Posts Tagged ‘yardımlaşma’

Bamteli-Özel: GENÇLER İLE HASBİHÂL

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Kıymetli arkadaşlar,

Çoğunuzun malumu olduğu üzere, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayında inziva ve itikâf yapıyor; dolayısıyla da Bamteli sohbetlerine o ay boyunca ara veriliyor. Bayram sonrası Bamteli sohbetleri hala başlamadı. Fakat dört-beş gün önce, ekseriyeti üniversite öğrencisi yaklaşık 200 genç, Hocamızı ziyaret ettiler. O sırada kayda aldığımız hasbihâli bu haftanın Bamteli olarak arz ediyoruz. Hürmetle…

***

Fethullah Gülen Hocaefendi, şunları söyledi:

Zannediyorum, Üstad hazretlerinin reçete olarak verdiği o husus çok önemli: “Teâvün düsturunun teshîli” diyor… “Mesâînin tanzimi”, “a’mâlin taksimi” ve en sonunda da “teâvün düsturunun teshîli” diyor. Zannediyorum, bir bast-ı zaman gibi, az bir zaman içinde çok iş yapmaya vesile olabilecek bir yöntem o.

   “Musibetlerden kurtuluş, içtimâî yükseliş ve huzurun temini için mesâîlerin tanzimine, yapılacak işlerin doğru taksimine, aramızdaki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtacız!..”

Mesâî, çok iyi tanzim edilmeli; hayatımızın içinde ne yapıyorsak, yapacaksak, yarınlar adına neyi planlamışsak, o mevzuda bir kere mesâî çok iyi tanzim edilmeli. Yani, ne kadar evde duracağım? Ne kadar anneme-babama kemerbeste-i ubudiyet içinde mukabelede bulunacağım? Ne kadar uyuyacağım? Ne kadar ayakta duracağım? Ne kadar kitap mütalaa edeceğim? Ne kadar…

Bu durumda olan arkadaşların, böyle önemli şeye dilbeste olmuş, yüksek bir gaye-i hayale bağlanmış insanların aktüalite ile çok meşgul olmamaları lazım. Bizi doğrudan doğruya, evvelen ve bizzat alakadar etmeyen (mâlâyânî) şeylere karşı mesafeli durmamız lazım. Bu mevzuda kırmızı çizgimiz, o olmalı; işlerimiz baştan düzenli olarak hep belli bir plan içinde realize edilmeye çalışılmalı.

“A’mâlin taksimi” diyoruz; yani, herkes ne yapabilecek ise, temayülü ne ise, ruh ve kalb ibresi neyi gösteriyor ise, bence o istikamette yol almalıdır. Yoksa öbür türlü bilmediği/istemediği/sevmediği bir patikada yürüyor gibi olur; çok zamana mal olur. Ben burada çok kıymetli arkadaşlarımızın on senede, on beş senede doktora yaptıklarına şahit oldum. Ee bir ömür bu!.. On ayda yapılabilecek şeyleri, dört seneye serpiştirmişler; dört sene insanı meşgul ediyorlar. Kestirmeden bir şeyler yapılsa; böyle temel disiplinler iyi verilse, matematikteki bir problemi çözme gibi, çözmesi onlara bırakılsa… Zannediyorum bir dört senelik İmam Hatip’i, üç senelik ortaokulu -veya tersi onun- o yedi seneyi insan herhalde iki-üç seneye sığıştırabilir. Üniversite de öyle; o üniversitede verdikleri şeye göre o da iki senede, üç senede olabilir. Böylece insan hayatının en canlı olduğu dönemde, böyle dinamizminin en güçlü olduğu dönemde millete yararlı olur, faydalı olur.

Bir de burada esas benim üzerinde durmak istediğim; bu iki disiplinin yanında üçüncü bir disiplin. Üstad’ın ifade ettiği, “teâvün düsturunun teshîli” (herkesin birbirine kolayca yardım etmesi) çok önemli geliyor bana. “Teâvün” kelimesi, Sarf ilminde, iştikakta, esasen مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلإِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا “müşâreketun beyne’l-isneyni, fesâiden” sözü ile ifade edilen sigadan; yani, iki kişinin veya daha fazla insanın, bir problemi çözme mevzuunda kafa kafaya vermeleri, ortak akla müracaat etmeleri.

Şimdi bir arkadaşımız doktora yapıyor ise şayet, ona yardım etme… Öyle arkadaşlar vardır ki birikimleri itibarıyla kitapları bilirler, kaynakları bilirler mesela. Şimdi o arkadaşa onlar, yardımcı olmalıdırlar. Mesela birisinin kompoze kabiliyeti çok yüksektir; kalemi eline aldığı zaman, şakır şakır yazar. Zannedersiniz ki yazdığı şeyler bizim kendi dünyamızdan Firdevsî’nin o dâsitânî kitapları gibi şeylerdir. -Firdevsî, İranlı, İranlıların övündükleri bir şairdir.- Öyle bir kabiliyeti vardır. Bir meseleyi kompoze etme mevzuunda da o, arkadaşına/kardeşine, arkadaşlarına/kardeşlerine yardımcı olmalıdır. Böylece zamanı büzme/daraltma, çok kısa zamanda taşı-eritebilecek damlalar halinde mermerin bağrına dökülme… Bunu da bir Türk atasözünden mülhem dedim: “Mermeri aşındıran suların akışı değil, devam ve temâdîleridir.”

   Bencillik bağlarından kurtulmanın ve beden insanı olmaktan sıyrılmanın yolu, yüce bir mefkûreye bağlı kalmaktır ki, en yüce mefkûre de Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Bu husus, kendini böyle okumaya vermiş arkadaşlarımız için. Hani bazıları vardır ki, babalarının yanında, kendi işlerinin içinde; öyle de olabilir. Bazıları, siyasî alana atılır, orada ona göre hizmetler görebilirler. Fakat hani bizim arkadaşlarımız genelde bir gaye-i hayali olan insanlar ki, yine Hazreti Pîr, Şem’-i Tâbân, Ziyâ-i Himmet’in ifadesiyle, “Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.”

Çok yüksek bir ideal… O “gâye-i hayal” diyor; zannediyorum Fransızcadaki bu “ideal”in karşılığı ki Ziya Gökalp de ona “mefkûre” demişti. Yüksek bir ideale dilbeste olma, sürekli onu hedefleme böyle… O, hayatında onun “on iki”si olmalı; vuracaksa on ikiden vurmalı, ondan. Öyle bir gâye-i hayal olmalı. Öyle yüksek bir hedefe dilbeste olursa bir insan, onun beri tarafında değersiz şeylere karşı gönül kaptırmaz. Evet, o, onun “Leyla”sı olmalı; kendisi de o işin “Mecnûn’u olmalı. Leyla’yı gördüğü zaman bile, onu tanımayacak şekilde bir “Leyla”cı olmalı. Tanımayacak şekilde, öyle mest ve sermest olmalı ki, evet, tanımamalı onu…

Bunun gibi, yüksek bir gayeye tâlip olmuş arkadaşlarımız/hemşirelerimiz gibi kimseler, onun berisindeki her şeyi pes şeyler saymalı, onlara karşı çok iltifat etmemeli. O pes şeyler dağınıklığa sebebiyet verir. Onun için diyor ki: “Öyle bir gâye-i hayal olmazsa veya nisyan edilse, unutulsa veya insan tenâsî etse…” Unutuyor gibi bir tavır alsa… Bu da yine biraz evvelki iştikâk kipinden; “tenâsî”. Eskiden, eski tıpta kullanılırdı: “Temâruz”. Hasta olmadığı halde hasta görünme; bu da o demektir. Esasen unutmadığı halde, unutma tavrı içinde bulunma. “Ezhân, enelere döner.” Zihinler, enâniyete döner, bir egoist olur, egosantrist olur, narsist olur insan, hiç farkına varmadan.

Onun için, Allah ile irtibatlı, çok yüksek hedeflere talip olmalı!.. “Ne yapsam ki O’nun hoşnutluğunu ve rızasını kazansam?!. Ne yapsam ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun etsem! Teşrif buyursa, benim kalbime otağını kursa, benim gecelerimi nurlandırsa. Keşke, her gece öyle olsa!..” İnsan, gönlünü bunlara kaptırınca, zannediyorum artık bir deli, bir sevdalıdır; başka şey görmez, düşünmez. Hazreti Ebu Bekir çizgisi, Ömer çizgisi, Osman çizgisi, Ali çizgisi, daha yüzlerce… (Radıyallahu anhüm ecmaîn.) Mus’ab İbn Umeyr çizgisi… Ben, o iki kolunun Uhud’da biçildiğini kitaplarda görmüştüm fakat önemli bir hoca efendi vaaz ederken kürsüde -kendisine saygım vardı- dinlerken şu ilaveyi yapmıştı: Bir darbe de boynundan yemiş, işte o zaman yıkılmış; fakat yüzünü toprağa kapamış, “Aman kimse görmesin!” diye. “Melekler bana derlerse: Hala boynun vardı da senin, Rasûlullah’a niye iliştiler?!” falan. “Utanıyorum ya Rabbim, Senin huzuruna çıkmaya!..”

O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kadar dilbeste olmak… Bu, O’na doğru atılan adımdır, adımlardır. Siz bir adım atarsanız, on adım ile mukabele görürsünüz. Kudsî hadis ifade buyuruyor ve bunu Zât-ı Ulûhiyet diyor: “Kulum, Bana bir karış gelirse, Ben, bir adım gelirim. O bana bir adım atarsa, Ben, gezerek gelirim.” Böyle diyor ki, bunlar teşbihe, tecsime, hayyize, mekâna, Cenâb-ı Hakk’ın otağını kurmasına delalet ettiğinden dolayı biz aynıyla tercümeyi mahzurlu buluyor, onun yerine “mukabelede bulunur” diyoruz.

   Sözlerinizin muhatap gönüllerde tesir uyarması daha çok hal ve tavrınızın da o sözleri teyîd ediyor olmasına bağlıdır.

Sizin âlemden beklediğiniz şey ne ise, âlemin sizden beklediği de aynı şeydir. Bir şeyler bekliyorsanız, bir şeylerin beklendiğini bilmeniz lazım. Sözlerin tesiri önemlidir; biraz evvel “Firdevsî” dedim, Firdevsî gibi konuşabilirsiniz veya Mevlânâ Celâleddin-i Rumî zenginliğinde ya da ifade zenginliği itibarıyla -tabii üzerinde durduğu konular hepsininkinden daha önemli- Hazreti Bediüzzaman’ın ifade zenginliği ile… -Üzerinde durulmadık bir husus; üzerinde durulması gerekli olan bir mevzu: Her konuyu o konu ile alakalı çok zengince kelimeler ile, nüanslara dikkat ederek nasıl ifade ediyor, öyle…- Şimdi öyle, o tarzda, o üslup ile çok yukarıdan anlatsanız, hatta biraz Jules Verne hayali ile anlatsanız, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” veya “Bay Tekin Göklerde” gibi anlatsanız bile, zannediyorum çok cazip gelmeyebilir. Fakat onların diyeceğiniz şeyler üzerinde im’ân-ı nazar etmeleri, konsantrasyona geçmeleri, sizin hal ve tavırlarınıza bağlıdır. Hâl ve tavır mercekleriniz ile size bakarlarsa ancak diyeceğiniz şeylere de kıymet atfederler.

Çok acele etmeden… Mesela sizin arkadaşlarınız, bizimkiler bazı yerlerde kafa karıştıracağı âna kadar, on sene, on beş sene; onu da geçti… Çünkü doksan birden (1991) itibaren başladı bizim ihtiyarî hicretlerimiz, dünyanın dört bir yanına. Evvelâ ana yurdumuz olan Orta Asya’dan başlandı. Azerbaycan’a gittiler; hatta Rusların işgalinden evvel gittiler, o işgalde arkadaşlarımız orada idi. Sadettin bey de orada idi; tanırsınız herhalde, orada idi. Bana telefon ettiler, “Ne yapalım?” dediler. “Kalın orada!” dedim, “Ancak o zaman vefâ tavrınızı sergilemiş olursunuz; onlar için gittiğinizi göstermiş olursunuz; kendiniz için, ülkeniz için, memleketiniz için oraya gitmediğinizi ortaya koymuş olursunuz.” Ee Haydar Aliyev’in gönlünü fethetti bu mesele. O işgalde Fakir’in de kürsüde bayılması olmuştu; ona karşı dayanamamış bayılmıştı. Onu çok önemsediler mesela o insanlar. Yani, onları kendinizden aziz bilmeniz lazım; o tavır…

Şimdi “Acaba doğru mu bu?!” dediler. On sene, on beş sene sizin kalbinizin ritmine baktılar, nabzınıza baktılar, “Allah, Allah! Hep ritmik atıyor bu! Bu kalbde hiçbir ahenksizlik yok! Bir insan bu kadar zaman hep aynı çizgide olamaz!” dediler. Böyle bir inanma oldu, “tavır”a inanma oldu, “temsil”e inanma oldu, “hâl”e inanma oldu.

   Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, tebliğ vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu; fakat O’nun tebliğden daha önemli bir yanı, hatta tebliğin birkaç kadem önünde bir yanı vardı ki, o da temsil idi.

Fakir, arz ederim her zaman; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir “tenzîl” durumu var, bir “tebliğ” durumu var. Yani, Kur’an-ı Kerim’i Allah “inzâl” buyuruyor, ceste ceste; “tenzîl”, onun için dedim. Efendimiz aldığı o mesajları insanlara “tebliğ” ediyor, ifade buyuruyor. Bir de esasen “temsil” durumu var O’nun. Siyer’e baktığımız zaman görüyoruz ki, Sahabe-i Kiram üzerinde -esasen- en müessir olan şeyler, daha ziyade O’nun temsili. Söylediği sözlere değer kazandıran, onları üveyik gibi kanatlandıran, semâvîleştiren, O’nun mübarek ahvali. O, sabaha kadar ayakları şişmeden yatmıyor, ayakta kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyor. Ee buna Hazreti Âişe validemiz de bayılır, Hafsa validemiz de bayılır, başka validemiz de bayılır. Hadice validemiz de buna bayılmıştı, O’nun bu haline. O tebliğe, insanın sunacağı şeye, o söze, o beyana, o baş döndürücü fesahate, belagate esasen değer kazandıran husus, deyip-ettiği şeyleri harfiyen yaşamasıdır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim buyuruyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah indinde şiddetli bir buğza sebep olur.” (Saff, 61/2) “Ne diye yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz!” Bu “Madem yapmıyorsunuz, söylemeyin!” demek değildir; aslında, “Madem bunları söylüyorsunuz, öyle ise dediğiniz şeyleri evvelâ temsil ederek ortaya koyun!” manasınadır. Dilinizden o kelimeler dökülürken, başkaları hayallerinde âdeta bir perdede, bir sinema şeridinde görüyor gibi sizin hâl ve tavırlarınızın dediğiniz şeylere uygunluk içinde olduğunu müşahede etmeli. Bu iki şey birbirine inzimam edince, inandırıcı olur.

Bu açıdan da bizim başkalarına nüfuz etme mevzuunda bir inandırıcılık süremiz olmalı; zamanımızın bir kısmını ona ayırmalıyız. Hakikaten onca zaman bizi, hatta mümkünse dimağımızı, nöronlarımızı dinleseler, böyle hep aynı sesi alsalar, aynı âhenk içinde alsalar. O insanlar inanırlar bize, diyeceğimiz şeylere de inanırlar. Onun için tavır istikameti, davranış istikameti çok önemlidir.

Duruş çok önemlidir esasen. İnsan, nerede duruyor ise, nasıl duruyor ise, nasıl tekmil verme vaziyeti sergiliyor ise, bu çok önemlidir; fakat ondan daha önemli bir şey vardır,  o da “duruşta temâdî”; uzun süre o istikamette öyle kalma ve senin o olduğunu ortaya koyma!.. “Evet, ben, bundan başka değilim!” Sözün, beyanın, bakışın, mimiklerin, göz irisinde işaretlemelerin senin hep aynı şeyi, aynı noktayı hedeflemeli!.. Zannediyorum bu inandırıcı olur. Ağzınızı açıp konuştuğunuzda “Ha bu, hal ve davranış istikameti insanının hal ve davranışını aksettiren beyanları!” falan derler ve işte o zaman karşı koymazlar.

Zannediyorum, eğer o tavır ve davranış istikametini koruyabilseydik, bugün çok kimse Müslümanlığı din olarak kabullenmese bile, hakikaten en azından “Bunlar ile geçim olur!” diyecekti.

   “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise şeytandandır.”

Sonra bir de bütün bunların ötesinde şu hakikat var: Siz, bu yolda samimi yürüyorsanız, O size inayet buyurur. Biraz evvelki mülahazalarla, kendi dırdıriyâtım içinde geçtiği gibi, siz Cenâb-ı Hakk’a karşı bir adım atarsanız, O da gelme mukabelesinde bulunur; siz gelme tavrını sergilerseniz, koşma mukabelesinde bulunur; koşma mukabelesine karşı siz tavırlarınızı ayarlar, biraz daha üveyikliğe dönerseniz, O da üveyik mukabelesinde bulunur. Daha hızlı şeyler var ise, kuşlar var ise, daha hızlı uçaklar var ise şayet, öyle bir mukabelede bulunur. “Mukabele” diyoruz bunlara.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor, İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde.

Evet, onun için acele etmemeli. اَلتَّأَنِّي مِنَ الرَّحْمَنِ، اَلْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.” Hazret-i Sâhib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle buyuruyor. Teennî; temkin, atacağı adımları bilerek atmak, sürçmeyecek, düşmeyecek yerlerde yürümektir ki, bunlar çok önemlidir. “Vakitsiz hedefe şitâb eyleyen kaybeder.” diyor; vakitsiz… Her şeyin vaktini, zamanını çok iyi belirlemek lazım; âdetâ bir iftar vakti gibi… O vakitten biraz evvel orucunuzu açarsanız, o gün akşama kadar boşuna aç durmuş olursunuz; sonraya bırakırsanız da kerahet irtikâp etmiş olursunuz. Çünkü Sâhib-i Şeriat, orada إِلَى الْمَغْرِبِ “Akşama kadar” diyor. Onun gibi, bu miadı çok iyi belirlemek lazım, kollamak lazım. Vakt-i merhûnu gelince, ona göre diyeceğimiz-edeceğimiz şeyi dememiz lazım. Yavaş yavaş, adım adım…

Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu… Yine Kendisi hadis-i şerifte buyuruyor: إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ “Hakiki Mü’min görüldüğü zaman, Allah hatırlanır.” Sahabe, Tabiîn, Tebe-i Tâbiîn içinde bu kıvamda insanlar vardı. Bir meclise girdiklerinde tavır ve davranışlarından âdetâ lafz-ı celâle dökülürdü; ondan, “Allah!” derdi millet hep. İnsanlığın İftihar Tablosu o idi. إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ İnsaflı bakınca; garaz, hased, çekememezlik olmayınca… Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl, Ka’bu’l-Eşref; bunlar, sindirememiş, hazmedememişlerdi; Allah Rasûlü, onların aralarında onca zaman kaldığı halde, temerrütlerini devam ettirdiler. Ama Abdullah İbn Selâm, insaflı idi; Allah Rasûlü’nün mübarek çehre-i dırahşanını görünce, “Vallahi, bu çehrede yalan yok!” dedi, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dedi. İnsaf ile bakanlar, öyle dediler.

   Cenâb-ı Hakk’ın temiz gönüllere nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir; inşaallah bir gün onlar için gönül kapıları kale kapıları gibi aralanacaktır.

Şimdi zannediyorum bir gün -inşaallah- sizin çehrenize bakan kimseler, evlerine gidip çaylarını içtiğiniz zaman, onlar sizin evinize gelip sizin çayınızı içtikleri zaman, sizinle içli-dışlı olacaklar, kaynaşacaklar. Kültürümüzün güzelliklerini onlara verirken, onların kültür güzelliklerini alırken, karşılıklı… Buna alış-verişte “te’âtî” denir; siz bir şey veriyorsunuz, mukabelesinde onlardan da bir şey alıyorsunuz. Bu alışveriş böyle devam ettiği sürece, zannediyorum, bunlar çok ciddî bir sıcaklığa sebebiyet verecek; dediğiniz şeyleri de o sıcaklık içinde kabullenecekler. Efendim, kazanımdır bu.

Ne o mevzuda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun kullandığı yöntemlerde/argümanlarda ne de samimiyette inhiraf göstermeden, yürüdüğümüz yolda yürürsek, esasen, o şehrâhı insanlar görmezlikten gelmeyecekler. Yürünen yol, bir şehrâhtır ama bugün yanlış temsil edenler onu patika haline getirmişlerdir.

Evet, burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Türkiye’de bugün sergilenen Müslümanlığa dışarıdan, bir kilisenin haziresinden, bir havranın haziresinden baktığınız zaman, “Müslümanlık!” dediklerinde, “Aman Allah göstermesin!” derdiniz. Zannediyorum böyle derdiniz; çünkü mide bulandırıcı bir tavır var.

Öyle değil; esasen ütopyalarda olduğu gibi, böyle baktıklarında hayran olmalılar. Arkadaşlarımızda biraz da o ruh haleti hissedildiğinden, geçende misyoner mahiyetinde birisi gelmişti buraya fakat Müslümanlığa öyle hayranlık duyuyor ki!.. Kelimesi kelimesine ifade edemem tabii, aklımda kaldığı şekliyle, dedi ki, “Ben, sizin arkadaşlarınızı tıpkı Seyyidinâ Hazreti Mesih’in havarîleri gibi görüyorum!” Efendim, yaşatma duygusunu, yaşama zevkine tercih etmişler!.. Dünyanın dört bir yanına -böyle- tohumlar gibi saçılmışlar. Toprağın altında çürüyorlar -çünkü kendileri için yaşamıyorlar- ama bir başağa yürüyecekleri muhakkak!.. Bu ilaveler bana ait.

Evet, O’nun ile geceleyenler, hep O’nu heceleyenler, mutlaka bir gün Ebced’e çıkarlar, bir gün “Fatiha” derler, bir gün “Amme” derler, bir gün de “Bakara” der, diyeceklerini tamamıyla ifade etmiş olurlar.

Allah razı olsun, zahmet etmişsiniz. Bu türlü şeyler (çiçek buketi hediyesi) fazladan; sizin gelmeniz, gülden-çiçekten daha önemli. Allah razı olsun.

Bu temiz gönüllere, Cenâb-ı Hakk’ın, nasıl teveccühte bulunacağını kestirmek mümkün değildir. İnşaallah bir gün bu gönüllere, cihan, kapılarını kale kapıları gibi aralayacak; kendi kendilerine “Buyurun!” edecektir inşaallah. Biz o ütopik tavrı sergilemeli, o cazibedar güzellikleri ortaya koymalıyız.

İnşaallah, (söz alıp konuşan misafir) hemşiremizin iç dökerek dediği gibi, tohumlar gibi dünyanın dört bir yanına saçıldınız.  Esasen “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki; O’nu kaybeden, ne bulmuştur ki?!.” Öyle bir şeye talip olmuşsunuz ki, bütün dünyalar onun yanında bir damla etmez!.. Allah âfiyet-i dâime ihsan eylesin.

Elektronik tabloda, Fuzûlî’den bir söz çıktı:

“Canımı Cânân isterse, minnet canıma,

Can nedir ki, onu kurban etmeyem Cânân’ıma?!.”

Evet, kâfiyesini o koydu. Kafiye, oldu mu?!.

Hakkınızı helal edin!.. Baş ağrıttığım endişesini de taşıyorum.

İnşaallah, Cenâb-ı Hak, sağlığım hayırlı ise onu lütfeder; başka zaman da yine rûberû görüşür, sizden daha güzel bişâretler/müjdeler alırız!..

Bamteli: İNANMAYIN ONLARA, KANMAYIN DÜNYAYA, GEÇ KALMAYIN YARDIMA!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Her beklenti, hizmet insanının gönlüne düşmüş bir güve gibidir, onu yer bitirir; beklentilere bağlı hizmetler de asla kalıcı ve ahiret kazandırıcı olamaz.

Hizmette hiç sarsılmadan, duraklamaya düşmeden, sarsılsak bile tökezlemeden -Allah’ın izniyle- doğru bildiğimiz yolda yürüyelim. Yoksa millet azıcık zikzak görünce, “Acaba bunların başlangıçta hedefledikleri şey, başka bir şey miydi?” diye düşünebilir.

Dünyevî herhangi bir beklentiye girmeden hizmet etmek çok önemlidir. Kulluktaki zirve de odur. Dünyevî herhangi bir ücrete meyletmeden ve yaptığımız hizmeti herhangi bir çıkara bağlamadan yapma mevzuu çok önemlidir. Hani -samimi hizmet ederken- bize bir şeyler olabilir. Fakat -dünyevî beklenti gibi zaaflara düşüp- arkadan gelenlere “Böyle de oluyormuş!” mülahazasıyla zikzak çizmede çok kötü örnek olursak, bu iş akibet itibarıyla kararır, gider. Hafizanallah…

Nasıl ki bugüne kadar beklentili insanlar hiç kalıcı işler yapamamışlardır… Evet, şu disiplin çok önemlidir: Din adına dahi olsa, yaptıkları hizmeti maddî çıkara bağlayan insanların kalıcı hiçbir eserleri olmamıştır ve onlar, başarıya da ulaşamamışlardır!.. Bütün maddî çıkar ve menfaatleri, bir doğru yolda yürürken, ellerinin tersiyle iten insanlardır ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, onlar hem başarı üzerine başarıya mazhar olmuş, hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmışlardır.

Çok iyi bildiğiniz ve benim çok tekrar ettiğim, tekrar etmede benim usanmadığım sizin de usanmayacağınıza inandığım, Hazreti Ebu Bekir efendimiz (radiyallahu anh)… Eğer peygamberler zincirinin devam ettiği dönemde yetişseydi, onlardan biri olurdu. Sıddîk… Malum olduğu üzere ibadetin ötesinde “ubûdiyet” var; ubûdiyetin üstünde de “ubûdet” ki, ubûdette biraz zühd bahis mevzuu. Sonra, zühdün zirvesi, “aşk” ve aşkın üstünde de bir şey varsa, o da “sadakât”tir; aşkında sâdık olan makbuldür. İşte o zat (radıyallahu anh) o mülahaza ile serfiraz idi.

Hazreti Ebu Bekir, hayat-ı seniyyelerinde, üçü kendinden evvel ortaya çıkmış, ondan sonra sekiz tane daha ona munzam olmuş, tam on bir tane büyük terör örgütünün üstesinden geldi. İster IŞİD’i düşünün, ister el-Kâide’yi düşünün, isterse başkasını düşünün; çok az kan dökerek -Allah’ın izniyle- hepsinin hakkından geldi. Aklınıza geliyordur; “Acaba ne kadar zamanda; elli sene mi, yüz sene mi?!.” Biz (Türkiye), otuz senedir, kırk senedir birilerini topa tutuyoruz, bir adım mesafe alamadık. Sadece kinleri, nefretleri köpürttük; bir yönüyle sizinle inzimam edecek insanları, bizimle inzimam edip aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşan insanları, kendimizden uzaklaştırdık; başka duygu ve düşüncelerin zebunu haline getirdik. Âdetâ onların içinde kinler, nefretler mayaladık.

İşte otuz-kırk senelik, mekanize birliklerle, bütün askerî, siyasî, idârî, iktisâdî güçleriniz ile mücadele ettiğiniz şeyin sonucu bu!.. Efendim, az gittik, uz gittik, dere-tepe düz gittik, bir çuvaldız boyu yol… Hikayelerin başlarında söylerlerdi bunları; az gitme, uz gitme, dere-tepe düz gitme, “Tepeler aştık!” deme, geriye dönüp bakma; alınan mesafe bir çuvaldız boyu yol!.. Kırk sene… O zat (radıyallahu anh), iki sene, üç ay, on küsur günde bu on bir tane hadisenin hakkından geldi. Ne kadarla, nasıl geldi?!. Şu anda Türkiye’de yalancı bir darbede öldürülen insanların sayısı kadar insan öldürülmeden o fitne hadiselerinin hakkından geldi.

Çünkü o (radıyallahu anh), dünyevî hiçbir şeye dilbeste olmamıştı. Giderken -Yemin ederim: Vallahi, billahi…- kendisinin, kendisine ait bir evi yoktu! Hususiyle halife seçildiği zaman, bir yerde başkalarının koyunlarını sağarak geçiniyordu. Beş-altı kilometre merkeze uzaktı. Geldi, dediler ki bir gün: “Sen orada iken, devlete ait işler aksıyor, sana maaş takdir edelim!” “Ben, milletime, insanlığa hizmet ederken maaş alamam ki!” dedi. Çok rica ettiler; “Öyleyse, halkın orta seviyede geçimine ne kadar bir şey düşüyorsa, bana da o kadar bir şey takdir edin!” dedi. Gerçek mü’min… Sadâkat… İnanırsanız, bunlara inanın!..

   Dün gecekonduda oturuyorken, millete hizmetlerini dünyevî menfaatlere vesile yapıp bugün saraylarda ârâm eden ehl-i nifaka inanmayın; Allah aşkına münafıklara kanmayın!..

Bir de yaptığı hizmetleri dünyevî çıkar ve menfaatlere bağlayan, gecekondudan kalkıp saraylara konan, hiçbir şeyi yokken filolar oluşturan, bu konuda örnek olabilecek tepeden tırnağa kir âbidesi bir sürü insana bakın!.. Bütün yaptıkları, yapıyor gibi göründükleri şey… Hiçbir şey yapmamışlar; hep maddî çıkar ve menfaate bağlanmış, dünyaya tapmışlar. Kur’ân ifadesiyle, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Âcil olanı, siz, âhirete tercih ettiniz; bilerek dünya hayatını, âhiret hayatına tercih ettiniz. Allah’tan koptunuz, Rasûlullah’tan koptunuz. Mâbette de olsanız, ‘oluyor’ gibi görünseniz, hacca gidiyor gibi görünseniz, oruç tutuyor gibi görünseniz bile fersah fersah onlardan uzak kaldınız, uzak düştünüz!..

Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) başka geliri yoktu. Rica ettiler; öyle bir maaş kabul etti. Fakat o araştırdı, kendine göre. Orta sınıf, belki ortanın altı sınıf, şu kadarla, on kuruşla geçiniyordu. “Ama bana on beş kuruş takdir edilmiş; bu, bana fazla!..” diye düşündü. O fazlayı her gün bir testinin içine attı; her gün, fazla saydığını bir testinin içine attı. Ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman vasiyetlerinden önemli birisi şu idi: “Benden sonra halife olacağa bunu verin, bunun içindeki şeyler, hazineye aittir! Ben onu kullanamam!..” Milyonlar harcayarak sağa-sola arabalar ile, uçaklar ile, zırhlı arabalar ile seyahat yapan münafıkların kör gözlerine sokulsun!.. Testi kırılıp Hazreti Ömer’in önüne o üç-beş kuruş para dökülünce… Bir de nâme yazmış oraya, bir bilgi notu yazmış. Hazreti Ömer görünce gözyaşlarını tutamadı, ağladı: “Senden sonra doğru Müslümanca yaşamaya âdetâ fırsat vermiyorsun!” dedi.

Halifelerin İkincisi Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de dünyadan âhirete göçerken, öyle göçtü. Hazreti Osman’ın Medine’de imkânları vardı. Fakat o da diğerleri gibi zâhidçe yaşıyordu. Zühdü tarif ederken, Hazreti Pîr, “dünyayı kalben terketmek, kesben değil” der. Hazreti Osman da öyle terketmişti dünyayı. Çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkarken, beş yüz deveyi tereddüt etmeden, gözünü kırpmadan veriyordu Hazreti Osman.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) de fakirler fakiri olarak yaşadı. Onun zamanında devlet, Türkiye’nin yirmisi kadar büyük olmuştu. O, devletin reisi idi. Herkes söylüyor, Hazreti Pîr de söylüyor. O, onun kerametine bağlıyor, diyor ki: “Yaz gününde, kış elbisesi giyiyordu. Dolayısıyla da buram buram ter döküyordu, sıcak ülkede. Kış gününde de bazen yazlık elbise giyiyordu, zangır zangır titriyordu soğuktan!” Fakat birisi, “Kur’an’ın Gölgesinde” (Fî Zîlâli’l-Kur’an) kitabında ve o mevzuda yazılmış “el-Adâletü’l-ictimayye fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) kitabında diyor ki: “Yaz gününde kışlık elbiseleri giydiğini görenler Hazreti Ali’ye dediler ki, ‘Ya Emire’l-mü’minîn, bu yaz gününde yaz elbisesi giysen!’ O cevaben, ‘Ama ben nereden alayım ki?!. Benim o kadar param yok ki, yazın yaza göre elbise alayım, kışın kışa göre elbise alayım!’ dedi.”

Rica ederim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي، وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler’in yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” diyor mu, demiyor mu?!. “Benden sonra Râşid halifelere, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali’ye sımsıkı sarılın!” عَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ “Azı dişler ile tutmak”, bir idyumdur esasen; meseleye sıkı sarılmayı ifade eder. “Onların yoluna, el-hablü’l-metîn’e tutunuyor gibi sarılın, o yolda yürüyün!” Doğru yolda yürüyenlere Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi.

Evet, tekrar ediyorum: İsterse dindar görünsün, dine ait bazı vezâifi yapsın; fakat millet adına, sözde dini adına yaptığı işler karşılığında gönlünü bir kısım beklentilere kaptırmış kimselere -yemin ediyorum- Allah aşkına, peygamber hatırına, Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali hatırına inanmayın!.. Öyle kimselere inanmayın; zira onlar, yalancının tâ kendileridir. Millete hizmet yolunda yürürken, dün gecekonduda oturuyor ama bugün saraylarda ârâm ediyorlarsa, bunlar, münafığın tâ kendileridir. İnanmayın!.. Allah aşkına inanmayın!.. Peygamber hatırına, inanmayın!.. Münafığın tâ kendileridir onlar. Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl’den farkları yoktur.

İbn-i Selûl de belli bir dönemden sonra küfrünü gizledi. Önce açıktan mücadele ediyordu; sonra baktı ki o yol yürünmüyor, “İnandım!” dedi. Her zaman -böyle- safderun, sürü gibi, bu türlü serkârların arkasından sürüklenen yığınlar olmuştur. Onlara “cemaat” denmez, “cemiyet” de denmez, “toplum” da denmez; onlara sadece “sürü” denir. Biri, ne söylüyorsa, bakarlar, onlar da onu tekrar ederler. Dün, “ak”a kara diyordu, öyle demeye başlarlar; ertesi gün “mavi” dedi, öyle demeye başlarlar. Bir sene içinde elli defa beyan değiştirirler, elli farklı yola arkalarındaki sürüleri sevketmiş olurlar. Bunlar da münafık değilse, İbn Selûl, hiç münafık değildi!..

Evet, onun münafıklığını kabul ediyorsunuz; çünkü Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onun namazına giderken, ayet nazil olmuştu. O’na mahsus bir şeydir; biliyordu onun münafık olduğunu fakat oğlu çağırdığından dolayı gideceki. Çünkü oğlu, Bedir sahabîlerindendi, Abdullah. Giderken, Allah, وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا “Onlardan (münafıklardan) ölen hiçbir kimse için sakın cenaze namazı kılma!..” (Tevbe, 9/84) dedi. “Ebedî ölüm ile, kafir olarak ölenin namazını kılma!” Ve Allah Rasûlü, öyle geriye döndü. O, Allah Rasûlü’nün yüce ahlakı… Kur’an, Kalem suresinde وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Şüphesiz Sen, ahlâkın -Kur’ân buudlu, ulûhiyet eksenli olması itibarıyla- ihâtası imkânsız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” (Kalem Sûresi, 68/4) Ve buyuruluyor: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanın!” O (sallallahu aleyhi ve sellem) o ahlak ile ahlaklanmıştı, o ahlakın gereğini yerine getiriyordu.

   Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselam) ruhunun ufkuna yürüdüğünde mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin idi; Hak aşkına, bu bize ne anlatmalı?!.

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde, aile efradının geçimi için, birinden borç para almıştı. Biraz uzakça olan, Yahudî olduğu söylenen birinden borç almış ve kendi zırhını rehin vermişti. Hani Osmanlı, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) ait emanetleri, mübarek saçının tüylerini, mûy-i mübarekelerini bile getirdi, Topkapı’ya koydu; millet şimdi, bir tane bir yerde, bir şişenin içinde varsa, mübarek gecelerde öpüyor, salât u selam okuyor. Evet, O’nun zırhı, karşısında temennâ durulacak bir şeydir. Onu birine rehin olarak veriyor ve ondan borç para alıyor, çoluk-çocuğunun maişetini öyle temin ediyor.

Oysaki Kur’an, Enfâl Sûresi’nde, وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ  “Bir de malumunuz olsun ki savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Rasûlullâh’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (Enfâl, 8/41) buyuruyor. Elde ettiğiniz o ganimetin… Ki Bahreyn’den gelen ganimet, mescidi dolduracak şekildeydi. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gözünü de öyle doldurmuştu ki, endişesini şöyle ifade buyurdu; parmağıyla işaret ederek, “Ben şundan bundan, yani falan düşmanın tepenize binmesinden, filan düşmanın tepenize binmesinden endişe etmiyorum. Fakat şunun üzerinde kavga edeceğinizden endişe ediyorum!” dedi. Fakat yine “Humus”… Humus’u alıyordu ama şuna veriyordu, buna veriyordu. Suffe’de yaşayan bazen üçyüz tane insan oluyordu; serkârları, Devs’in arslanı, Ebu Hüreyre (radıyallahu anhüm ecmain); onlara bakıyor, görüyor, veriyordu. İsteseydi mucizeleriyle O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir damla suyu, derya suyu haline getirebilirdi. Fakat zerre kadar dünyaya meyletmedi; etmedi ve giderken de elinin tersiyle dünyayı itti; efendim, “Dû cihandan vazgeçtim, hânümanım kalmadı!” dedi, Rabbine öyle yürüdü. Yaşama mevzuunda da öyle idi.

Evet, geriye dönüyoruz, onlar böyle yaşadı; ruhlarının ufkuna böyle yürüdüler. Onlar bizim için örnekse şayet, giderken, borçlu gitme.. giderken evsiz gitme.. bir hücre içinde hayatını geçirme, bir hücre içinde… Şakır şakır ganimetlerin aktığı dönemde bile, bir hücre içinde sadece…

Öyle ki, o ezvâc-ı tâhirât, mübarek annelerimiz… -Kıtmîr antrparantez arz ediyorum: Öbür tarafta Cenâb-ı Hak, onlara yakın bir yerde lütfederse, o anaların hepsinin ayaklarının altına başımı koymaya teşne bulunuyorum; “Allah’ım, bunu benden esirgeme!” diyorum.- O analarımız, O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) layık analardı. Evet, başkası O’na layık olamazdı. O’na layık, O’nun ufkunda insanlardı. Öyle kuvve-i inbâtiyesi önemli bir yerde neş’et etmişlerdi ki, başlarından aşağıya vahy-i ilahî sağanak sağanak yağıyordu ve onlar da selviler gibi boy atıp gelişiyorlardı, iç anatomileri itibarıyla. Ama ne de olmasa, insan… Âişe validemiz diyor ki: “Bazen hilale bir bakardık; geçer, biter yirmi dokuz gün, otuz gün. Bir hilal daha biter; doğar, biter. Bir hilal daha doğar biter de bizim evimizde sıcak bir çanak kaynamazdı.” Diyorlar ki, “Anacığım ne ile geçiniyordunuz?” Cevap veriyor: “Esvedeyn!” (İki siyah ile…) Arapça’da tağlib tarikiyle bir şey diğerine nispet edilerek böyle denir. Burada da su, hurmaya izafe ediliyor; “Bir su ile, bir de hurma ile!” Canım çıksın, Efendiler Efendisi ve canım çıksın, O’nun kendisine yakın o ezvâcı, analarımız; hayatlarını böyle geçirdiler.

Bir defa akıllarından öyle bir şey geçti, onda da “îlâ” oldu. O (aleyhissalâtü vesselam) “İsterseniz, hani dünyayı rahat yaşayacağınız yere gidebilirsiniz!” dedi. Aişe validemizin ifadesiyle, “Ben, dediğimi dedim; vallahi benden sonra bütün ezvâc hep aynı şeyi söyledi: Dünyayı tercih etmek mi?!. Ne demek ya Rasûlallah?!. Sen’in yanında böyle devam ederiz!” dediler. Mü’minler mü’mini; “em’enü’l-mü’minîn” (sallallahu aleyhi ve sellem), hayatını böyle yaşadı. Etrafındaki hâle de ondan farksızdı; arz ettim dört tane büyük insanı (radiyallahu anhum).

   Yalan, yalan, yalan; dünün Maocularıyla el ele vermiş Hizmet düşmanlarının her söz ve hali katmerli yalan. Kanmayın yalan dünyaya ve yalancı kapıkullarına; yürüyün Peygamberler yolunda!..

Yol bu ise, bence, bu yolda yürümeyen serkarlar, O’ndan kopmuş yolsuzlar demektir, O’ndan kopmuş yolsuzlar… İnanmayın -vallahi- onlara; inanmayın Allah aşkına! Allah, size sorar, onlara inandığınızdan dolayı!.. Her şeyleri yalan; dün başka türlü, bugün başka türlü. Çok inkişaf etmiş telekomünikasyon vasıtasıyla tespit edip ortaya koyuyorlar, şimdiye kadar üç yüz tane, dört yüz tane yalan ve döneklik yapmış… Bunlara inanmak demek, kendi aklınızı hafife almak demektir; kendi vicdanınıza karşı saygısızlık demektir; inandığınız değerlere karşı saygısızlık demektir.

Bildiğiniz bu dupduru yolda, gözünüzü kırpmadan yürüyün!.. Ne haddime düşmüş size “Yürüyün!” demek ama müsaade ederseniz diyorum: Yürüyün, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. Yürüyün yeryüzünde iki tane dikili taşınız olmadan!..

Evet, bir yüce davaya herhangi bir menfaate bağlı dilbeste olmuşsanız, nezd-i Ulûhiyetinde hiçbir kazancınız olmaz ve tarihe de Amnofisler gibi, Hitlerler gibi, Saddamlar gibi, Kazzâfîler gibi geçersiniz; lânet ile anılan cebâbire gibi geçersiniz.

Ha bazı kimselerin ticareti vardır, meşru yollar ile kazancı vardır… Öyle oldu; o fedakâr insanlar, okullar yaptılar. Türkiye’de yapmakla yetinmediler, dünyanın değişik yerlerinde de okullar yaptılar, üniversiteler açtılar, üniversiteye hazırlık kursları açtılar, binlerce -“Binlerce!” diyorum- evler açtılar. Buralarda -esas- İslam’ın o yumuşak yüzünü, o kalb letâfetini, o bakış nezâhetini sergilediler dünyanın dört bir yanında ve insanları İslamiyet’e karşı imrendirdiler. “Eğer yeryüzünde bir din varsa, o da budur!” dedirttiler ve sevdirdiler o dini.

Fakat şeytanın avenesi, şimdi sizin arkadaşlarınızın, o yolda yürüyenlerin bugüne kadar elli türlü zahmete katlanarak yaptıkları şeyleri yıkmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İşte son duyduğunuz hadise: Sadece bir tane Kıtmîr’i celbetmek için, orada kendileri gibi birisine on beş milyon para teklif ediyorlar; “Arkası da gelir bunun!” diyorlar. “On beş milyon dolar” değil mi? Medyaya düştü. Karakterinize kurban!.. Bunu değil Müslümanlık ile, şeytanlıkla bile telif etmek mümkün değildir.

Acaba Şeytan mı onlara bunları fısıldıyor; yoksa onlar mı şeytanlığı şeytana fısıldıyor ve sizin üzerinize saldırtıyorlar?!. Samimi söylüyorum bunu; çünkü وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا “İşte, (tekvinî kanunlarımız çerçevesinde) her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir: Birbirlerine tamamen aldanıştan ibaret yaldızlı sözler fısıldayıp telkinde bulunurlar.” (En’âm, 6/112) buyuruluyor.

Onlardan bazıları, insî şeytanlar, cinnî şeytanlar, diyalogları ve sözleri yaldızlayarak, değişik argümanları değerlendirerek, zift medyalarını değerlendirerek, televizyonları değerlendirerek, değişik ajansları değerlendirerek, trolleri/troliçeleri değerlendirerek telkinlerde bulunuyorlar. Bir yönüyle, onlar, onlara en yaldızlı şekilde bir kısım şeytanlıkları telkin ediyorlar; onlar da onlara, “Burada eksik bıraktınız!” diyorlar. Meşveret ediyorlar kendi aralarında: “Ne yapalım, ne edelim? Dünün Maocuları bile olsa, onlarla birleşelim!.. Dün, dinimize küfreden insanlarla, Kitab’ımızı hiçe sayan insanlarla birleşelim.” diyorlar. Onların içinde: “On dört asır evvel gökten indiği -Bakın, aynen, medyada çıktı.- on dört asır evvel gökten indiği zannedilen bir kitaba uyma…” diyen insanlarla uyum, i’tilâf veya ittifak sağlayarak, “Evet, çok iyi yapıyorsunuz. Biz de bu mevzuda sizin istediğiniz şeylerde, sizin arkanızdayız! Yürüyün! Top sizin, çevkan sizin şimdi! Size ters gelen her şeyi yok edin!” diyorlar. Ve size düşmanlık yapanlar, bugün onların güdümünde hareket ediyorlar.

Bir yönüyle, dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle itip, kendisine dünya teklif edildiğinde, “Yahu ne diye bunu bana teklif ediyorsunuz, Allah Allah!” diyecek insanlar… Evet, İbrahim Ethem Hazretleri’nin oğlunun dizinin dibine yığılması mülahazısını -rica ederim- hatırlayın!.. “Allah’ım! Oğlum bile Sen’in ile benim arama giriyorsa, onu şimdi al!” diyor. Evet, bu, O’na (celle celâluhu) gönül vermiş bir “zâhid”in sözü. Bunun üstünde “âşık”lar var ki, onlar bir yönüyle, Cennet’i, Hurîleri, sarayları bile istemeyi Allah’a karşı saygısızlık sayıyorlar. Ee nedir onların dertleri? “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” “Allah!” diyorlar. “Allahım! Seni görmeyeceksem, Sen’in karşında iki büklüm olmayacaksam, yerlere kapanmayacaksam, Cennet’in ne önemi olur?!.”

Ama Cennet, önemsiz bir şey değil ki!.. Hep dualarımızda diyoruz: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، وَآلِهِ اْلأَطْهَارِ، وَأَصْحَابِهِ اْلأَخْيَارِ “Allah’ım, bizi ebrâr kulların ile beraber Cennet’e dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, O’nun tertemiz ve nezih aile fertleri hürmetine ve iyiliğe kilitli yaşamış Ashâb’ı hatrına.” Ama işte o Rü’yet ve Rıdvan; o rasathanede (Cennet’te, Cuma yamaçlarında) olacak. Dolayısıyla siz de isteyeceksiniz onu. Ubûdiyetin hangi kademesinde iseniz, mesela işiniz sadece basit insanların, mukallitlerin, kulluğu “ibadet” çerçevesinde edâ ettikleri dairede cereyan ediyorsa, yine isteyeceksiniz bunu. Taklidin kulları, isteyeceksiniz onu; çünkü ötesi, biraz orayla başlıyor. “Ubûdiyet” dairesi içinde iseniz, yine isteyeceksiniz onu; çünkü o da bir yönüyle “zâhid”e bakıyor. Dünya ve mâfîhâyı elinin tersiyle iten, kendisine dünya teklif edildiğinde “Bana hakaret ediyorsunuz!” diyen… Hatta Hazreti Pîr ölçüsüyle, kendisinin takdir edilmesine karşı bile isyan eden; “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.” diyebilen… Evet, bu, beğenilmeye karşı bir başkaldırmadır. “Ben, beni beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Takdir ile yâd eden, yüzümüze karşı alkışlayan, alkış tutan, bir yere geldiğimiz zaman, aptallar gibi ayağa kalkan kimseler… Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi, ayağa kalkmayın!” buyuruyor. Kendisine ayağa kalkmaya teşebbüs edenlere karşı, bunu söylüyor. Kendisine ayağa kalkmaktan menediyor: لَا تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الْأَعَاجِمُ “Dinden haberi olmayan insanların, büyük saydıkları kimselere ayağa kalktıkları gibi, ayağa kalkmayın!” diyor. Yabancı birisi içeriye girdiği zaman, “O mu, o mu, o mu?” diyor, bilemiyor O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem); çünkü orada diğerlerinden farksız bir pozisyonda tavır sergiliyor. Kurban olayım!.. Hangi halini beğenmemek mümkün ki?!. Her halin, bizim için kitaplar dolusu mana ifade edecek mahiyette!..

Efendim, böyle yaşamıştı!.. Bazıları مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ diyor, O’nu “Efendim!” olarak kabul ediyor ama yaşayışlarına bakınca, şeytanın güdümünde. Allah’tan kopmuş; Peygamber’in adını da sadece şeklî olarak anıyor. “Müslümanlık!” dese bile -tekrar ediyorum- yalan.. yalan.. yalan.. yalan!.. Katmerli yalan!.. Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, mük’ab yalan!..

   “Ey hakikat talibi, hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilaf çıkarma; zira ittifak yolunda olur hasen, ahsenden ahsen.”

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ancak (iman, infak, namaz, sabır, sebat gibi sizi Allah’a yaklaştıracak her türlü) hayır, iyilik ve faziletlerde, bir de Allah’a karşı gelmekten sakınıp O’nun koruması altına girme (takva) hususunda birbirinizle yardımlaşın. Buna karşılık, sizi hayırdan uzaklaştırıp karşılığında cezayı gerektirecek her türlü kötülük ve (hem Allah ile hem de insanlarla olan münasebetlerinizde) haddi aşma ve düşmanlık üzerinde birbirinizle yardımlaşmayın. Allah’a karşı saygılı olun ve O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Mâide, 5/2)

Evet, Mâide sure-i celîlesinde, “Birr u takva üzerinde ittifak edin, birbirinizle yardımlaşın! Günahta ve düşmanlıkta birbirinizle anlaşmayın, birbirinize kuvvet vermeyin; birbirinize düşmanlık ve günah adına bir şeyler fısıldamayın!” buyuruluyor.

Ayette geçen “Te’âvün” kelimesi, tefâül kipinden. Bu kip, eski ifadesiyle, “müşâreketün beyne’l-isneyn, fe-sâiden” (مُشَارَكَةٌ بَيْنَ اْلاِثْنَيْنِ فَصَاعِدًا) “iki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden” fiilleri ifade ediyor. İki kişinin müştereken yaptığı bir işte ve daha çok kimsenin bir meselede ittifak edip bir şeyi realize etme istikametindeki bir araya gelmesine “teâvün” deniyor. O açıdan da orada “İki-üç kişi iseniz, bir şeyde anlaşın ama birr u takvada anlaşın!” manasına geliyor: “On kişi iseniz birr u takvada anlaşın!” Yüz kişi, bin kişi, bir milyon kişi iseniz, birr u takvada anlaşın, iyilik yapmada anlaşın ve aynı zamanda bu yüksek gâye-i hayal istikametinde birbirinize yardım etme istikametinde anlaşın!”

Şayet yaptığınız şeyler, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun ise ve yürüdüğünüz yol, Peygamberler yolu ise, Râşid halifeler yolu ise, işte o mevzuda yardımlaşın. Bu arada, sizin farklı düşünceleriniz de olabilir. Bence, “Uhuvvet Risaleleri”nde ifade edildiği gibi, detayda tefrikaya düşme yerine, gerekirse o türlü meselelerde kendi fikirlerinizden feragat etmelisiniz. Çünkü “hasen”de ittifak, “ahsen”de ihtilaftan evlâdır. Bu, yine Hazreti Üstad’a ait bir anahtar kelime. (Diyor ki: “Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilafı çıkarma. Ey tâlib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”) “Güzel” bir şeyde ittifak edebiliyorsanız, “en güzel”de şayet ihtilafa düşüyorsanız, orada “en güzel”i kenara koyun şimdilik; çünkü “en güzel”den daha güzel bir şey vardır, o da mü’minlerin kalblerinin ittifakı, vifâkı ve aralarında teâvün düsturunun teshil edilmesi.

Teâvün düsturu, aynı zamanda başka bir yerde, başka bir münasebetle de anlatılan bir meseledir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “mesâînin tanzimi”, “amellerin taksimi” ve “teâvün düsturunun teshili” çok önemlidir. Bunlar, onun mü’minlere verdiği üç tane anahtar kelimedir; açılmayan paslı kilitleri bile açar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ezcümle; kariyer mi yapacaksınız; bence bu üç tane düsturu nazar-ı itibara alın! O teâvünün de ne ifade ettiğini alın nazara!.. Arkadaşlardan birinin çok iyi kompoze kabiliyeti vardır. Öbürü kitapları fihristinden okuyor gibi bilir. Diğeri, o mevzuda çalışma sistemini biliyordur. Bunların bir kardeşlerine o mevzuda yol göstermeleri ve onun elinden tutmaları da o “teâvün” düsturu çerçevesinde bakabileceğimiz hususlardan bir tanesidir. Konu, bu değil; geçiyorum onu. Onu yüksek idrakinize havale ediyorum.

   Bela ve musibet zamanlarında atf-ı cürüm dikenleri bolca biter; siz dikenlere can suyu verenlerden değil, kurumaya mahkum edilmiş çiçeklere âb-ı hayat içiren ve el ele yeni güller yetiştirenlerden olmaya bakın!..

Cenâb-ı Hak, bu güne kadar Hizmet’te sizi çok önemli şeyler ile başarılı kıldı. Arkadaşlarınız, dünyanın dört bir yanına tohumlar gibi, fideler gibi saçılmışlar. Gittikleri her yerde tohum iseler, başağa yürümüşler; fide iseler, selvi olmaya doğru yürümüşler, Allah’ın izni ve inayetiyle. Ve çoklarının manevî beslenmesine vesile olmuşlar. Cenâb-ı Hak, bu türlü lütuflarda bulunmuş.

Şimdi birinci husus: Bu mevzuda teâvün düsturunu teshil ederek, esasen onu bir yönüyle birinci disiplin olarak kabul ederek, bu işi devam ettirme mevzuunda tevakkufa girmemektir. Böyle bir teâvün… Şartlar biraz değiştiğinden dolayı, bazı hainler tarafından Hizmet’in önünde değişik engeller ve mânialar oluşturulduğundan dolayı, sizin de stratejilerinizi bir kere daha, yeniden gözden geçirerek, “Öyle değil, şimdi böyle!” falan demeniz… Ve birbirimize ait kusurları görmeyerek, vifak ve ittifak içinde hizmetlerinize devam etmeniz.

Bela ve musibet zamanında atf-ı cürüm dikenleri biter, suçlama dikenleri biter!.. “Beceremediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar, önlüklerine döktüler!” mülahazalarını şeytan tetikler. İnsanın tabiatında vardır; insan, imanıyla, iz’anıyla, marifetiyle bunları baskı altına alır, kontrol altına alır. Fakat böyle kritik dönemlerde, hortlar hepsi, hortlak gibi ve atf-ı cürümler başlar. İşte o türlü kusurları görmezlikten gelerek -esasen- kardeşler ile vifak ve ittifaka dikkat etmek lazım.

Hazret’in, altı-yedi tane temel disiplin olarak ortaya koyduğu hususlar, “vifak ve ittifak”ı iktiza ediyorken, eften püften -bağışlayın; o, “eften püften” tabirini kullanmıyor; eften püften- meseleler ile birbirimize düşmemiz, Kur’an’ın tecviz edeceği, Sünnet-i Sahiha’nın tecviz edeceği, akl-ı selimin tecviz edeceği ve dinin tecviz edeceği şeylerden değildir. Bence böyle bir dönemde, bütün bunları kafamızdan silip atmak suretiyle, başkalarını suçlamamamız ve atf-ı cürümde bulunmamamız çok önemlidir. Atf-ı cürüm, hukukî bir tabir: Atf-ı cürümde bulunmama… Bazıları, atf-ı cürümde bulunarak sıyrılmak isterler bu işten. Sen ne kadar öyle yaparsan yap, Allah nezdinde her şeyin mahiyeti belli ve sen, ona göre muamele göreceksin! Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!..

Teâvün ile ilgili bir diğer mesele şudur: Bugün dünya kadar insan değişik vesilelerle zulme uğramış durumda. Daha önce de arz ettiğim gibi, mağduriyete, mazlumiyete, mahrumiyete, ma’zuliyete maruz kalan on/yüz binlerce insan var. Çok önemli yerlerden azledilmiş, mahrum edilmiş, kendi konumundan uzaklaştırılmış, eskilerin ifadesiyle “nâna muhtaç hale gelmiş”, çoluk-çocuğunun günlük yiyeceği bulunmayan insanlar…

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) buyuruyor: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini onlarla paylaşmayan, onlardan değildir!” Yani, açıkçası, hâlis Müslüman değildir. Öyleyse, biz, Hazreti Ebu Bekir felsefesiyle, “El-âlem ne yiyiyorsa şayet, bize de o kadar düşer!” ve Hazreti Pîr ifadesiyle “Tatmaya izin var, doymaya yok!” “İşte o kadar!..” demeli ve ona göre hareket etmeliyiz. Onun dışında elimizde kalan şeyler hakkında “Acaba o kardeşlerimize nasıl ulaştırırız?!” mülahazasıyla hareket etmemiz, böyle bir teâvün, böyle bir yardımlaşmadır.

Zira onlar, sizin ile paylaştıkları mefkûre uğruna, gâye-i hayal uğruna maruz kaldıkları şeylere maruz kaldılar. Birinin ifadesiyle, “Akıllılar, yurt dışına kaçtı; ahmaklar, bizim elimize düştü!” Bayıldım senin aklına, mantığına!.. İşte onun öyle “ahmak” (!) dediği insanlar… Onlar, fedakar insanlar, kahraman insanlar!..

   Siz hiçbir canlıya kıymayacak/kıyamayacak şefkat kahramanlarısınız; şerirlerin kirli planlar yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde gösterme gayretleri, onların hıyanetlerinin ifadesidir.

O zulmedenlerin, Allah, kollarını kanatlarını kıracak; bu, Allah, kırar. Siz şimdiye kadar bir karıncaya basmadınız, bir sineğin kanına girmediniz, hep böyle yaşadınız, şu anda da böyle yaşıyorsunuz, bundan sonra da böyle yaşayacaksınız. Karıncaya basmayacaksınız.

Bunları çok rahatlıkla söylüyorum. Çünkü inancımız ve hayat çizgimiz bu. Yanımda çırpınıp duran bir sinek… Bilmiyorum ben onların ne kadar yaşadıklarını. Sordum; bir arkadaş dedi ki, “Hocam, zaten onların ömrü üç gün!” Onu aklım kabul etmedi. Bir arkadaşımız, akıllıca gitti, bir bilgisayara baktı; meğer ömürleri üç ay imiş, üç ay yaşıyorlarmış. Üç ayını doldurmuş, yanımda çırpınıp duruyordu. İnanın, namaz kılıyordum, namazda gözüme takılınca, bu defa namazım sineğin ölümü oldu; hep ona yardımı düşündüm: “Bir an evvel selam versem de şunun önüne bir şey koysam? Acaba, tatlı bir şey mi atsam, bir su mu koysam? Filan…” Selam verdim, çırpınan o sineğe baktım; hareket edemiyor, “Bir çıkayım.” diyor, hasırın az buçuk bükülmüş yeri var, o kadarcık engeli aşamıyor, gördüm. Bir hurmayı yardım, çekirdeğini çıkardım, yumuşak yerini getirdim koydum, onu da üstüne koydum. “İnşaallah yer, canlanır!” dedim. Bilmiyorum ki ben ne kadar yaşadığını. Duamı yaptım, tesbihatımı yaptım; baktım, yine bir kenarda bulunuyor, hurma da orada duruyor. Bir kere daha aynı şeyi denedim. Öyle bıraktım, dışarıya çıktım. Döndüğümde baktım ki ölmüş. Sonra bu hissimi arkadaşlara anlatınca, dediler ki, “Hocam, zaten onun ömrü o kadar yetiyor, o kadar yaşıyor, elinde değil!”

Sizin hissiyatınıza bu duygular ile tercüman oluyor muyum? Evet!.. Biz, buyuz!.. Elin-âlemin, güdümlü, planlı bazı şeyler yapmak suretiyle, Cemaat’i terör örgütü şeklinde göstermesi, onların hıyanetlerinin ve şeytanî fısıldamalarının ifadesidir. Cenâb-ı Hak, insaf u iz’an ihsan eylesin! Onları da Sırat-ı Müstakîm’e hidayet eylesin! “Müslüman görünme”den halas ederek “Müslüman olma”ya muvaffak eylesin!.. Evet, bir tane daha bir şey diyeceğim: Bütün terör örgütlerinin, Allah, belasını versin. Terör devletlerinin de Allah belasını versin!.. Ve verecektir.

Evet, bir taraftan Hizmet’i devam ettirme.. birbirimize destek olma.. kubbelerdeki mübarek taşlar gibi başbaşa verme.. bünyân-ı marsûs haline gelme.. kusurları görmeme.. kusurlara karşı göz yumma.. İnsanlığın İftihar Toblosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakıyla hareket etme… Böyle bir dönemde böyle yumuşak huylu davranmak lazımdır. Kalbleriniz, gül gibi olursa, dilinizden dökülen şeyler, gül yağı gibi kokar! Ve uğradınız her şey ve herkes -bir yönüyle- orayı ıtriyat çarşısı gibi zanneder. Yanıltmazsınız insanları, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Diğer yanıyla da o teâvün… Bugün mağduriyet yaşayan kardeşleriniz şayet bir çanak çorba ile iktifa ediyorlarsa, rica ederim, siz de ona kanaat edin; yanındaki pilavı onlara gönderin; tam sırasıdır!..

Bunlar aynı zamanda Allah’a karşı bir şükür ifadesidir ki, وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) “Şükrederseniz, kasem olsun nimetlerimi artırırım. Ama o nimetleri görmezlikten gelir nankörlük yaparsanız, Benim azabım şedîddir!” diyor.

Size olmasın, hakiki mü’minlere olmasın, kime olacaksa olsun!.. Ben hiç kimseye olsun istemem! Size zulmedenlere bile âhirette Cenâb-ı Hakk’ın azabının olmasını istemem. Onun için, Allah bir şey yapacaksa onlara, dünyada yapsın. Başlarına dünyalarını yıkacaksa, dünyada yıksın. Ama genel hissiyatım: “Kurban olayım ya Rabbi, Sen onların Cehennem’de yandığını bana gösterme; çünkü bende ona dayanacak kalb yok!..” Müsaadenizle.