya bilerek işledikleri günahlar, dini vurmak isteyen çevreler tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüş ve tepe tepe kullanılmıştır. Hiç kimsenin, yaptığı bir kısım yanlışlar yüzünden dine, diyanete söz söyletmeye, umum Müslümanları karalatmaya hakkı yoktur. Yapılan yanlışlar her ne kadar şahsi gibi görünse de, bir yönüyle umumun hukukuna tecavüz edilmiş olur.

Hassaten dini temsil konumunda bulunan kimseler, başından sonun kadar bütün hayatlarını peygamberane bir azimle, ciddiyetle, titizlikle, ismet ve iffet duygusuyla yaşamaya çalışmalıdırlar. Bunun da ötesinde onlar, ehl-i dünyanın muhtemel saldırılarını hesaba katmalı, suiistimal edilecek noktaları göz önünde bulundurmalı ve fevkalade bir basiret ve ferasetle hareket etmelidirler. Şüphe, töhmet ve suçlamalara sebep olabileceği, su-i tevil ve tefsire uğrayabileceği, istismar edilebileceği endişesi söz konusuysa, dine göre mahzurlu olmayan bir kısım mubah fiillerden bile uzak durmalıdırlar. 

Bir mü’minin, din ve diyanete laf gelmesin, içinde bulunduğu heyete zararı dokunmasın diye koyduğu bu tür gayretler onun ibadet hanesine yazılır ve defter-i hasenatına sevap olarak akar. Çünkü hassasiyeti Müslümanlık adınadır ve bu hassasiyetin altında Allah rızası vardır. Müslümanları mahcup etmeme, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nuranî mesajına toz kondurmama, İslâm’ın dırahşan çehresini karartmama adına ne kadar hassas olsak yine de azdır.

Kendimizi Hesaba Çekme

Hesabını veremeyeceğimiz hiçbir davranışımızın olmaması gerekir. Hesaba çekilmeden evvel kendimizi burada hesaba çekmeli, hayatımızı ciddi bir muhasebe duygusuyla yaşamalıyız. Ta ki açığımızı yakalamak için fırsat kollayan kötü niyetli insanlara koz vermeyelim; omuzlarımızda taşıdığımız emanete hıyanet etmeyelim.

Bediüzzaman Hazretleri’nin; kazandığı paranın, giydiği elbiselerin, yediği yemeklerin sık sık hesabını vermesinin altında böyle bir hassasiyet vardır. Bazıları onun bu tür açıklamalarını, talebelerine karşı güven telkin etme olarak anlayabilir. Bu doğrudur da. Fakat meseleyi sadece buna münhasır görmemek gerekir. Bunun yanında o, daha sonra hakkında ortaya atılabilecek bir kısım yalan ve iftiraların önünü almıştır. Yaşadığı hayatın milimi milimine hesabını vermek ve topluma karşı şeffaf davranmak suretiyle, gelebilecek her tür töhmet ve eleştiriye mani olmuş, oldukça nezih ve iffetli bir hayat yaşadığını herkese göstermiştir. Evet, Hz. Pir, bir taraftan olabildiğince sade ve basit bir hayat yaşamış, diğer yandan yaşadığı bu basit hayatın defaatle hesabını vermiştir.

Bazıları bu kadarını fazla bulabilir ve böyle bir hassasiyetin insana hayatı zindan edeceğini düşünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle,  Cennet ise nefse ağır ve zor gelen şeylerle çevrilmiştir. İnsan, nefsin önüne çıkan bu engelleri aşa aşa Cennet’e ulaşacaktır. Hele bir de dini temsil etme konumunda bulunuyor ve önde görünüyorsanız, çok daha fazla meşakkate talip olduğunuzu unutmayacaksınız. Çünkü sizin en büyük krediniz, güvenilirliğinizdir. O krediyi kaybettiğiniz zaman artık sizi kimse dinlemez. Nihayetinde çoklarının kolunu-kanadını kırmış, yapılan nice güzel işi baltalamış olursunuz.

Dolayısıyla katlanacaksınız. Çektiğiniz her bir zorluğun sevap defterine kaydolacağını, öbür tarafta mizanın bir kefesine konulacağını unutmayacaksınız. Bilemiyoruz, burada Allah için katlandığınız zorluklar, ötede karşınıza ne gibi sürprizler, ne türden ilahî teveccühler şeklinde çıkacak!

***

Not: Bu yazı, 9 Mayıs 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

NİMET VE KÜLFET DENGESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bazıları İslâm davasını, nispeten rahat ve kolaylık zamanlarında üzerine alır. Daha başkaları ise şartların olabildiğince ağır ve zor olduğu dönemlerde onu sırtlanır. Önemli olan, insanın içinde bulunduğu hâle razı olması ve hâlin gereklerine göre üzerine düşen vazifeyi tam tekmil edâ etmesidir. Mesela bazıları rahat yaşadığı sürece dine hizmet eder, Allah rızası istikametinde bir hayat yaşar ve dolayısıyla Cennet’i kazandıracak ameller işler. Gel gör ki aynı kişi, ağır imtihanlara maruz kalacak olsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.

Büyüklüğe, büyüklere, onların hâllerine özenmek güzeldir. -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle- en hayırlı zaman dilimi, asr-ı saadettir. İnsanlığın gördüğü göreceği en hayırlı nesil de sahabe neslidir. Buna rağmen “Keşke ben de Allah Resûlü zamanında yaşasaydım!” bile dememeli. Çünkü o dönemde yaşamanın getirileri kadar götürüleri de vardır. Nimeti kadar külfeti de söz konusudur. Zira imtihan çok ağırdı. O dönemde yaşamak öyle riskli ve tehlikeliydi ki, insan, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) yanında saf tutabileceği gibi, -Allah muhafaza- O’nun karşısında da yer alabiliyordu. Zira bir insanın cahiliye döneminin tortularından kurtularak, içinde yetiştiği kültür ortamını terk ederek iman etmesi hiç de kolay değildi. Her devirde peygamber yolunun temsilcilerine tavır alanlar gibi, o gün de Efendimiz’e tavır alarak ebedî hüsrana uğrama, ihtimal dahilindeydi. O dönemde iman ettikten sonra sabit kadem kalabilmek de kolay değildi; düşman kavî, mücadele çetindi.

Hepimiz, yetiştiğimiz kültür ortamlarının çocuklarıyız. Bizler, yetiştiğimiz dönem itibarıyla zorlanmadan Allah’ı, Efendimiz’i ve İslâm’ı kabul ettik. İslâmî gelenek ve görenekler ruhumuza sindiğinden, dini kabul etmede bir zorluk yaşamadık. Bu sebeple hâlimize ne kadar şükretsek azdır. Mehmet Akif, hislerine yenik düşüp,

Gül devrini bilseydim O’nun, bülbül olurdum;
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu!

dese de meseleye tek yönlü bakmamak lazım. Kazanç ufku kadar kaybetme dehlizlerinin de görülmesi gerekir. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem (Kazanç imkanı, risk ölçüsündedir/nimet ölçüsünde külfet)” kaidesince, Asr-ı Saadet’te yaşamanın, nimetleri kadar risklerinin de olduğu unutulmamalı. O dönemin sıkıntılarına katlanabilir miydik katlanamaz mıydık, bunu hiçbirimiz bilemeyiz. Bu yüzden, hâlimize razı olmalı ve sahip olduğumuz imkânları en iyi şekilde değerlendirmeye bakmalıyız. İçinde yaşadığımız genel hava, sosyal yapı, şartlar ve sistemin Müslümanlığı yaşama ve başkalarına anlatmanın ne kadarına müsaade ettiğini ölçmeli, tartmalı ve bu çerçevede hareket etmeye çalışmalıyız.

Ne sahabenin ne tâbiînin ne tebe-i tâbiînin ne de daha sonraki dönemlerde yaşamış büyük zatların çektikleri çileleri hafife almayalım. Onların pek çoğu, hayatlarını at sırtında, cephelerde geçirmiş ve sürekli düşmanla yaka paça olmuşlar. Bir yerden başka bir yere hicret edip durmuşlar. Pek çoğu cephelerde can vermiş. Kendileri ölmüşler ama başkalarının dirilmesine vesile olmuşlar. Tabii bu arada bir kısım kimseler de dökülüp yollarda kalmış.

Bizim gibi rahata alışmış ve ciddi sıkıntı görmemiş bir neslin bu tür ağır imtihanlar karşısında sebat etmesi, tahammülfersa zorluklara katlanması kolay olmayacaktır. Bu itibarla “Allah’a hamdolsun ki bizi bu dönemde yarattı, götüremeyeceğimiz yükleri sırtımıza yüklemedi!” demeli ve hâlimize şükretmeliyiz. Gül devrinde yaşamayı istemek yerine, gül devrinin insanlarının kıvamını yakalama gaye-i hayaliyle yaşamalıyız. Önemli olan, hâlihazırda bir emanet olarak yüklendiğimiz vazifeye ihanet etmemek ve onun hakkını verebilmektir.

Cenâb-ı Hak, bazı fertlere veya toplumlara büyük olma yolunu gösterir, onlara ekstra nimetler bahşeder. Şayet onlar Allah’ın kendileri için takdir buyurduğu bu nimetlerin kadrini bilirlerse, Allah nimetini daha da artırır. Aksi takdirde sıradan insanların durduğu yerde de duramaz ve daha aşağılara inerler. Aslında bir açıdan her insan böyle bir büyüklüğe namzet olarak yaratılmıştır. Çünkü o, ahsen-i takvime mazhardır, eşref-i mahlûkattır; âdeta bütün bir varlığın hülâsası gibidir. Meleklerin kendisine secde ettiği varlıktır. Allah’ın bu ölçüde kıymet verdiği insan, şayet sahip olduğu donanım ve potansiyelin hakkını vermezse, esfel-i safiline sukut eder. İnsanın önünde üç alternatif vardır: Ya iyi işler yapacak ya kötü fiiller irtikap edecek ya da boş ve hareketsiz duracaktır. Son iki durum, onun sukutuna sebeptir. Yükselmenin ise tek yolu vardır: İyi işler yapma. Kur’ân bunu, iman etme ve amel-i salih işleme şeklinde formüle eder. Her insanın hayatında bu nimet-külfet dengesini görebiliriz. Fakat bu bazılarında daha belirgin olabilir. Bir kimse ne kadar külfete katlanmışsa, hakkında o kadar ganimet takdir edilir. Bu kaide, fıkıhta pek çok ahkâma kaynaklık etmiştir. Mesela savaşta, ölümü göze alarak düşmanla göğüs göğüse çarpışan muharibe verilen mükafatla geri hizmetlerde çalışana verilen aynı tutulmaz.

Aynı kuralı Allah’la münasebetlerimiz açısından da düşünebiliriz. Herkesin kendi kamet-i kıymetine ve kulluktaki derinliğine göre Allah’a yakınlığı söz konusudur. Bir insan kulluk yolunda katlandığı sıkıntılar ölçüsünde Allah’a yaklaşır, Allah’a yaklaştıkça mazhar olacağı nimetler artar ve tabii ki bu ölçüde sorumluluğu da fazlalaşır. Kapının önünde duranla, koridorda tutulan, salona alınanla harem odasına giren kimse aynı olmaz. Kapının önünde duran, durduğu yerin âdâbına riayet etmediği takdirde en fazla, bulunduğu yerden sokağa atılır. Harem odasına kabul edilen ise şayet konumunun hakkını vermez, mazhar olduğu iltifatlara karşı kadirşinas davranmazsa, Everest tepesinden Lût gölünün dibine düşer.

Meseleye şöyle farklı bir misalle yaklaşabiliriz: Allah, bazı kimseleri irşat ve tebliğ vazifesiyle serfirâz kılar veya onları, kitleleri yönlendiren önder ve liderler yapar. Bu durumda onlara düşen vazife, sahip oldukları itibar ve krediyi, imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirerek insanları doğru yola sevk etmektir. Fakat onlar bunu yapmayıp, arkalarından yürüyen kalabalıkları yanıltır ve saptırırlarsa, konumlarının hakkını vermedikleri ve hatta bunu istismar ettikleri için üstlenecekleri günah yükü de çok ağır olur.

Şayet bir kişi bir konumu ihraz etmişse, onun hakkını vermekle mükelleftir. Gözünün içine bakan, beklentisi olan ve sözünü dinleyen insanları yanıltmamalıdır. Yanılmamak ve kimseyi yanıltmamak için meşveretten ayrılmamalıdır. Hisleriyle hareket etmemelidir. Kendisine, ailesine, çoluk çocuğuna ait hesapları değil, Allah’ın hesaplarını takip etmelidir. Sürekli Allah’ı ve Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’ı hoşnut edecek adımlar atmalı, icraatlar yapmalıdır. Kur’ân ve Sünnet’i kendine rehber tutmalı ve onlara kilitlenmelidir ki arkasına aldığı insanları sukut-u hayale uğratmasın, onların kuvve-i maneviyelerini kırmasın ve onlara inkisar yaşatmasın.

Önemli konumları ihraz eden insanların, konumlarının hakkını vermeleri durumunda elde edecekleri mükâfat büyük olacağı gibi, konum hainliği yapanların maruz kalacakları ceza da bu nispette büyük olur. Bu sebepledir ki Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: إِنَّ أَحَبَّ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ يَوْمَ القِيَامَةِ وَأَدْنَاهُمْ مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ عَادِلٌ، وَأَبْغَضَ النَّاسِ إِلَى اللَّهِ وَأَبْعَدَهُمْ مِنْهُ مَجْلِسًا إِمَامٌ جَائِرٌ “Kıyamet günü insanlar arasında Allah’ın en sevdiği ve O’na en yakın olan kişi, adil sultan; Allah nazarında en menfur ve O’ndan en uzak olan kişi ise zalim sultandır.” (Tirmizî, ahkâm 4)

Evet, üzerine aldığı ağır sorumluluğun gereklerini bihakkın edâ eden, her hak sahibinin hakkına ulaşmasını sağlayan adaletli yöneticilerin Allah katında mükâfatı tasavvurlarımızı aşkın olduğu gibi, emanet olarak üstlendiği vazifeye ihanet eden, sorumluluğunu aldığı insanlara âdil davranmayan, Allah’ın kendisine verdiği imkânları gerektiği gibi kullanmayan zalim yöneticilerin veballeri de çok ağır olacaktır. Evet, elde edilecek mükâfatlar ölçüsünde, karşılaşılması muhtemel sıkıntılar da büyük olur. O büyük ganimeti elde edebilmek için ceremesine katlanmak gerekir. Talip olunan kazanç ne kadar çoksa riski de o kadar büyük olur.

Şayet Cenâb-ı Hak, gözünüzü belli ölçüde hakikate açmış, salih insanlarla birlikte hareket etme imkânı bahşetmişse, size düşen, konumunuzun hakkını vermektir. İçinde bulunduğunuz şartları sürekli göz önünde bulundurarak devamlı, “Bu durumda ne yapsam, acaba nasıl bir yol takip etsem?” demelisiniz. Eğer ne yapacağınıza kendi aklınız yetmiyorsa, müşterek akla başvurarak işin doğrusunu bulmaya çalışmalısınız. Bazen siz konumunuzun hakkını verme adına hangi sebeplere müracaat edeceğinizi araştırırken, Cenâb-ı Hak, fevkaladeden lütuflarda bulunur ve sevk-i sübhânîsiyle sizi hayırlı bir yola sevk ediverir. Esasen günümüzde nâil olduğumuz bunca nimeti başka türlü değerlendirmek hata olur.

Öte yandan, konumun hakkını vermek süreklilik ister. İhlas kulesinin zirvesine çıkmak çok zor olsa da sürekli orada kalabilmek ondan da zordur. İhlas kulesine tırmanmak için bir birimlik bir gayrete ihtiyaç varsa, orada kalabilmek için on birimliğine ihtiyaç vardır. Allah muhafaza buyursun, oradan düşen bir insan, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla derin bir çukura düşer. Çıktığı kule ne kadar yüksekse, düştüğü çukur da o nispette derin olur. Bu sebeple, istikametin korunabilmesi için sürekli tahkim ve tebşire ihtiyaç vardır. Bir taraftan kimsenin kuvve-i maneviyesini kırmamaya özen göstermeli fakat diğer yandan herkesin kendisini sorgulamasını sağlamalıyız. Allah’la münasebetimizi sağlam tutabilme ve konumumuzun hakkını verebilme adına sürekli birbirimize hayırhahlık yapmalıyız. Manevî beslenmeyi, okumayı, düşünmeyi, müzakereyi, derinleşmeyi ihmal etmemeliyiz ki kıvamımızı koruyabilelim.

Bunların yanı sıra Allah bazen bize farklı imkânlar bahşeder. Mesela güçlü medya kuruluşlarına, en çok satan gazetelere, en çok izlenen televizyonlara, en güzel eğitim müesseselerine sahip olursunuz. Bu durumda bunların da kendine göre bir şükür isteyeceğini, bu nimetlerin de hakkının verilmesi gerektiğini unutmamanız gerekir. Müşterek akla müracaat ederek elinizdeki imkânları en rantabl şekilde nasıl değerlendireceğiniz noktasında beyninizi zonklatmanız icap eder. Bir taraftan vermek istediğiniz mesajı doğru belirlemeli ve bunu da doğru bir üslupla sunmalı, diğer yandan da önünüzü kesmek isteyen bir kısım muhalif ve düşmanlara fırsat vermemelisiniz. Aksi takdirde Allah bunların hesabını sorar.

***

Not: Bu yazı, 26 Haziran 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

YUVA

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin farklı yerlerinde, aile huzurunun gerçekleşip yuvanın Cennet köşelerinden bir köşe hâline gelmesini imana bağlar ve özellikle ahirete iman üzerinde durur. Gerçekten, hayatının hesabını verme mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü çok kolaylaşır. Cennet ümitleriyle yaşayan, uhrevî nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de dünyevi kusurlardan arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları Cennet köşesi hâline gelecektir. Ne hastalıklar, ne yaşlılığın verdiği haller, ne aralarında geçen ve kırgınlık hasıl eden durumlar, ne de maruz kalınan daha başka olumsuzluklar, Allah’a ve ahiret gününe sağlam inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştiremeyecek, onlar arasındaki vefa, sadakat ve samimiyeti bozamayacaktır.

Yuva, fertlerden meydana gelir. Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması, her şeyden önce fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır. Bunun için de yuva bir okul gibi vazife görmeli; insanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli; mabet, onlara ruh üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı; okul, onlara yüksek ufuklar ve gaye-i hayaller göstermelidir. Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği, mabedin kupkuru hâle geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir yerde nesiller boşlukta kalacaktır. Maalesef günümüz nesilleri böyle bir donanıma sahip olmadıkları, bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum yetiştikleri için evlilikle, eş seçimiyle, sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor, bu yüzden de iç içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.

Evlilik Sertifikaları

Öte yandan, eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkâmına, ardından karı-koca münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor. Bilenler de uygulamada problem yaşıyor. Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik mevzuunun da yeniden ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.

Bu yüzden, öteden beri, evlenecek adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor, hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkâmı öğretilmeli, her iki cinsin karakter özellikleri anlatılmalı, evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli, bunların nasıl aşılabileceği anlatılmalı ve bu yolda karşılaşılacak meşakkatlere karşı sabır ve tahammül yolları gösterilmelidir. Evliliğe adım atacak kişiler, nasıl bir sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda önceden bilgilenmeli ve hazırlanmalıdırlar.

Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, evlilikle ilgili teknik nazari bilgilere sahip olmak önemli olsa da, ailedeki huzursuzluk ve geçimsizlikleri izale etmede bu tek başına işe yaramayacaktır. Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah’a ve haşr u neşre imanla desteklenmesi ve belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla sağlam bünyeli ailelerin tesisi, toplum fertlerinin manevî beslenmesine ve ruhî tatminine bağlıdır. Bu sayede onlarda ciddi bir sorumluluk şuuru gelişecektir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onca vazifesi arasında, ashabının evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi de asla ihmal etmemiştir. Allah’tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin, cahiliyedeki yanlış âdet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir. Çünkü O, hayatı bütünüyle ta’lim etmek için gönderilmişti. Herhangi bir alandaki kusur, başka yerlerde de bir kısım eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için, dinin temel prensiplerine ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal etmiyordu. Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususları tembihliyor, kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor, kimine mehrinde yardımcı oluyor, kimini de bizzat kendisi evlendiriyordu.

Bizim de bu konuda Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı olmamız gerekir. Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkânlar hazırlamalı, uygun zeminler oluşturmalıyız. Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle evlenmeden önce onları evliliğe hazır hâle getirmeliyiz. Farklı vesile ve yollar bularak onlara evlilik ahkâmı, eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.

Her şeyden önemlisi, onlara anlattığımız bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz. Allah’ı tanıma, burada yapılan amellerin öbür dünyada eksiksiz bir şekilde geriye döneceğine inanma, anlatacağımız nazari mevzuların blokajı gibidir. Şayet temelleri sağlam atmazsanız, çürük temellerin üzerine bina edeceğiniz yapılar da zayıf kalacaktır. Dolayısıyla öncelikle sağlam bir blokaj çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından vereceğimiz bilgileri vermeliyiz. Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor. Zira günümüz nesilleri büyük bir inanç zaafı, inanç boşluğu içindeler. Buna bir de bilgisizlik, ahlakî zaaflar ve taklitçilik gibi problemler eklendiği için yuvalar çatırdıyor, yıkılıyor.

Asimilasyon ve Ailevî Çözülme

Batı dünyasında aile, çok zor durumda. Evlilik ve boşanmalar öteden beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri. Boşanma oranları çok yüksek. Hatta evliliği bir hayat tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan var. Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve huzurlu bir ortam sağladığı sorgulamaya açık. Hiç evlenmeyen, aile hayatında ciddi geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini koruyabilmeleri hiç de kolay değil. Nitekim yaşanan ahlâkî erozyon çoklarının malumu. Bâtılı tasvir edip safi zihinleri idlâl etmeye gerek yok, fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, ne tür melanetlerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Maalesef mevcut tablo İslâm dünyasında da hiç iç açıcı değil. Batıya karşı müthiş bir özenti var. Temel dinamiklerimizi kaybetmişiz gibi bir durum söz konusu. Farkına varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz. Başkalarının bilim ve teknolojilerini değil; hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlâklarını taklit ediyoruz. Batı da kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor. Bu yüzden, sahip olduğumuz değerler ve yuva ciddi tehdit altında. Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulsa ve bu konuda ne kadar tahşidat yapılsa yine de az kalır.

Esasında bizde yuva çok oturmuştu. Onun oldukça sağlam ve güçlü temelleri vardı. Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hâlâ yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı Batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Keşke bir de onun yıkılmadan evvelki halini görselerdi! Bu perişan hâlimiz karşısında insan, “Yıkanların kolları, kanatları kırılsın!” demekten kendini alamıyor. Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık. Aileler, malûl bir vaziyette, düşe kalka yoluna devam ediyor. Evlerimiz, rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş durumda.

Yuvanın Önemi

Toplumun molekülü konumundaki yuva yıkılınca daha başka hayatî müesseselerin ayakta kalması çok zor hale gelir. Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz. Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum, derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz. Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız. Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz. Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.

Bu sebeple, ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir Cennet köşesi hâline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüviyetine büründürmeye çalışmak lazım. Bu hususiyetleri haiz ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, bir takım sıkıntılar yaşayabilirler. Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler. Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler. Geçmiş asırlarda yaşamış insanlar derin malumat sahibi olmasalar, pedagojik eğitimden geçmeseler de ruhlarına sinmiş ahlâklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi. Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç var.

Hususiyle çok geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha arttı. Maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları, yerine göre şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi iş yapabiliyor. Şeytanın eli gibi evlerimizin içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor. Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse, bunların toplumu dejenere etmeye yönelik meydana getirdiği tahribat ölçüsünde genç nesillere zarar veremezdi. Dolayısıyla şayet biz Cennet köşesini andıran huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı ortamlar oluşturamazsak, yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır. Yuvalar, şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk edilmemelidir.

Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında olduğumuz zannedilmemelidir. Zira iyi niyetli ve ahlâklı insanların elinde o, Cennet’ten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin başkalarına duyurulmasına vesilelik edecektir. Küreselleşen dünyanın insanlığın önüne serdiği imkânlar iyi yolda kullanılabildiği takdirde, faydalı bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir tarafına ulaştırılabilir. Birilerinin elinde şeytanın eline dönüşen ve tahripkâr bir unsur haline gelen bir şey, başkalarının eline geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler. Önemli olan onun hangi niyet ve maksatla, hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır. Evet, teknolojik imkânlar, beşerin hayır ve salahını arzulayan insanların eline geçtiği takdirde, insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur hâline gelecektir.

***

Not: Bu yazı, 3 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

DAVA ADAMI VE SIKINTILAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Dava adamı kimdir, dava adamı olma ile sıkıntılara maruz kalma neden özdeşleştirilmektedir?

Cevap: Dava, çok genel bir kavramdır. “Dava adamı” terkibindeki dava, daha ziyade, ulaşılmak istenen gaye, ideal ve ülkü gibi anlamlara gelir. Dava, dünyevî olabileceği gibi uhrevî de olabilir. Bazıları kendisini dünyanın imarına adar ve sürekli o ideal arkasında koşturur durur. Kimileri, -belgesellerde müşahede ettiğimiz üzere- bütün ömrünü, hayvanların, hatta tek bir hayvanın hayatını araştırmaya ve buradan hareketle yeni ilmî keşifler ortaya koymaya vakfeder. Kimileri, ömrü boyunca sosyal, siyasi ve iktisadi hayatı kendi ideoloji ve felsefesine göre şekillendirmek, kendi anlayışına göre bir sistem kurmak için çırpınır durur. Bunların hepsi bir nevi davadır.

Dava adamına gelince o, gaye-i hayali her neyse, bunu gerçekleştirme yolunda mücadele eden, fedakârlık yapan ve gerektiğinde bir kısım mahrumiyetlere katlanan insandır.

Bazıları vardır ki, “Zaman, imanı kurtarma zamanıdır.” diyerek gönüllerde iman meşalesini yakmaya çalışır. Onların davası, Allah rızasını kazanma davasıdır. Onların tek derdi Cennet’tir, rü’yettir, rızadır, rıdvandır. Bu nimetlere ulaşmanın en büyük vesilesi olarak da i’lâ-i kelimetullah’ı (Allah’ın adını yüceltme, bayraklaştırma) görürler. Bütün muhtaç gönülleri Allah’la buluşturmaya, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nam-ı celilini dünyanın her tarafına ulaştırmaya çalışırlar. Bu yolda her türlü zorluğu göğüsler, her çeşit fedakârlığa katlanırlar.

Görüldüğü üzere hedefi bütünüyle dünya merkezli olan davaların yanında, ahiret yörüngeli olanlar da vardır. Şunu unutmamak gerekir ki bir davanın kıymetini belirleyen de, ulaşmak istenilen gaye-i hayaldir, ikame etmek için çaba sarf edilen manadır. İnsan, neyin bayraktarlığını yapıyor, neye teksif-i himmet ediyorsa, ona göre kıymet kazanır.

Biz, kendi dünyamızda özel olarak davadan ve dava adamından bahsettiğimizde daha çok, iman davasını ve ona kendini adamış adanmışları anlarız. Bu manada en büyük dava adamları -bu tabiri onlar hakkında kullanmak doğruysa- peygamberlerdir. Onlardan sonra Raşid Halifeler, Ömer İbn-i Abdülaziz, İmam Gazzalî, Fahruddin er-Râzî, İzz İbn-i Abdisselâm, İmam Rabbânî, Hazreti Mevlânâ, Hazreti Bediüzzaman gibi peygamber yolunun kutlu temsilcileri gelir. Onların tek derdi, tek davası dinin ihyası olmuştur. Nübüvvet davasına vâris olabilmek, onu temsil edebilmek, çok ulvî, çok mukaddes bir davadır. Fakat bu ölçüde de zor ve meşakkatlidir. Öteden beri bu yolda yürüyenler, enbiya-i izamın maruz kaldığı belâlarla karşılaşmış, zorluklarla mücadele etmişlerdir. Dolayısıyla onların hayatları genellikle sıkıntı ve zorluk içinde geçmiştir.

İradî Olarak Dünyaya Küsme

Allah davasına omuz verenler bazen kendi iradeleriyle dünyaya küsme vaziyeti sergileyebilirler. Fakat çoğu zaman Allah (c.c.) maruz bıraktığı bir kısım sıkıntılarla onları dünyaya küstürür. Nitekim Hz. Pîr de, “Hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli, ta ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.” der. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 54) Bazen hastalıklar, bazen ailevî veya içtimaî hayatta karşılaşılan sıkıntılar, bazen arzî ve semavî belalar, bazen de ehl-i dünyanın musallat olması insanın huzurunu kaçırır, yüzünü ahirete çevirir.

Hususiyle haset veya düşmanlıklarının esiri hâline gelmiş kimseler bu tür insanları asla rahat bırakmaz. Gelir gelir onların tepelerine binerler. Ellerindeki imkân ve fırsatları, güç ve kuvveti onları ezme ve yok etme adına kullanırlar. Şeytanın dürtüsüyle hareket eden bu tür zalimlerin baskı ve zulümleri, Allah davasını omuzlayan adanmışları, üzerlerine aldıkları vazifeye daha bir ehil hâle getirir. Bu tür bela ve felaketler bir taraftan onlar için keffâretü’z-zünûb olur, hata ve kusurlarını temizler; diğer yandan da birer şefkat tokadı olur, onları intibaha getirir de, yaptıkları bir kısım yanlışlardan geri döndürür.

Şefkat Tokatları

Peki, şefkat tokadını celbeden yanlışlar nelerdir? Dikkatsizce yaşama, hayatı rantabl değerlendirememe, konumun hakkını verememe, ele geçirilen imkân ve fırsatları gaye-i hayali istikametinde kullanamama, elde edilen başarıları nefisten bilme, Din-i Mübin-i İslâm adına yapılan hizmetlerin gücünü kırabilecek hatalar irtikâp etme, vefa ve sadakati koruyamama, ihlas ve samimiyetten uzaklaşma gibi pek çok şey bu meyanda sayılabilir. Hepimiz geri dönüp hayat sergüzeştimize baktığımızda kaçırdığımız nice fırsatlar olduğunu görürüz. Elimizdeki imkânları ne ölçüde Din-i Mübin-i İslâm’ı sevdirme istikametinde kullandığımız sorgulanabilir.

İşte bu tür ihmal ve kusurlarımız şefkat tokatları şeklinde bize dönebilir. Hazreti Bediüzzaman’ın tabiriyle bunlara “şefkat tokadı” dememizin sebebi, zahirî yüzleri çirkin olan bu tür sıkıntıların altında büyük hayırlar gizlenmiş olmasıdır. Bu tür hata ve kusurlarımızdan ötürü Cenab-ı Hakk’ın bizi zalimlerin eliyle tokatlaması, farklı bir tabirle kaderin adalet etmesi, zalimleri mazur kılmaz. Zulmeden insanlar, ahirette, yaptıkları zulme göre muamele görecek ve işledikleri her bir haksızlık ve zulmün cezasını çekeceklerdir.

Allah davasına gönül vermiş adanmışlar, kendilerini başkalarına kıyas edemezler. Onların yürüdükleri yol, peygamber yoludur. Bu sebeple yolun gereklerine riayet etmek zorundadırlar. Temsil ettikleri hakikatlere zarar gelmemesi için peygamberâne bir ismet ve sadakat üzere yaşamalıdırlar. Sözlerinin gönüllere nüfuz etmesi için muhataplarına güven vaat etmelidirler. Kılı kırk yararcasına istikamet içinde olmalıdırlar. Şayet bu gibi konularda dikkatsiz yaşarlarsa Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu mevhibelere ihanet etmiş olurlar. Yaptıkları yanlışlar çok küçük olsa bile, Allah onları zalimlerin eliyle tazip eder, cezalandırır. Ta ki arınsınlar, temizlensinler, temsil ettikleri konuma ehil hâle gelsinler veya pîr u pak bir şekilde huzur-u Sübhâniye yürüsünler.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Belânın en şiddetlisi peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) İnsanın konumuna göre gelen belâlar bazen çok çetin ve zorlu olur. İnsanı ezer geçer. İnsan, kendisini âdeta bir tankın paletleri altında eziliyor gibi hisseder. Önemli olan, bu tür durumlarda akıl ve şuurun işletilerek maruz kalınan sıkıntıların doğru yorumlanması.. insanın temsil ettiği konum ve yaptığı hatalarla uğradığı sıkıntılar arasında bir koordinasyon tesis edip Bediüzzaman gibi, “Bunlar tam bana göre geldi.” diyebilmesidir. Bunu yapabilen, sabretmesini bilir, rızadan ayrılmaz, Allah’ın hoşnut olmayacağı düşüncelere, tavırlara girmez. Bilakis yaşadığı zorlukları ahireti adına kazançlı hâle getirir.

Aslında hüşyar (uyanık) ve hassas ruhları hüzün ve ızdırap içinde bırakan şeyler, sadece herkesçe bilinen belâ ve felâketler değildir. Günümüz insanlığının genel durumu, Müslümanların perişan hâli, bu hüşyar ruhların burukluk yaşamaları ve ızdırapla inlemeleri adına yeterlidir. Mesela bugün pek çok yerde Müslümanlar, en temel demokratik haklarından bile mahrum bırakılıyor, dinlerini tastamam yaşamalarına müsaade edilmiyor. Vicdanlar, inançlar, hissiyatlar, düşünceler üzerinde kurulmuş çeşit çeşit baskılar var. Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü insan, değişik farklılıkları bahane ederek birbirini öldürüyor. İhtilaf ve çatışmalar bir türlü bitmiyor. Bunların her biri, İslâm’ın kaderiyle kalben irtibatlı olan insanlardan birer parça alıp götürüyor.

Bir Müslüman için, Müslümanların bugünkü perişan hâlinden daha büyük bir belâ olabilir mi? İnandığınız değerlerin ayaklar altında ezilmesinden daha büyük bir felaket yaşanabilir mi? Daha nasıl bir belâ bekliyoruz! Yaşanan hâdiselere arzu ve beklentileriniz açısından baktığınız zaman, başınızdan aşağıya sağanak sağanak belâların yağdığını hissediyorsunuz. İslâm’ın kaderiyle alâkadar olan insanların bu olumsuz tablo karşısında hüzünlenmemesi, ızdırapla iki büklüm olmaması mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 5 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

NEFSİN OYUNLARI VE KALB SELAMETİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İnsandaki bozulma da düzelme de kalbde başlar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şunu iyi biliniz ki cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107) hadisleriyle kalbin önemine dikkat çeker. Nasıl ki maddî kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni etkiliyorsa, manevî kalb de bunun gibidir. O, temiz ve sıhhatli olursa manevî ve ruhî hayatımız sağlam, Allah’la münasebetimiz de güçlü olur. Aynı şekilde kalbde başlayan bir bozulma ve deformasyon, manevî ve ahlakî hayatımızı da bozar.

Kalb kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka bir organ yoktur. Kalbe “kalb” denmesinin sebebi de budur. Zira Arapça’da kalb kelimesinin kökü olan “ka-le-be” fiili, bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, ters yüz etmek gibi anlamlara gelir. Kalbin, iyiliklere yönelmesi de, kötülüklere yönelmesi de çok kolaydır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok yaptığı dualardan biri şudur: يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, kader 7; İbn Mâce, duâ 2) Keza Kur’ân-ı Kerim’de de bize şu dua talim edilir: رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً “Ey Kerim Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8)

Bu kadar dönme ve başkalaşma potansiyeline sahip olan kalbin, din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem olmasını, ibadet ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.

Farsça’da “dil” kelimesinin bir manası da kalbdir. Edebiyatımızda bu anlamda çok kullanılır. Mesela, “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan” derken kalb kastedilir. Esasen insanın konuşmasına akseden sözler, kalbde gizli olan manaların yansımalarıdır. Dilin vazifesi, kalbe tercüman olmaktır. Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz. Üslûbun nezaheti kalbin temizliğini gösterdiği gibi, kabalık ve huşuneti de kalbin fesadına delalet eder. Dahası, kalbde başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür. Kalbleri kararan veya ölen insanlar, düşünce planında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.

Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan münasebeti de kalbin O’nunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır. Bu sebeple, şayet bir kısım felâketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa kontrol etmemiz gereken ilk şey, Allah’la münasebetimiz olmalıdır. Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mâl ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlâs ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba Rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik? Acaba bir beyt-i Hudâ olan kalbimizi dünyevî alâkalar mı kapladı?

Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde aşkın lütuflarda bulundu. Şayet bunların devam ve temadi etmesini istiyorsak Allah’la kalbî alâkamızı güçlü tutmalıyız.

Siz kendinizden emin misiniz?

Şundan emin olmalıyız ki Allah, kendi dost dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekkeli müşriklerin kendisine verdikleri eza ve cefa karşısında ağlayan kızı Hz. Fatıma’ya şöyle mukabelede bulunmuştur: “Ağlama, Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/169) Çünkü O, kendinden, kendi vefa ve sadakatinden emindi. Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu. Ölesiye yaptığı peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir bedel beklentisine girmemişti.

İşte önemli olan da budur. Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe etmenize gerek yoktur. Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi beklentilerinizi, indî hesaplarınızı, cismanî ve bedenî duygularınızı karıştırıyorsanız; yaptığınız hizmetleri kendinizi anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak hâline getiriyorsanız; makam, mansıp, pâye, alkış, takdir, görünme gibi mülâhazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur. Şunu unutmamalısınız ki peygamber yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur. Bir damla pis şey onun içine karışacak olsa kirletir.

Adanmışlar, değil kendi ülkelerini, dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevî mülâhazalara girmemeli, kalblerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler. En büyük dinamikleri adanmışlık ve beklentisizlik olan insanlar, bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım atmamalıdırlar. Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı, yaptıkları güzel işleri çıkar çarkına bağlamamalıdırlar.

İnsanlığa hizmet etme yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösteren kimseler nebilerdir. Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi önümüzdedir. Bunun dışındaki yollara “yolsuzluk” denir. O ana caddenin dışına çıkan insan, hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğun içine girebilir. Ve yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile, onun karşısına çıkaracağı şeylerle bir gün öyle bir ağlatır ki “Bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım!” dedirtir. Keşke şu meret dünyayı dünyaya bakan cihetiyle unutabilseydik. Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler, milletin canına okudular.

Dünyalık şeyler gelip geçicidir. Kalıcı olan ise imandır, salih amellerdir. Âyetin ifadesiyle, ahirette insana fayda sağlayacak tek şey kalb-i selimdir. İnsan, yaptığı salih amellerin bu dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli. Gördüğü takdirde samimiyet ve ihlasının zedelenmesinden endişe etmeli. O, bütün hesaplarını Allah’a bağlı götürmeli. Âyet, “Allah, kuluna yetmez mi?” buyuruyor (Zümer suresi, 39/36). Evet, Allah bize yeter. Niye gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu, dünyaya ait imkanları değerlendirmeme demek değildir. Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek edelim, hepsinde mülâhazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde olmalıyız. Allah’ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah’a sığınmalıyız. Şunu unutmamak gerekir ki şayet bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa Allah’ın razı olmadığı şeylere vize verdiğinizden durur.

Yaşatma Davası

Bizim davamız, yaşatma uğruna, yaşamayı terk etme davasıdır. Şayet Allah bir topluma yeniden neşvünema gücü verecek, onlara yeni bir diriliş nasip edecekse, varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın. Başkaları için tastamam var olabilmek, büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır. Belli menfaatlere, belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri katiyen düşünülemez. Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar, yaptıkları işi dünyevî bir geri dönüşe bağlamamalıdırlar. Onlar iğne gibi olmalı, kendileri üryan kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar. Veya mum misali, kendileri yanma pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür âlemin zenginliklerine nail olmak, bu âlemde cismanî ve nefsanî olan şeylerin elin tersiyle itilmesine bağlıdır. Bu âlemde kullandığımız nimetler, zevkler, lezzetler bir yönüyle öbür âlemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi demektir. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti buna işaret eder: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safâ sürdünüz.” (Ahkâf sûresi, 46/20)

Allah bazılarının rızkını genişletebilir, onlara farklı imkânlar bahşedebilir. Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli, dünyada bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yiyip bitirmemelidir. Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstağni bir hayat yaşamışlardır. İlle de örnek arıyorsanız, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakın. O, ne peygamberlikten önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağının ucuna kadar geldiği dönemde çizgisini hiç değiştirmemiştir. O’nun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.

İşte bu istiğna kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi bir güven atmosferi oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır. Peygamber yolunu takip etmeyenlerin, sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir. Bunlar dünyada veya ahirette mutlaka tedip göreceklerdir.

Evet, bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir. Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır. Başkaları bizi ilgilendirmez. Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah’a kendisi verecektir. Biz kendimize bakmalıyız. Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği, avcının üç peş dane ile kuşları ağa düşürmesi gibi dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde, Allah davasına omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabitkadem olması gerekir. Onlar imkânlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa, dünyanın kendilerine gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.

Dilerim bu ruh ve mana, arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir. Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz. Mala-mülke esir olmazlar. Kendilerini dünya metaına ipotek etmezler. Arkadan gelecek nesiller tarafından tel’ine sebep olabilecek şekilde davranmazlar. Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleri sayesinde arkadan gelenlere bir yâd-ı cemil bırakırlar. İnsanlığa hizmete kendini adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu, peygamber yolundan ayrılmamalarıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp daha sonra Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile anılırlar.

Bir Kalbde İki Muhabbet Olmaz!

Kaymaların çok yaşandığı bir yerde, yere dikkatli basmadıkları takdirde, hiç kaymayacak kimseler bile, kaymaya maruz kalabilirler. Dolayısıyla herkesin dünya peşinde koştuğu, zevk u safa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkânları kendi çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak zorundayız. Herkesin kaydığı, herkesin bir şeyler aparıp kopardığı, herkesin harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesirinde kalabilirsiniz. Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal görerek siz de onlar gibi olmayı mahzursuz sayabilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket olur. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, ahirette herkes kendi amel, davranış ve düşünceleriyle baş başa kalacak, buna göre muamele görecektir.

Evet, hemen her gün türlü hile ve hud’alarla karşınıza çıkacak, olmayacak şeyleri size güzel gösterecek, bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Her defasında onun manevralarından sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir. Bu yüzden çok büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir. Çünkü o, şeytanın, sürekli insana müdahale etme ve ona vesvese vermekte kullandığı bir mekanizmadır. Şeytan, bu mekanizmayı işletmek suretiyle insan üzerinde tesir icra eder. İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.

Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak lazım. Allah’a karşı ortaya koyduğumuz bütün amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinde tarttıktan ve çok ciddi bir kalibrasyondan geçirdikten sonra O’na sunmalıyız. İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı kirletmesine müsaade etmemeliyiz. Allah’ın rızasına uymayan her ne olursa olsun, onun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmeliyiz. Kur’ân’ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı, sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız. Yoksa bir kere nefs-i emarenin karanlık patikalarına girecek olursak, o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız kesilir. Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir edemeyebiliriz. İyisi mi en başından bu konuda çok kararlı duralım.

Şayet biz bu konuda ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de işin içine bize ait bir kısım şeyler karışırsa Rabbimizin, bunları bizim acz ve zaafımıza binaen af ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz. Ne var ki lakayt ve laubali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnüzanda bulunmak kolay değildir.

Dünyevilik ile uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur. Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz. Bir kalbde iki muhabbet olmaz. Bu konuda insan kendini aldatabilir. Dinime hizmet ediyorum, milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne çıkarabilir. Kendi kaprisleri, kendi beklentileri işin içine girebilir. Her beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir. Er geç onu yer bitirir. Müslümanın sonunu, düşmanlarının gücü değil, işte bu beklentileri hazırlar. Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar, Allah’ın hür olarak yarattığı insan, kendi eliyle kendini esir hâline getirmiş olur. Dolayısıyla -Allah muhafaza- kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu itibarladır ki hayatın farklı birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekli. Onların kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline gelmelerine, kalb ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan verilmemeli. Tevehhüm-ü ebediyetin, tûl-i emellerin, Hücumat-ı Sitte’de zikredilen-zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade edilmemeli. En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip, bu tatlı su kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.

YENİ BİR OKUMA USULÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Maalesef toplum olarak ilim ve fikir hayatında çok geri kalmışız. Bu yüzden sürekli geçmişteki başarıları anlatma ve onlarla teselli olma ihtiyacı hissediyoruz. Bugünün dünyasında kendisiyle gurur duyacağımız ve kendimizi ifade edeceğimiz güzellikler olmadığı için, sık sık geçmişin hülyalı dünyasına müracaat ediyor, seleflerimizin bilim ve kültür dünyasına yaptığı katkıları anlatıyoruz. Anlatmalıyız da! Bunları görmezden gelmek doğru olmaz. Fakat Yahya Kemal’in enfes tabiriyle “kökü mazide olan bir âti” olduğumuzu unutmamalıyız. “Geçmişte bunlar olduğuna göre gelecekte neden olmasın!” mülahazasıyla hareket etmeliyiz. Geçmişin parlak günleriyle kendimizi avutmamalı, bugünü çok iyi değerlendirmek suretiyle geleceğin insanı olmaya çalışmalıyız.

İnkar eden, kendi kökünü, çekirdeğini ve ağacını inkâr etmiş olur. Önemli olan, bugünü çok iyi suretiyle geçmişin semeresini geleceğin nüvesi haline getirebilmektir. Yani dünü, bugünü ve yarını beraber duyma ve birlikte değerlendirmedir. Eğer sürekli geçmişin mefahiriyle iftihar ettiğimiz halde bugünü değerlendiremez ve adım adım geleceğimizi inşa edemezsek kendi elimizle etrafımızda duvarlar örmüş ve kendimizi oraya hapsetmiş oluruz. Sonrasında da bugünün Müslümanlarının çokça yaptığı gibi hamaset destanları keser durur da gelecek adına söyleyecek bir çift sözümüz olmaz.

Günümüzde çözüm bekleyen yığınla problem var. Zihinlerde din ve diyanet adına sürekli şüphe ve tereddüt hâsıl ediliyor. Bunlar da dinî alt yapısı ve donanımı yeterli olmayan, kendi kaynaklarından yeterli ölçüde beslenemeyen genç nesillerin zihinlerini bulandırıyor. Ortaya atılan soru ve şüphelere cevap verme konumunda bulunan insanların bile zihinleri çok karışık. Güzel çalışmalar varsa da yeterli değil. Oluşan yaralar, yapılan tahribat gerçekten çok büyük. Çok sayıda insan inandığı değerler noktasında ciddi sarsıntı içerisinde. Toplumun idrak seviyesi çok düşük olduğu için tahrip de çok kolay oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri yaşanan problemleri çok önceden sezen ve bunlara uygun reçeteler sunan çok büyük bir dimağ. Ne var ki biz, onun geride bıraktığı âsâr-ı bergüzîdesini hakkıyla değerlendiremedik. Bir hikmete binaen söylediği, “Aklınız almasa bile kalbiniz istifade eder.” sözünü yanlış anladık. Bu söz nice zaman beynimize kement vurdu ve biz de onun mahkûmu olarak yaşadık. Dolayısıyla bu menhelü’l-azbi’l-mevruddan (tatlı su kaynağından) hakkıyla istifade edemedik. Onun derinliklerine açılamadık. Ondan yola çıkarak içinde yaşadığımız çağın hastalıklarına uygun tedaviler geliştiremedik.

Duygu ve düşüncede yeni bir inkılaba ihtiyaç var. Yeni bir düşünce tarzı, yeni bir üslûp, yeni bir okuma şekli geliştirmeli, bugüne kadar bildiğimizi zannettiğimiz meseleleri yeniden bir kere daha ele almalıyız. Haşiye ve şerhçilikten kurtularak, kopyala-yapıştırlarla zaman kaybetmeyerek, günümüze göre yeni teviller, yorumlar, açılımlar ortaya konulması gerekiyor. Bize yeni bir can ve ruh getirecek olan şey işte budur.

Bugüne kadar çokça duyduğumuz ve bildiğimizi zannettiğimiz meselelerin bile maalesef arka planına vâkıf değiliz. Söz gelimi Hz. Pir’in Birinci Söz’de Besmele’nin hakikatine dair ifade ettiği sözlerini çoğumuz biliriz. Hatta orada yer alan bazı cümleleri ezberlemişizdir. Fakat orada anlatılmak istenilen hakikatleri ne kadar anladığımız, detaylarına ne kadar inebildiğimiz, arka planıyla ne kadar değerlendirebildiğimiz şüphe götürür. Nice altın kıymetindeki hakikatler maalesef ülfet ve ünsiyetin kurbanı oluyor.

Bunu sadece Bediüzzaman’ın eserleri için söylemiyorum. İmam Gazzâlî, İmam Maturidî, İzz b. Abdisselâm, İmam Rabbanî gibi daha başka büyüklerin eserleri için de aynı şeyi ifade edebiliriz. Bütün bunların üzerini örten gaflet perdesinin yırtılmasına ve eldeki mirasın bir kere daha keşfedilmesine ihtiyaç var. Selef-i salihinin safiyane içtihatlarının bir kere daha gözden geçirilmesi, bunların günümüz dünyasının anlayışı içinde yeniden insanlığa sunulması gerekiyor. Hatta bunlardan daha önce Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sanki yeni nazil oluyor gibi, Sünnet-i Sahiha’nın sanki Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi vesellem) yeni işitiliyor gibi bir kere daha değerlendirmeye alınması ve devrin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre onlardan yepyeni hakikatlerin çıkarılması gerekiyor. Eğer sahip olduğumuz değerlerin eskimediğini, eskimiş zannedilen şeylere bugünün insanının ne kadar muhtaç olduğunu günümüze uygun farklı ve yeni bir üslupla bir kere daha ortaya koymak istiyorsak, ciddi bir cehd ü gayret sarf etmemiz gerekiyor.

Bu meseleleri sadece halk seviyesinde ele almakla iktifa etmemeli, akademik seviyede çalışmalar ortaya koyabilmeliyiz. Bunun için de akademiler ihdas etmeli, buralarda araştırma yapacak çalışma grupları oluşturmalı ve bunların farklı alanlarda derinleşmelerini sağlamalıyız. Bu kadrolar öncelikle selef-i salihinden bize intikal eden mirası gözden geçirmeli, arkasından da günümüzde insanlığın ulaştığı ufuktan meseleleri değerlendirmeliler.

Bilindiği üzere devr-i risaletten günümüze kadar Kur’ân’ı anlama adına farklı hacimlerde binlerce tefsir yazılmış. Müfessirlerin hiç biri “Nasıl olsa benden önce Kur’ân üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var?” dememiş. İslâm’ın ilk asırlarından başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberî, Razî, Kurtubî, Ebû Hayyan gibi Kur’ân’a ciddi vukufu olan, bütüncül bakış sahibi ve dini bilen âlimler oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmış olsalar da, onlardan sonra gelenler bunlarla iktifa etmemiş ve kendi dönemlerine göre yeni yeni çalışmalar yapmış, farklı tevil ve yorumlar ortaya koymuşlardır.

Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ihdas etmek şart ve elzem. Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz. Eserlerle âdet kabilinden meşgul oluyoruz. Aradan çıkarmaya matuf okumalar yapıyoruz. Bunlarla bir yere varılamaz. Düşünce hayatımızda bir yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız. Eğer duygu ve düşüncede dirilebilirsek, bu bizim insanî ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir. Allah huzurunda el pençe dîvan durmanın, bel kırmanın, secde etmenin ne manaya geldiğini anlayacağız. Eğer böyle bir yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz, ölmez eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatihi kendiniz değersizleştirmiş olursunuz.

Şurada burada okullar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açıyor, eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyoruz. Cenab-ı Hak da samimiyetlerinden dolayı bu işlere omuz verenleri muvaffak kılıyor. Bunları takdirle karşılamak lazım. Ne var ki, meselenin bundan ibaret olmadığının da bilincinde olmalıyız. Günümüzde Kur’ân ve Sünnet’in ne dediğinin anlaşılmasına ve anlatılmasına ihtiyaç var. İslâm’ın insanlığa sunduğu mesajın bugünün şartlarına göre bir kere daha yorumlanıp açıklanması, günümüz dünyasının bakış açısına göre geleneğin/mirasın yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor. Bunun kolay olmadığını baştan kabul etmeliyiz. Bu, köklü bir gayrete bağlıdır.

Bütün bu konularda çağın ihtiyaçlarına uygun özgün eserlerin telif edilmesi çok önemlidir. Fakat yazma, birikim ister. Bu da çok ciddi okumalara, müzakerelere, araştırmalara vabestedir. Mesele sadece mevcut kaynaklardan alınan bilgilerin fişlenip işlenmesi meselesi değildir. Farklı kaynaklardan alınan bilgileri yeni terkiplerle sunmakla iktifa, kolaya kaçmadır. Önemli olan, yeni sentez ve analizlere dayanan, ufuk açan ve mevcut problemlere çözümler sunabilen kaliteli eserler verebilmektir. Bu da cins dimağlar ister. Risale-i Nurlar hem muhteva hem de takip edilen usul açısından bu konuda bizim için önemli bir rehberdir.

Dolayısıyla farklı grup ve heyetler halinde ilmî meseleleri karşılıklı müzakere ederek, karşılaştırmalar yaparak tefekkür, tedebbür ve tezekkür kabiliyetlerimizi geliştirmeli, ilmî ve fikrî alanda derinleşebilmeliyiz. Bu yapılabildikten sonra Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde yeni tefsirler, fıkıh kitapları ve sair ilim dallarında yeni eserler ortaya konabilir, daha başka alanlara dair çalışmalar yapılabilir. Çok zengin bir geleneğe sahibiz. Tarihimizde devasa kametler yetişmiş ve onlar tarafından ölümsüz eserler kaleme alınmış. Öncelikle bu birikimi elde etmeli, ayağımızı sağlam bir zemine basmalı ve geleceğe öyle yürümeliyiz. İlmî ve fikrî açılımların Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun olmasını istiyorsak ayağımızı bu sağlam zeminden ayırmamalıyız.

***

Not: Bu yazı, 1 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

KUR’AN’A TEVECCÜH VE ONDAN İSTİFADE YOLLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’an’la nasıl doğru bir ilişki kurabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?

Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin Kur’ân’la nasıl bir münasebet içinde olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem vermenin yanı sıra, onun mazmun ve manasını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyor ve aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirme adına fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.

Murâd-ı İlahi’nin Keşfi

Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’an’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini bizlere vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini Yüce Kitabında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırma aşkında, içtimaî ve iktisadi hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, onların Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Hayata hayat kılınması gereken Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı sûrî bir saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbirisi yanlış değildi. Kur’ân gerçekten de kendisine karşı saygı duyulacak mukaddes en büyük kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyânıyla her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında -Kur’ân’ın ifadesiyle (Bkz. Ra’d suresi, 13/31)- dağlar yerinden oynayacaksa Kur’an’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’an’la savrulur, yer paramparça olacaksa bu da Kur’an’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Bununla birlikte Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa, ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilahî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân, bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilahî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhı ve aynı zamanda Kitab-ı kebir-i kâinatı, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutenâ köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Ben bunları yadırgamam. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Böyle bir hürmet eksiktir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.

Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka planına vâkıf oldular ve yürüdükleri yolu onun rehberliğinde yürüdüler. Kur’an’a gerçekten değer verme ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar âvamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvînî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’an’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak kaldı ve şeklî yanıyla ele alındı. Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birerlerimiz özellikle ihtisas alanlarımızın önümüze açtığı ufuklardan onun içine girerek yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.

Gönülden Kur’ân’a Yönelme

Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak lazım. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde fazla olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Yoksa bir kısım kelimeleri telaffuz eder sevap kazanırsınız. Fakat buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.

Kur’ân’a bakarken, onun Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla bakmalı ve tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Siz böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini açar ve size önemli hakikatler ifade eder. Eğer böyle gönülden bir yönelme olmazsa, insan -Allah muhafaza- Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz!

Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilahî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. Şayet insana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alakalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından, şualarından ve renklerinden istifade edersiniz. Eğer ona sırtınızı dönecek olursanız, size karşı kapanır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.

Her zaman söylediğimiz bir şey var: Kur’ân’ı iyi Arapça bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı -hâşâ ve kellâ- bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân -tabir caizse- kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara o da cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’an, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh ve ihtiram edilmesini bekler. Bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.

Kur’ân’ın Evrenselliği

Selef-i sâlihîn Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde “sağmış” ve ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan elde edilebilecek her şeyi elde etmişlerdir. Bir insan bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.

Ayrıca hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman, bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada duruyor. Şayet kemâl-i ihtimâmla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.

Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa, her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar.  Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken, şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her dediği kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Eğer Arapça bilmiyorsa, açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmâlen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derince bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.

Kur’an Nesli

Allah’la ve varlıkla münasebetlerimizde olması gereken yerde olmak istiyorsak, hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.

Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, imkânı varsa açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa, zannediyorum avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşur, onun neresinde ne olduğunu bilir ve böylece onu vicdanlarında daha derince duyarlar.

Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân üzerine daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı bir aşk u şevk uyarmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere kurban olmaktan kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.

MÜTEHEYYİÇ FITRATLAR VE DENGELİ HAREKET

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bazı insanlar müteheyyiç (heyecanlı, coşkulu) olurlar. Hz. Üstad da kendini müteheyyiç fıtratlar içinde görür ve bu tür fıtratların rahatının sa’y ve cidalde olduğunu ifade eder. Müteheyyiç fıtratlar, olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve meydana gelen hâdiseler karşısında derin heyecan duyarlar. Bu tiplerin tavır ve davranışları, hareket ve mimikleri çok defa başkalarına benzemez. Mesela onlar, toplumun maruz kaldığı sıkıntı ve meşakkatleri, belâ ve musibetleri derinden derine ruhlarında duyar ve âdeta bunlar karşısında hafakan geçirirler. Başkalarına nazaran hassasiyet ve duyarlılıkları çok yüksektir.

Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir. Zira bu, insan tabiatıyla ilgili bir meseledir. Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru olmayabilir. Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir, his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir. Hatta öyleleri vardır ki cihan yansa umurlarında olmaz, İslâm dünyasının cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz. Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde gamsız olan bunlara mukabil, öncekiler, havadan dahi nem kaparlar. Ağustos kuraklığında dışarı çıksalar, ıslak olarak geriye dönerler. Bütün bunlar, bir yere kadar fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.

Temkin ve Teenni ile Hareket

Müteheyyiç ruhlar, iyi mürşitlerin elinde terbiye gördüğü takdirde insanlık adına çok faydalı hizmetlere muvaffak olabilirler. Çünkü onlarda, sönmeyen, dinmeyen bir heyecan vardır. Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya bir lokomotife ihtiyaç yoktur. Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları, zaten onları, hayalini kurup mefkûre hâline getirdikleri hedeflere sevk edecektir. Gamsız ve dertsiz insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur. Ekstra gayret gerektirir. Hz. Pir, hayatını tembel tembel geçiren bu tipler için, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslamiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüç-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” der. (Bediüzzaman, Münazarat)

Hz. Pir, sürekli cedid (yeni) ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur. Kur’ân’ı semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak, ona Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak, tamamıyla Allah’a müteveccih ve adanmışlık ruhuyla inandığı meselelere sahip çıkan bir nesl-i cedid! On tane lokomotif bağlasanız bile yerinden kıpırdatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdumduymaz insanlara karşı da yukarıdaki sözleri yöneltmiştir.

Bu itibarladır ki insanın, müteheyyiç bir fıtrata ve hüşyar duygulara sahip olması çok önemlidir. Fakat bunun da kendine göre riskleri vardır. Şayet bu tür insanlar, duygularını akıl ve mantıklarıyla kontrol edemez ve şer’î disiplinlerle bir çerçeveye oturtamazlarsa çok hatalar yaparlar. Aceleci davranıp oyun bozarlar. Hislerine yenik düşüp meşru çerçevenin dışına çıkarlar. Dolayısıyla asıl önemli olan, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Hz. Bediüzzaman gibi, his ve heyecan insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda temkin ve teyakkuz insanı da olabilmektir. Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız; diğer yandan her şeyin bir vakt-i merhunu olduğunun farkında olacak, zamanın hükmüne boyun eğecek, soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi terk etmeyeceksiniz.

Bir insan, yoluna baş koyduğu mefkûresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa olsun, şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gaileler açabilir. Şayet dert ve ızdırap, basiret ve firasetle birlikte bulunmazsa insana büyük hatalar işletebilir. Müteheyyiç fıtratlar, atacakları adımlarının önünü arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, anti-demokratik çıkışlar yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler. Tarihte bunun yığınla misali vardır.

Evet, tembellik ve uyuşukluğun, durağanlık ve humûdetin ne insana ne de topluma hiçbir faydası yoktur. Bunlar kaldırılıp çöplüğe atılması gereken özelliklerdir. İnsanın ne yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılması gerekir. Samimiyet, heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir. Ne var ki doğru adımlar atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz. Bunların yanı sıra insan, mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli, yeri geldiğinde, hoşa gitmeyen bazı hâdiseleri hazmetmesini bilmeli, sinesini geniş tutmalı, planlı ve programlı hareket etmeli, belirli bir vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.

Kısacası mü’min, denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir. Yoksa İslâm’ın ve insanlığın kaderi ile alâkalı büyük meselelerde yapılacak yanlışlıklar, hukukullaha öyle bir tecavüz olur ki, ahirette onun vebalini tartacak kantar yoktur.

Vicdanı Engin Sabır Kahramanları

Eğer siz, insanla meşgul oluyor, ahlâk ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini istiyor, hak ve adalet peşinde koşuyor, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri kendinize vazife biliyorsanız, bütün bunların kolay olmadığını ve belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak zorundasınız. Vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi olan Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), cahiliye insanının elinden tutup onları evc-i kemalât-ı insaniyeye ulaştırması bile yirmi üç senesini almıştır. O, bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvinî emirlere uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir. Eğer O, her şeyi harikuladeler kuşağında götürseydi, biz kimi örnek alacaktık? O, hareket tarzıyla bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki insanlığa ulaşacağının yollarını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.

Bir parmak işaretiyle Ay’ı ikiye yaran, parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle üç yüz insanın karnını doyuran O Nebiler Serveri, Allah’tan isteseydi, -Bûsirî’nin kasidesinde dediği gibi- Allah O’nun hatırına dağları altın yapardı. Fakat Efendimiz’in vazifesi bu değildi. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil derinliğiyle birlikte götürüyordu. Yirmi üç sene boyunca içinde hiç falsosu olmayan bir hayat yaşamıştı. Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah’ın izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti. Vahşi ve bedevi bir toplumdan medeniyet muallimleri çıkarmıştı.

Bizler de günümüz dünyasında varlığını devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz. Gerçekten çözümü çok zor ve çok kompleks problemlerimiz var. Bu problemlerin çözümünün aceleci fıtratlara tahammülü yok. Bu gibilerin problemleri halletmek için ortaya koyacakları her girişim, yeni yeni problemler hasıl eder, insanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste falsolar yaşatırlar. Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların, fevkalâde geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olmaları gerekiyor. Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasınlar, mevcut imkân ve fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle, planlı bir şekilde problemlerin üstesinden gelsinler.

***

Not: Bu yazı, 15 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

GIPTA DAMARINI TAHRİK ETMEME

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dur durak bilmeden başkalarına hak ve hakikati anlatmakla kendilerini sorumlu bilen adanmış gönüller, vazifelerini yaparken kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek için nelere dikkat etmelidirler?

Cevap: Biz herkese karşı gönlümüzü açsak, sürekli sevgi ve hoşgörüden bahsetsek de iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli bir kısım hasım cephelerin bulunduğunu göz ardı etmemeliyiz. Siz yönetime talip olmadınız, hükmetme arzusuna kapılmadınız, dünya hükümranlığında gözünüz olmadı, Allah oldurmasın. Gel gör ki bütün dertleri dünya olan insanlar sizi anlamayacaktır. Hatta sevgiyle insanların kalplerini yumuşatma, birlikte yaşama kültürü geliştirme, farklı toplum kesimleri arasında sulh ve barışı tesis etme gibi en masumâne faaliyetlerinize bile tepki gösteren ve onların önünü almak için arkanızdan iş çeviren insanlar olacaktır. Kin ve düşmanlığa kilitlenmiş bu türden insanların hedefi hâline gelmeme adına çok dikkatli olmak zorundasınız. Onların dikkatini üzerinize celbedecek iddialı söylem ve fiillerden uzak durarak, çok fazla gürültü patırtı çıkarmayarak, hareketi sesin önünde götürerek, her defasında niyet ve hedeflerinizdeki duruluk ve samimiyeti dile getirerek kısmen de olsa onlardan gelecek zararların önüne geçebilirsiniz.

Bunların yanında bir de sizinle aynı kıbleye yönelen, başını sizinle birlikte secdeye koyan, omuz omuza sizinle aynı safta duran bazı mü’minlerin de hazımsızlık ve çekememezliği söz konusu olacaktır. Sizi kendilerine rakip görecek, ortaya koyduğunuz hizmetler karşısında “Neden biz değil de onlar?” diyecek ve yürüdüğünüz yoldan sizi alıkoymaya çalışacaklardır. Allah yolunda koşturan adanmışların, yürüdükleri yolu emniyet altına alma adına bu tür haset duygularının da farkında olmaları ve bunlara karşı tedbirlerini almaları gerekir.

Bu hususta yapılması gerekenlerin en önemlilerinden biri -Hz. Pîr’in ortaya koyduğu ölçüler içinde- tâbiiyeti (idare edilen konumunda olmayı), sebeb-i mesuliyet ve hatar olan (insanın üzerine ağır sorumluluklar koyan) metbûiyete (idareciliğe) tercih edip bu tür olumsuz duyguların önüne geçme adına iki adım geriye çekilebilmektir.

Aynı şekilde hak yolunda sa’y u gayret gösteren herkesi alkışlama ve takdir etme de bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeridir. Evet, herkesin yaptığı güzel işleri, hayırlı hizmetleri saygıyla karşılamalı, bunların hiçbirini hafife almamalıyız. Hatta, “Allah ebeden sizden razı olsun. Bugüne kadar yaptığınız işlerle bir çığır açtınız. Arkadan gelenlerin yürüyebileceği güzergâhlar oluşturdunuz ve bize de bu yolda koşma imkânı verdiniz.” diyerek, kendi yaptığımız hizmetlerde bile onların bir payı bulunduğunu görmeli ve vurgulamalıyız.

Bırakalım haset, çekememezlik ve hazımsızlık gibi insanlar arasındaki ilişkileri yıkıcı ve tahrip edici bir kısım negatif duyguları, haddizatında mahzursuz gibi görünen tenâfüs (hayırda birbirini geçmeye çalışma) ve gıptadan bile uzak durmaya çalışmalı, mü’minler arasında bu tür duyguların dahi uyanmasına meydan vermemeliyiz. Çünkü gıpta, haset ile hemhuduttur. İnsan hiç farkına varmadan bir taraftan öbür tarafa geçebilir. “Onda var, bende de olsun!” düşüncesi, bir anda “Bende yok, onda da olmasın!” veya “Bende olsun ama onda olmasın!” şekline dönüşebilir.

Böyle bir haset duygusuna müptela olan insanın -Allah muhafaza- kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, yaptığı hayır ve hasenâtın hepsi kül olup savrulabilir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de iyilikleri yiyip bitireceğini söyler. (Ebû Davud, edeb 52)

Bu sebeple farklı meşrepten birisi bana gelip, “Hocam, Allah sizden razı olsun! Açtığınız okullarla, yaptığınız faaliyetlerle, kurduğunuz hoşgörü ve diyalog platformlarıyla çok güzel hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde, her seferinde cevabım şu olmuştur: “Estağfirullah! Siz Allah’ın inâyet ve keremiyle ülkedeki genel havayı yumuşattınız, olumlu bir atmosfer oluşturdunuz. Sizin sayenizde karlar, dolular rahmet yağmurlarına dönüştü. Biz de belki oluşan bu olumlu atmosferi değerlendirmeye çalıştık.”

Devlet erkânından birileri yapılan hizmetleri takdir ettiğinde de mukâbelem bundan farklı olmamıştır. Her defasında, onlara teşekkür etmeyi, duayla mukabelede bulunmayı ve onların ortaya koydukları güzellikleri nazara vermeyi kendime bir vazife bildim. Bunların mümkün olmadığı durumlarda da meseleyi Anadolu halkına mâl etmeye çalıştım. Topyekûn bir milletin sahip çıktığı hizmetleri belirli şahıslara mâl etmenin mahzurlarını anlattım. Bütün bunlar hakikatin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda hortlaması mümkün olan bir kısım negatif duyguları bastırma, insanların gıpta damarlarını tahrik etmeme adına çok önemlidir.

Mü’min İnsaflı Olur

Mü’min, insaflı ve kadirşinas insandır. Yapılan en küçük iyilikleri dahi unutmaz, görmezden gelmez. Ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün yaptığı gibi koca bir milletin desteğiyle hâsıl olan güzel işleri sahnede gözüken bir şahsa veya gruba mâl etmez. Mâl edip, başkalarının hak ve hukukunu gasp etmez. Özellikle enâniyet ve egoizmin kabardığı ve köpürdüğü bir dönemde, ortaya konulan bu tür hakperestçe tavırlar, oluşması muhtemel hazımsızlıkların önüne geçecek ve olumsuz duyguları tadil edecektir.

Farklı meşrep ve mezhepten insanları takdir etmeyi, sadece onlarla karşılaşmaya ve onlar tarafından takdir edilmeye de bağlamamalıyız. Diyelim ki bir yerde bir konferans vereceğiz, sempozyum tertip edeceğiz, mutlaka sözü başkalarının ortaya koyduğu güzelliklere de getirmeli, yapılan hayırlı faaliyetleri alkışlamalıyız. Hatta meseleyi sadece takdirde de bırakmamalı, elimizden geliyorsa onlara destek olmalı, yardım etmeliyiz. Hükümdarların liyakate bakmadan herkese ulufe dağıtması gibi, olumlu hareketler ortaya koyan hiçbir kimse, hiçbir grup bizim maddi-manevi desteklerimizden mahrum kalmamalı. Eğer biz bu civanmertliği ortaya koyabilirsek, hasede giden yolların önüne bariyerler konmuş olacaktır.

Bütün vesile ve imkânları değerlendirerek Din-i Mübîn-i İslâm’a hizmet etmek, kendi kültür değerlerini bütün muhtaç sinelere duyurmaya çalışmak, insanlığı sulh ve selamete çağırmak bir mü’minin gaye-i hayali olmalıdır. Fakat o, şayet kendisini bu hedefe götürecek güzergâhların emniyetini sağlamaz, önüne çıkabilecek gulyabanileri hesaba katmaz, yaptığı hizmetleri onları tahrik etmeme ve üzerine saldırtmama esasına bağlı götürmezse, farkına varmadan kendi inandığı davasına ihanet etmiş olacaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği şu ölçüye riayet etmek çok önemlidir: “Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lazım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hâl ile ihlâs kaçıyor?” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 197-198)

Ne acıdır ki bazı kimseler burada ifade edilen inceliği ve ölçüyü koruyamadıklarından sevap kazanma kuşağında günah kazanıyorlar. Kardeşçe, birlik ve beraberlik içerisinde, arıza ve problemlere sebebiyet vermeyecek bir tenâfüs duygusuyla kardeşleriyle birlikte koşacaklarına, koşup sevabı birlikte paylaşacaklarına, “Sevabın hepsi bana gelsin, onlara gitmesin!” mülahazasına girerek yaptıkları hizmetleri kirletiyorlar. Maalesef bu konuda çok defa istikamet çizgisi korunamıyor. Başkalarının elde ettikleri başarı ve muvaffakiyetler karşısında kıskançlık ve haset duyguları işin içine giriyor. Halbuki bütün bunlar Allah’ın fazl u ihsanıdır. Ve O, fazlını, lütfunu dilediğine verir.

Sû-i Misal, Emsal Olmaz

Başkalarının bu inceliği kavrayamaması, bu konuda durması gerekli olan yerde duramaması, bizim de öyle olmamıza gerekçe teşkil etmez. Sû-i misal, emsal olmaz. Nasıl olsa bu mesele değerden düştü diyerek biz de başkalarına karşı saygısızlığa giremeyiz. Kimse bu konuda üzerine düşeni yapmasa bile biz bu ölçüleri korumak zorundayız. Allah, herkesi kendi davranışlarından hesaba çekecektir.

Bu dediklerimiz insaf ve vicdan sahibi kimseler hakkında geçerlidir. Küfür, dalâlet, ilhad ve tahribe kilitlemiş insanlara gelince; siz ne yaparsanız yapın onları tatmin edemez, şerlerinden emin olamazsınız! Kâbil’e bir şey anlatmak, Firavun’a söz dinletmek mümkün değildir. Bunu da bir realite olarak kabul etmek lazım.

Yolun çetin olanını seçmişsiniz. Çünkü siz, tamir ve ıslah peşinde koşuyorsunuz. Tahrip kolaydır. Bir şeyleri kısa zamanda yıkıp devirebilirsiniz. Fakat yıkılan şeyleri tamir etmek, tekrar hüviyet-i asliyesine kavuşturmak uzun zaman ve büyük gayretler gerektirir.

Ayrıca siz, Allah rızasını kazanma, O’nun adını her yerde bir bayrak gibi dalgalandırma, insanları sevgide bir araya getirme, kavgasız bir dünya inşa etme gibi meşru hedeflerin yanında, kullanacağınız vasıtaların tamamının da meşru olmasına dikkat etmek zorundasınız. Hiçbir zaman, “Benim için önemli olan, hedefime ulaşmaktır. Ben oraya yürürken düşen düşsün, kapaklanan kapaklansın, kırılan kırılsın!” diyemez, makyavelist mülahazalarla hareket edemezsiniz. Bir Müslüman katiyen böyle çarpık bir düşünceye sahip olamaz. Hedef ne kadar kutsal ve yüce olursa olsun, şayet siz makyavelist bir düşünceyle hareket ediyor ve gayrimeşru vasıtalara tevessül ediyorsanız, bununla hedefinizin kutsallığını da yıkıp geçmiş olursunuz.

Bir mü’minin kullanacağı bütün yol ve vasıtalara din “evet” demeli, Kur’an ve Sünnet onay vermeli, selim akıl, selim vicdan ve selim hisler de bunu doğru ve güzel bulmalıdır.

***

Not: Bu yazı, 19 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.