Yazarın Arşivi

TAYİN VE TAVZİFLER KARŞISINDA DOĞRU TAVIR

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir müessesede yapılan tayin ve tavzifler karşısında takınılacak doğru tavır nedir?

   Cevap: Herhangi bir müessesede tayin-tavzif sisteminin arızasız ve kusursuz işleyebilmesi, her şeyden önce oradaki idare ile muvazzaflar arasında karşılıklı güven duygusunun oluşmasına bağlıdır. Şayet hem insanları tavzif etme makamında olanlar, hem de belirli vazife ve sorumlulukları yüklenen kimseler, üstlendikleri emanetin hakkını verir, en küçük bir hıyanetten dahi uzak durur ve çevrelerine güven vaat ederlerse, sistemde tıkanıklık ve problem yaşanmaz.

   Bir Kurumun Tayin Heyetine Düşen Sorumluluklar

Biraz daha açacak olursak, ister devlet müesseselerinde isterse de özel teşebbüslerde tayinlerden sorumlu olan kimseler, herkese eşit muamele etmeli, kimseyi kayırmamalı ve kendi şahsî hesaplarına bağlı icraatta bulunmamalıdırlar. Bilakis görevlendirdikleri kimselerin durumlarını göz önünde bulundurmalı ve umumun maslahatına göre hareket etmelidirler. Eğer kendi çıkarlarını düşünür, nefislerine uyarlarsa kul hakkına girmiş, dolayısıyla günah işlemiş olurlar. Allah bunun hesabını sorar. Bu dünyada olmasa bile, bütün sırların ortaya döküldüğü ahiret gününde hesabını verirler. Kalblerindeki garaz, kötü niyet ve şahsî hesaplardan ötürü Allah’ın huzurunda çok mahcup olurlar.

İnsanları sevk ve idare etme konumunda bulunan kimselerin, vazife verecekleri insanların istidat ve kabiliyetlerini gözetmesi gerekir. Allah herkese farklı istidatlar vermiştir. Mesela birisi tam bir düzen ve disiplin insanıdır. Bir başkası araştırıcı bir ruha sahiptir. Tam bir kitap kurdudur. Mahzen-i esrar faresi gibi sürekli kitaplar arasında dolaşır, orijinal fikirleri bulur çıkarır. Öbüründe ince bir sanat ruhu vardır. Bir diğeri beyan kabiliyetine sahiptir. Söz söylemesini, nerede nasıl konuşacağını bilir vs. Bunların her birisi kabiliyetine göre ve yerinde istihdam edilirse Allah’ın izniyle başarılı olurlar.

Herkesin güzel yaptığı şeyler vardır. Önemli olan bunların doğru tespit edilmesi, görevlendirmelerin buna göre yapılmasıdır. Mesela hayatında hiç ressamlık yapmamış bir insanı resim çizmeye zorlarsanız, eline kalem almamış bir insandan güzel bir yazı yazmasını beklerseniz ya da beyanzede birisine hutbe vermesini teklif ederseniz, büyük ihtimalle, ortaya çıkacak eser sizi çok memnun etmeyecektir. Bu tür arızalara sebebiyet vermek istemiyorsanız, işin en başından itibaren isabetli tercihlerde bulunmak için çabalamalısınız.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün görevlendirmeleri yerli yerindedir. O, kimi, neyi hedefleyerek tavzif ettiyse, o hedef hasıl olmuştur. Zira O, ashabının neler yapabileceğini, hangi alanda başarılı olabileceğini çok iyi biliyor ve buna göre vazife veriyordu. “Deha için intihap (seçim) yoktur.” denir. Peygambere dahi bile deseniz, ona hak ettiği rütbeyi vermemiş olursunuz. Onlar “fetanet” sahibidirler. Bu, dehanın çok çok üstündedir.

Biz peygamber değiliz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi peygamber fetanetine, O’nun seviyesinde bir firaset ve kiyasete sahip değiliz. İnsanları her zaman karakterleriyle doğru okuyamayabiliriz. Hâdiselere mahruti bakamayabiliriz. Tercihlerimizde yanılabiliriz. “Filan kişi şu işi iyi yapar” diye düşünürüz fakat hata ederiz de netice arzu ettiğimiz gibi olmaz. Bu açıdan böyle önemli bir iş, şahsî inisiyatiflere bırakılmamalı, kolektif şuura havale edilmelidir. Meseleler meşverete bağlı götürülürse, hata ihtimali azalır. Zira Efendimiz’in ifadeleriyle, istişare yapan zarara uğramaz, kayıp yaşamaz. (Bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 6/365)

Üstelik, bilgi ve tecrübe sahibi bir heyetin aldığı kararlar, muhataplar nezdinde hüsnükabul görür. İnsanlar, bu evsafı haiz kimselerden müteşekkil bir heyetin takdirlerine daha rahat rıza gösterirler. Sahayı bilen tecrübeli insanlar kafa kafaya verip, herkese götürebileceği ve başarılı olabileceği işleri teklif ederse, ortaya çıkabilecek fire ve kayıpların önüne geçilmiş, kırgınlık ve küskünlüklere meydan verilmemiş olur, yapılan işler de büyük oranda başarıya ulaşır.

Tayin heyetinin dikkat etmesi gereken diğer bir mesele ise, yeni bir vazife verecekleri kimseleri hem zihnen ve fikren bu yeni göreve hazırlamak, hem de yapacakları işle ilgili olarak onların gerekli donanımı elde etmelerini sağlamaktır. Mesela biri yeni bir yere gönderilecekse, tertip edilecek seminerlerle, kurslarla, yapılacak sunumlarla, verilecek brifinglerle onların, bu yeni yerin insanlarını ve kültürünü çok iyi tanımaları ve yapacakları vazifeyi daha iyi öğrenmeleri sağlanmalı.. kendilerini bekleyen vazife ve sorumluluklar hakkında onlara doyurucu bilgiler verilmeli.. karşılaşacakları zorluklar, yapacakları işle ilgili muhtemel riskler üzerinde durularak bunları aşma yolları gösterilmeli.. yapacakları işin önemi anlatılmalı.. moral ve motivasyonları yüksek bir şekilde vazifeye gitmeleri temin edilmelidir.

Bir diğer önemli husus da, tayin tebliği yapılırken kullanılacak üsluptur. Bu işten sorumlu olan kimseler, bir taraftan, tavzif edilen kimselere vazifelerinin önemini iyi anlatmalı, bu vazife için onların seçilme sebeplerini iyice izah etmeli, diğer yandan da onları, bilgi ve tecrübeleriyle gittikleri yerde güzel işler yapabileceklerine inandırmalıdırlar. Onların zihninde herhangi bir şüphe meydana gelmesine, içlerinde ukde kalmasına asla müsaade edilmemeli, kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan verilmemelidir.

   Tavzif Edilenlere Düşen Sorumluluklar

Farklı bir vazifeye atanan, vazifeli olarak farklı bir beldeye gitmesi istenen kimselere düşen vazife ise meseleye hüsnüzanla yaklaşmak, kendilerine gelen teklifi saygıyla karşılamaktır. Eğer böyle yapmaz da, “Beni tedip etmek için buradan uzaklaştırıyorlar. Halbuki ben burada hazır bir zemin oluşturmuştum. Burada daha yararlı olacaktım. Gittiğim yerde bu ölçüde verimli olamam.” gibi düşüncelere girerlerse, meseleyi kendi hesaplarına göre tek taraflı değerlendirmiş olurlar. Zira bunların durumu onlara kapalı olduğu gibi, onların durumu da bunlara kapalıdır. Kimse kimsenin niyetini, düşüncesini, kalbinden geçeni bilemez. Bu sebeple hüsnüzan mümkün olduğu sürece hüsnüzan etmekle memuruz. Verilen vazife hakkında olumlu düşünürüz. Zahirde tenzil-i rütbe gibi görünen yerler için dahi makul bir kısım mahmiller buluruz. “Demek ki gideceğim yerde bir ihtiyaç var ki beni oraya düşünmüşler.” der, tereddüt etmeden yeni vazifemize gideriz. Yani biz, bize düşeni yaparız. Eğer meselenin ardında farklı bir kısım mülahaza ve garazlar varsa, onu Allah’a havale ederiz. Yoksa herkesin kendi şahsî mülahazalarına göre vazife beğenmesi/beğenmemesi, idareci durumundaki heyetlerin elini kolunu bağlar, vazife taksimi yapmak, sağlıklı bir mekanizma kurmak imkansız hale gelir.

Biz çoğu zaman işin akıbetini bilemeyiz. İlk başta şer gibi gördüğümüz şeyler, akıbet itibariyle bizim için hayırlı olabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda, o büyük zatın oradan oraya sürüldüğünü görürüz. Erek Dağı’ndan alınmış Barla’ya sürülmüş, ardından Eğirdir’e, oradan Kastamonu’ya, daha sonra Denizli’ye derken hayatı hep sürgün ve hapislerle geçmiştir. Kaderin bir cilvesi olarak oradan oraya dolaştırılmıştır. Fakat bu, onun gittiği her yere tohum atmasına, oralardaki muhtaç insanlara ses ve soluğunu duyurmasına vesile olmuştur. O, yaşadığı mağduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetleri kazanıma çevirmiştir. Yani Cenab-ı Hakk’ın, bazen insanların eliyle yapılan zulüm ve haksızlıklar vasıtasıyla da meşiet ve iradesinin gereğini ortaya koyduğunu unutmamak gerekir. Bu icraatları insanlar yapıyor gibi görünse de gerçekte işleyen, kader elidir.

Çok geçerli bir mani yoksa verilen vazifeyi yapmamak, gönderilen yere gitmemek doğru değildir. Bunun için mazeretler uydurma ise daha büyük bir yanlıştır. Ne olursa olsun doğruyu söylemek gerekir. Açıkça, “Kusura bakmayın, bu konuda bir mazeretim yok. Fakat ben böyle bir yere gidemem, böyle bir vazifeyi yapamam.” demek daha doğru bir tavır olur.

Evet, olumlu ve güzel bir işe karşı müstenkif kalma, yapması gerekli olan vazifeyi terk etme insan için bir kabahattir. Bunun için, gerçekçi olmayan eften püften mazeretler uydurmak, anne-babayı, çoluk-çocuğu, eşi dostu gerekçe göstermek ise bundan daha büyük bir kabahattir.

Bunun yanında, yapılan görevlendirme ile ilgili hususi bir durumumuz, farklı bir düşüncemiz varsa, onu üslubunca dile getirme de vazifelerimiz cümlesindendir ve meşveretin bir yanı sayılır. Mesela demeliyiz ki, “Beni irşat ve tebliğe yönlendiriyorsunuz. Fakat ben, bu alanda kabiliyetli değilim. Şöyle bir vazife yaparsam daha başarılı olurum.” Daha başka şahsî mülahazalarımız da olabilir. Daha önce farklı bir alanda eğitim almış olabiliriz. Bir konuda sertifikamız bulunabilir. Veya ilgi ve alaka duyduğumuz işler daha farklıdır. Bu gibi durumların ifade edilmesi gerekir. Elbette sorumlulara düşen de, bütün bunları göz önünde bulundurmak ve ona göre karar vermektir.

   Vazife Talebi ve Beklentiler

İster devlet dairelerinde, isterse sivil toplum kuruluşlarında olsun, tayinlerde yaşanan hoşnutsuzluk ve itirazların arkasında çoğu zaman beklentiler vardır. Yukarılara talip olan ve terfi bekleyen insanlar, beklediklerini bulamayınca problem çıkarırlar; tenzil olarak gördükleri makamlara karşı tavır alırlar. Ne var ki bu doğru değildir. Önemli olan, insanın iradesinin ve konumunun hakkını vermesi; üstlendiği vazife ve sorumlulukları en mükemmel şekilde yerine getirmesidir. Bunu yaparken de beklentilere girmemesi ve istiğnadan ayrılmamasıdır. Zira istiğna, dinde çok önemli bir düsturdur. Kadirşinas insanlar bugün olmasa da yarın onu takdir edecek ve gelmesi gerekli olan yere getireceklerdir. Bu konuda gösterilecek hırs, kayıp sebebidir. Hırslı insan, çoğu zaman maksadının aksiyle muameleye tâbi tutulur. Zira sizin hırs göstermeniz, başkalarının da hırs göstermesine sebep olur ve bu, rekabet duygularını tetikler.

İslâm’da idarecilik ve yöneticilik talebi hoş karşılanmamıştır. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazife talebinde bulunan Hz. Ebu Zer ve Hz. Abbas gibi sahabilerin bu isteklerini reddetmiştir. Hz. Pir de ‘tâbiiyet’in, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan ‘metbuiyet’e tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. Başarılı olabilecek, iyi iş yapacak kabiliyetli insanların öne çıkarılması, onlara fırsat verilmesi bir esas olmalıdır.

Evet, bir insanın kendi adına amirlik, idarecilik talep etmesi dinimizce hoş karşılanmamıştır. Ancak bu genel disiplinin bazı istisnaları vardır. Mesela önemli bir vazifeyi hakkıyla deruhte edebilecek başka birinin olmadığı yerde insan, Hz. Yusuf gibi, اجْعَلْنِي عَلَى خَزَائِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “Ülkenin malî işlerinin başına beni getirin. Çünkü ben “hafîz”im (milli serveti korurum, emanete hıyanet etmem); “alîm”im (işletme ve yönetimi iyi bilirim).” (Yusuf sûresi, 12/55) diyebilir.  Aynı şekilde, bazı vazifelere gelmeden rahat bir şekilde dinini anlatmasına imkân verilmiyordur. Bu takdirde mesela o, bir caminin kürsüsünü, minberini, mihrabını tutarak oradan insanlara hak ve hakikati anlatmayı talep edebilir. Bir Kur’ân kursu öğretmenliğine talip olarak, orada talebelere Kur’ân’ı ve dinî hakikatleri öğretmeyi düşünebilir.

Kısaca insan bir vazifeyi isterken vicdanını hakem tutmalı ve kendisine şu soruları sormalıdır: ‘Ben bu vazifeyi hakikaten Allah için mi istiyorum yoksa prestij ve itibar kazanmak veya dünyevî bir kısım çıkarlar elde etmek için mi?’ Herkes kendisini buna göre tartmalı ve atacağı adımları da buna göre ayarlamalıdır.

Bilindiği üzere Hz. Ömer, orduların başında komutan olan Hz. Halid İbn-i Velid’i görevden azlettiğinde o hiç itiraz etmemiş ve bir er olarak savaşmaya devam etmişti. (Halebî, es-Sîretü’l-Halebiyye, 3/279) Aynı şekilde Zatüsselâsil seriyyesinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından komutan olarak atanan Hz. Ebû Ubeyde, ihtilafa sebebiyet vermeme adına komutanlık hakkından vazgeçmesini bilmişti. (Sîret-i İbn Hişam, 2/623) Sahabenin bu gibi fedakarlıklarını okuyor, takdirle karşılıyoruz. Fakat önemli olan, her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da onları örnek alabilmek, onların yaptığını yapabilmektir. Okumaktan ziyade yaşamaktır esas olan. Eğer bunu yapamıyorsak bunları okuyup tabiatına mal edecek insanlar gelinceye kadar bırakalım bütün bu bilgiler kitapların içinde kalsın! Ne diye bunları okuyoruz ki! Eğer onlara göre şekillenemiyorsak okumamızın ne faydası var ki!

Kısacası insan, büyük küçük demeden her vazifeyi yapabilmeye hazır olmalıdır. Yeri geldiğinde rahatsız olmadan neferliği kabul edebilmelidir.

***

(Not: Bu yazı 20 Şubat 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Kırık Testi: İHYA HAREKETLERİNİN TEMEL DİNAMİKLERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: İnsani değerler adına yeni bir ihya ve inşa hareketinin temel dinamikleri neler olmalıdır?

   Cevap: Günümüzde Allah’a imandan anne-babaya saygıya kadar her şey yıkılmış, bütün değerler alt-üst olmuş. Kalbler, kafalar ifsat edilmiş. Maalesef kendimizden uzaklaşmış, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmış, ciddi bir başkalaşım geçirmiş ve gerçek insanlığımızı yitirmişiz. Yıllardır tahribe maruz kalan bu kalenin ne duvarı kalmış ne de iç estetiği.

Müslümanların tekvinî emirleri doğru okuyamaması, ilimlerde geri kalması, mantık ve muhakemesini işletmemesi, kısaca darmadağınık ve perişan bir hâle gelmesi, başkalarına bize tepeden bakma hakkı verdi. Kapı kulu gibi gördükleri insanların sundukları mesajlara da ilgisiz kaldılar. Dolayısıyla ister hakikî ister nisbî olsun, günümüzde bir fetret devri yaşandığı muhakkak.

İç içe yaşanan bunca dejenerasyondan sonra tamir ve ıslah kolay olmayacaktır. Geçmişten süzülüp gelen değerler manzumesi etrafında yeni bir dünya kurulabilmesi, dünyada bir kere daha hak ve adaletin, barış ve huzurun tesis edilebilmesi çok ciddi ceht ve gayretlere vabestedir. Çünkü bir şeyin tahrip edilmesi kolay olsa da çoğu zaman tamiri o kadar kolay olmaz.

Bediüzzaman Hazretleri, “Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür seda İslâm’ın sedası olacaktır.” diyor. O, böyle bir sözü keşif ve müşahedeye dayalı söylemiş olabileceği gibi, tarih felsefesinden ve sosyal hâdiselerin seyrinden hareketle de söylemiş olabilir. Fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğiyle ilgili bir şey söylemiyor. Bir taraftan -bir asır, iki asır değil- asırlardır rehnedar olan bir kaleden bahsediyor, diğer yandan da ruh ve mana köklerimize uygun bir gelecek inşasından.

Evet, Allah’ın izni ve inayetiyle Müslümanlar yeniden dünyada bir muvazene unsuru olabilirler. Hakkın, adaletin ve istikametin sesi soluğu hâline gelebilirler. Evrensel insanî değerleri yeniden ikame edebilir, temel hak ve özgürlükleri tesis edebilirler. Campenalla’nın Güneş Devleti’ni geride bırakacak ölçüde imrendirici bir dünya kurabilirler. Fakat şunun unutulmaması gerekir ki, mesele dipten ele alınmadıkça, inşa hareketine temelden başlanmadıkça ve aynı zamanda demokratik bir sürece bağlı kalınmadıkça muvaffak olunması mümkün değildir.

   Demokrasi

Yapılması gerekli olan bir iş şayet gerektiği gibi yapılmaz ve ölçülü olarak ortaya konulmazsa maksadın aksi netice verebilir. Özellikle farklı milletlerden, farklı inançlardan, farklı dünya görüşlerinden insanların birlikte yaşadığı toplumlarda, atılacak adımların çok daha dikkatli atılması gerekir. Eğer bir ülkede inananı inanmayanı, sağcısı solcusu, Müslümanı Hristiyan’ı, muhafazakârı laiki birlikte yaşıyorsa herkesin duygu ve düşüncesinin dikkate alınmasına ihtiyaç vardır. Farklı dinlere, ideolojilere ve dünya görüşlerine sahip olan insanların birlikte barış ve huzur içerisinde yaşayabilecekleri bir sistemin kurulması istikametinde adım atılmalı, herkesin hak ve özgürlükleri koruma altına alınmalıdır. 

Demokrasi, çok farklı duygu ve düşüncelere sahip insanların birlikte barış içerisinde yaşayabilecekleri ideal bir sistemdir. Bu sebeple, var olan bir kısım problemlerin çözümü için, demokratik düşünceyi geliştirmekle işe başlamak gerekir.

Herhangi bir sistemin, inanan inanmayan bütün insanların talep ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek enginlikte olması çok önemlidir. İnsanların maddi-manevî, dünyevî-uhrevî bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir. Onların dünyevî istekleri kadar uhrevî ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Dolayısıyla ideal bir demokrasinin, bütün bu hususları içinde barındırmasının gerekliliğine inanıyoruz.

Maalesef Müslümanlar, bugüne kadar demokrasinin vaat ettiği fırsat ve imkânları yeterince değerlendiremediler. Düşünen kafalar bu nimetten istifade etme mevzuunda gerekli gayret ve cehdi ortaya koyamadılar.

   Dip Dalga

Şayet Müslümanlar, cehalet, fakirlik, iftirak, yolsuzluk, ahlaksızlık, istibdat gibi hastalıklarla mücadele etmek, maruz kaldıkları her türlü baskı, zulüm ve istibdattan kurtulmak ve ciddi bir ıslahat gerçekleştirmek istiyorlarsa mutlaka meseleyi dipten ele almak zorundadırlar. Var olan bütün bu problemleri, insana saygı duygusuyla, adalet fikriyle, sevgi ve hoşgörü düşüncesiyle yetiştirilmiş nesiller çözebilir. Bu yüksek mefkûreyi gerçekleştirebilecek nadide bir nesil yetiştirilemediği sürece, isabetli adımların atılması çok zordur.

Temelden planlanmayan ve ortak akla bağlı yürütülmeyen hareketlerin fiyaskoyla neticelenmesi mukadderdir. Eğer asıl problem insanda düğümleniyorsa ve bu problem ancak genç nesillere sahip çıkılmakla halledilecekse, yoğunlaşılması gerekli olan yer de burasıdır.

İstikrar, istikrara kilitlenmiş nesillere bağlıdır. İstikamet, müstakim insanlarla sağlanır. İhya, diriliş erlerinin eliyle gerçekleşir. Kılı kırk yararcasına hak ve adalet anlayışının tesisi, kendilerini yüce bir mefkûreye bağlamış adanmış ruhların mevcudiyetine bağlıdır. Eğer bir toplumun atom ve molekülleri sahabe-misal fertlerden meydana gelirse, o toplum sahabe toplumu gibi olur.

   Şiddetsiz ve Kararlı Bir Hareket

Maalesef dünyanın birçok ülkesinde başı tutanlar, kendilerini kast sisteminin en yüksek tabakasında görüyor ve halka halayık nazarıyla bakıyorlar. Sahip oldukları güç ve kuvvete göre hak iddiasında bulunuyorlar. Kur’ân-ı Kerim, Firavun’u şu ifadelerle anlatıyor: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ “O, halkını aşağıladı, ezdi, onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf sûresi, 43/54) Demek ki Firavun, topluma hafif ve basit insanlar olduklarını kabul ettirmişti. Eğer bir toplum böyle bir kompleks içinde yaşamaya başlamışsa, sürekli balyoz gibi başlarına inen insanların gözünün içine bakar. Zaten beşer tabiatında idare edenlere, gücü elinde bulunduranlara karşı her zaman böyle bir duygu mevcuttur. Baştakiler bunu istismar ederlerse, keyiflerine göre gelir gelir onların tepesine biner ve istediklerini yaptırırlar. Fakat ezilen ve sömürülen insanlarda, zamanla zalim ve mütecavizlere karşı bir tepki ve metafizik gerilim oluşabilir. Ancak haksızlık ve zulmü engelleme, baskı ve zorbalıklara karşı koyma duygusunun da yerinde kullanılması ve doğru yere yönlendirilmesi çok önemlidir. Birilerinin, millette meydana gelen bu pozitif enerjiyi istismar etmesine meydan verilmemelidir.

Eğer hak ve adalet arayışı adına bir yola çıkılacaksa, öncesinde atılacak adımların çok ciddi bir plana bağlanması gerekir.  Sadece hınç alma, kavga etme, etrafı yakıp yıkma mülahazasıyla sokağa inilirse çok defa maksadın aksiyle tokat yenir. Her şey çok iyi düşünülüp planlanmaz da hesaplar sadece bir tiranın devrilmesine bağlanırsa, netice alınamaz. Zira bu sefer devrilen tiranın yerine bir başka tiran geçer. Zaten onlar, çoktan kendi yerlerine geçecek varislerini hazırlamışlardır.

Bir yola çıktıktan sonra kararlı olmak ve taviz vermemek de çok önemlidir. Belirli disiplinlere bağlı bir hareket başlatılmışsa orada sonuna kadar dimdik durulması gerekir. Baştan kararlı gibi görünür, fakat sonrasında pazarlıklara girişir ve geri adım atarsanız başarısız olursunuz. Gözü sizin üzerinizde olan ve sizin hareketlerinize göre kendi hareketlerini belirleyen insanları fikir karışıklığına sevk edersiniz. Böyle bir yerde düşünce kaymaları olur, tereddütler meydana gelir. Demokrasi, hürriyet, adalet ve insan hakları adına başlatılan bir hareket fiyasko ile neticelenir. Bu açıdan bütün bu ihtimalleri baştan düşünüp ya hiç böyle bir maceraya girilmemeli ya da başlatılan bir işin fiyasko ile neticelenmesine meydan verilmemelidir.

Bu konuda mutlaka göz önünde bulundurulacak diğer bir ilke ise şiddetten uzak durmaktır. Şayet sokaklara dökülen insanlar ona buna taş atmadan, birilerinin başını yarmadan, milletin malına mülküne zarar vermeden pasif bir direniş ortaya koyabilselerdi ve sadece zulüm ve haksızlıkları boykot edebilselerdi netice alabilirlerdi. Kan düşünerek, kan dökerek hiçbir yere varılamaz. Bilakis bu tür davranışlar zamanla kin ve nefretlere intikal ederek arkadan gelen nesillere miras olarak kalır. Bu yüzden kan dökmeden, etrafı yakıp yıkmadan, yeni cepheler oluşturmadan yumuşaklıkla problemler halledilmeye çalışılmalıdır.

Bilindiği üzere Gandi, İngilizlere karşı başlattığı pasif mücadelesiyle koskocaman bir ülkeye istiklal kazandırmıştır. Ömrü hapishanelerde geçmiş, mahrumiyet içinde bir hayat yaşamış, sadelikten ve duruluktan ayrılmamış fakat neticede milletini bir mefkûre etrafında bir araya toplamayı başarmıştır.

Bütün bunlar yapılmadığı sürece, sadece baştaki bir despota baş kaldırmayla problemler çözülemez. Zira karşılıklı çatışma ve çarpışmalar güç ve kuvveti parçalar ve tesirsiz hâle getirir. Birisi öbürünün yaptığını yıkar, öbürü de bunun yaptığını.

   Basiret ve Firasetle Hareket Etme

Burada belki şu hatırlatmayı yapmak da faydalı olacaktır: Şimdiye kadar mütegallip kuvvetler bazı ülkeleri doğrudan veya dolaylı olarak işgal etmiş ve sömürmüşlerdir. Millette bunlara karşı koyma adına bir metafizik gerilim hâsıl olduğunda da, hemen onların içinden kahraman görünümlü birilerini bulmuş ve başa geçirmişler, insanlarda meydana gelen pozitif enerjiyi ona kanalize etmişlerdir. Yani evvela işgal etmiş, tepelerine binmişler; milletin canı gırtlağına gelip başkaldırma ihtimali belirdiğinde de bu yeni duruma göre vaziyet almış ve millette oluşan gerilimi kendi hesaplarına değerlendirmişlerdir. Ta ki halkın kendi ruh ve mana kökleri hesabına bir oluşum meydana gelmesin.

Bu sebeple, İslâm dünyasının değişik yerlerinde yaşanan bir kısım olayların içinde her zaman farklı bir parmağın olabileceğini nazardan dûr etmemek lazım. Her zaman birileri, eskimiş ve partallaşmış bir firavunu bir tarafa atarak yenisini getirmeyi planlayabilirler. Bununla milleti bir süre daha idare etmeye ve bir kere daha aldatmaya çalışabilirler. Belki ellerinde, demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları vs. yazan bayrak ve pankartlar taşırlar. Fakat asıl niyetleri farklıdır. Bu açıdan Müslümanların, bu tür oyunlara gelmeme, sahip oldukları enerjiyi beyhude tüketmeme adına çok temkinli ve tedbirli olmaları, basiret ve ferasetle hareket etmeleri gerekir.

Tekrar edecek olursak, bence sahip olunan enerjinin kullanılması gerekli olan en verimli yer, işe dipten başlayarak yeni bir insan inşa etmek ve yeni bir nesil yetiştirmektir. Sahip olduğumuz güç ve enerjiyi ruhumuzun heykelini ikame etme istikametinde değerlendirmeliyiz ki onu israf etmiş olmayalım. Yoksa farklı tahriklerle, ayak oyunlarıyla milletin ruhunda oluşmuş metafizik gerilimi ve diriliş arzusunu heba etmiş oluruz. Muvakkaten bazı başarılar elde etsek bile bunlar kalıcı olmaz. Temel sağlam atılmadığı sürece, yapılmaya çalışılan binanın yerle bir olması her zaman kuvvetle muhtemeldir.

   Dinin Muhkematıyla Disipline Edilmiş Heyecan

Bir toplumun durağanlığını sona erdirmek ve onlarda ciddi bir heyecan meydana getirmek çok önemlidir. Cenab-ı Hak, tabiata koyduğu kanunlarla her şeyi hareketli kılmış, devam ve temadisini bir yönüyle buna bağlamış. Her şeyde bir hareketlilik, bir değişim, dönüşüm ve gelişim var. İlk bakışta insana sabit duruyormuş gibi gelen denizler, okyanuslarda dahi bir hareketlilik var. Sular buharlaşıyor, sonra yağmur hâlinde yere iniyor, değişik membalarda toplanıyor ve yeniden denizlere akıyor. Sürekli bir döngü söz konusu.

Cenab-ı Hak, kainatın diliyle bize bir şey anlatıyor: Hiçbir şey durağanlığa mahkum edilmemeli. Her şey hareketli olmalı, yeni yeni hamlelerle sürekli olarak geliştirilmeli.

Mü’minlerin, kendilerine ait değerleri bütün tazeliğiyle ruhlarının derinliklerinde duymalarını sağlamak, onlara i’lâ-i kelimetullah mefkuresini aşılamak ve bu istikamette onları ciddi bir metafizik gerilime geçirmek çok önemlidir. Ne var ki hareket ve heyecanın da Kur’ân ve Sünnet’e ait disiplinlerle kontrol altına alınması gerekir. Hareketsizlik ve heyecansızlık bir felaket olduğu gibi, dinin muhkematıyla disipline edilememiş bir heyecan da ayrı bir felakettir.

Ruhlarımızda iman, İslâm ve ihsan ruhunun hâsıl ettiği heyecanın akıllıca realize edilmesi gerekir. Yoksa kontrol altına alınmamış delice heyecanlar felaket getirir. Kuvvet dengesinin olmadığı yerde kendi kendine herkesin ilan-ı harp etmesi, bir kısım canlı bombalarla masumların canına kıyması, sokaklara inip şiddet eylemleriyle milletin can ve mal güvenliğini tehdit etmesi gibi eylemlerin kimseye bir faydası yoktur. Bilakis Müslümanlar hakkında çok olumsuz düşüncelerin hatta paranoyaların oluşmasına sebep olur.

Hususiyle dünyanın, korkunç silahlar edinmek suretiyle çok tehlikeli bir yere doğru gittiği bir dönemde, kinleri ve nefretleri harekete geçirecek her tür eylem ve söylemlerden uzak durulması gerekir. Eğer ölçüsüz ve endazesiz davranışlarla öfkeler tahrik edilir, düşmanlıklar hortlatılırsa bu, dünyanın da insanlığın da felaketi olur. Dolayısıyla meselenin aşırılığa, radikalizme, karambole ve hamasete tahammülü yoktur. Bunların öncelikli zararı yine İslam dünyasına olacaktır.

   Alternatif Projeler Geliştirme

Günümüzde elli çeşit fitne ocağının kaynayıp durduğu bir dönemde siz en sağlam yolu bile tutsanız, yine de hedefinize varmanız çok zordur. Bu açıdan gaye-i hayalinizi realize etme adına çok alternatifli projeler geliştirmelisiniz. İnsan anatomisinde bulunan alternatif damarlar gibi sizin de ihtiyatî yollarınızın, yedek stratejilerinizin olması gerekir. Yürürken bir yerde tıkanma baş gösterecek olursa hemen öbürünü devreye sokabilmelisiniz.

Sofiler, “Allah’a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.” derler. Dolayısıyla insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf edip gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlama hedef-i mübecceline yürürken çok farklı yollar kullanmak gerekir. Her zaman tıkanıklıkların olabileceği göz önünde bulundurulmalı ve alternatif yollar hazır tutulmalıdır. Bu sebeple de sağlam bir imanın, güçlü bir muhakemenin, ciddi bir kolektif şuurun yanında, farklı farklı stratejileri devreye sokmak da çok önemlidir.

***

(Not: Bu yazı 30 Ocak 2011 ve 6 Şubat 2011 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

الهجرة

Herkul | | العربية

   سؤال: ذُكر في حديث سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه: أن رسول الله صلى الله عليه وسلم حزِن لموت سعد بن خولة[1] رضي الله عنه في مكة، ودعا الله: “اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ، وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ[2]؛ فما الرسائل المستفادة من هذا الحديث؟

   الجواب: بما أن الإطلاق يصرِف اللَّفظَ إلى كماله؛ فإن كلمة “الهجرة” عندما تُطلَقُ يُفهم منها مباشرة هجرة رسول الله صلى الله عليه وسلم وأصحابه الكرام من مكة إلى المدينة.. ربما تكون قد حدثت بعد ذلك هجرات أكثر صعوبة ومشقة وخطرًا، إلا أنه ليس فيما بينها ما يرقى إلى هجرة رسول الله صلى الله عليه وسلم فضلًا وكمالًا، وعليه فإن كلًّا منها يُعتبر هجرة ظلية مقارنة بهجرته عليه الصلاة والسلام؛ لأن قيمة الهجرة وقدرها يتناسبان طرديًّا مع قيمة المهاجر والواجبات التي تؤدَّى في المهجَر.

وكما هو معلوم فقد كان المهاجر الأعظم صلى الله عليه وسلم في مقدمة أبطال الهجرة.. فبهجرة هؤلاء تحولت المدينة المنورة إلى مركز للحضارة.. وخلال فترة قصيرة شكلوا وحدة سياسية في المدينة، ثم واجهوا الدنيا في إطار معاييرهم وقيمهم الخاصة.. ويجب ألا نخلط تلك المواجهة بما في عصرنا من مواجهات فظة غليظة مليئة بالحقد والعداوة، على العكس إن تلك المواجهة تحققت التزامًا بالمبادئ والنظم الإنسانية، فشكلت المدينة المنورة نقطة الانطلاق عن المركز بالنسبة لرسالة الإسلام المنتشرة في ربوع الدنيا، وبمرور الوقت انتشر هذا الحراك الذي بدأ في صورة حلقات صغيرة ليسعَ العالم بأسره.

إن الحادثة المذكورة في السؤال المطروح وقعت في حجة الوداع، حيث خرج رسول الله صلى الله عليه وسلم لعيادة سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه لمرض شديد ألمَّ به أثناء الحج، وقد ورد صحيحًا عَنْ ثَلَاثَةٍ مِنْ وَلَدِ سَعْدٍ، كُلُّهُمْ يُحَدِّثُ بالحديث عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ دَخَلَ عَلَى سَعْدٍ يَعُودُهُ بِمَكَّةَ، فَبَكَى، قَالَ: “مَا يُبْكِيكَ؟” فَقَالَ: قَدْ خَشِيتُ أَنْ أَمُوتَ بِالْأَرْضِ الَّتِي هَاجَرْتُ مِنْهَا، كَمَا مَاتَ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “اللَّهُمَّ اشْفِ سَعْدًا، اللَّهُمَّ اشْفِ سَعْدًا” ثَلَاثَ مِرَارٍ[3]، وفي رواية أخرى خاف سعد رضي الله عنه من أن يموت بمكة التي هاجر منها وتركها لوجه الله تعالى، فقَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، أُخَلَّفُ بَعْدَ أَصْحَابِي؟ قَالَ سعد: فقال رسول الله: “إِنَّكَ لَنْ تُخَلَّفَ فَتَعْمَلَ عَمَلًا تَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللهِ، إِلَّا ازْدَدْتَ بِهِ دَرَجَةً وَرِفْعَةً، وَلَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتَّى يُنْفَعَ بِكَ أَقْوَامٌ، وَيُضَرَّ بِكَ آخَرُونَ، اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ، لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ[4]، قَالَ: رَثَى لَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ أَنْ تُوُفِّيَ بِمَكَّةَ[5].

وبالفعل فقد عاش سعد بن أبي وقاص رضي الله عنه عمرًا مديدًا بعد بشارة النبي صلى الله عليه وسلم له وكان سببًا في فتوحات مهمة، إلى أن توفي في المدينة عام (55 هـ).

لقد خاف الصحابة من أن يكون الموت في مكة مانعًا لهم من إتمام هجرتهم، وعاشوا حياتهم عازمين على عدم العودة مرة أخرى إلى وطنهم الذي تركوه، بل والأكثر من هذا أيضًا أننا نعرف أن هناك الكثير من الصحابة لم يبقوا حتى في المدينة المنورة التي هاجروا إليها، وقاموا بهجرات جديدة إلى بلاد مختلفة، فقد تركوا مكان هجرتهم الأولى المقدسة، وهاجروا إلى أماكن أخرى رغبة في نشر الإسلام والجهاد في سبيل الله، وهناك فاضت أرواحهم إلى بارئها.

   ثواب الهجرة

انطلاقًا من الحديث المذكور أعلاه يمكننا بدايةً أن نقول: إن الهجرة التي تحققت من أجل إعلاء كلمة الله وإعلان الاسم النبوي الجليل في كل الأنحاء لتحمل أهمية عظيمة، فقد فُرضت الهجرة على المسلمين في عصر الرسالة الجليلة، وكان يُنظر إليها وكأنها ضرورة من ضرورات الإيمان.. وعلى الرغم من أن الهجرة خرجت عن كونها فرض عين في العصور اللاحقة إلا أنه يمكن القول إنها حافظت على فرضيتها كفرض كفاية؛ ذلك أنه يلزم في كل زمان أن تقومَ زمرةٌ واحدة على الأقل بترك ديارها ووطنها وتهاجر منه كي تبلّغ الإسلام الدين المبين وتمثّله.. ولو أن المسلمين استطاعوا أن يُنظِّموا الهجرة إلى كلّ أرجاء الدنيا حتى اليوم لأصبحوا وسيلة لأن يتعرف الكثير من الناس بعالمنا الثقافي.

لهذا السبب فإن السائرين على الدرب النبوي خاصة ينبغي لهم أن يكونوا جاهزين للهجرة دائمًا، إننا لا نستطيع أن نُسيء الظن بأحد، ولا نستطيع أن نقول: “لماذا لا يُهاجر فلانٌ، لماذا يقف حيث هو؟”، لكن موقف القرآن الكريم والسنة النبوية فيما يتعلق بهذه المسألة واضحٌ وصريحٌ.

إن كل مكان في العالم يشبه بالنسبة لنا أرضًا خصبة صالحة لنثر البذور، لذا ينبغي لنا أن نفعل ما نستطيع ونبحث عن الأماكن المناسبة التي يمكننا أن ننثر فيها الحبوب التي بين أيدينا، علينا أن نُعلي همتنا دائمًا وأن نفكر باستمرار “تُرى هل بقي مكان لم ننثر فيه البذور؟!” علينا أن ننثر البذور حتى في القطبين الجليديين من أجل تحقيق بشارة سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ[6]، فعلينا أن نصلَ بهذه البذور حتى إلى المناطق غير المأهولة بالبشر، فربما تستفيد منها البطاريق والأسماك، ربما لا نعيش لنرى البذور وهي تشق الأرض، وربما نراها وقد تبرعمت ولا ندرك ثمارها، كل ذلك ليس مهمًّا، المهمُّ هو أداؤُنا واجبنا.

وفي الآية الكريمة: ﴿إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أُولَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَةَ اللهِ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/218) قد قُدمت الهجرة على الجهاد في سبيل الله (بإزالة الحواجز التي بين الناس وبين الله، وأن تلتقي القلوب بالله تعالى).. ولذلك فإن قيمة الهجرة التي تتم في سبيل الله، سواء أكانت في داخل الوطن أو خارجه، عظيمة عند الله.

إن الهجرة تحفّز الإنسان على الخدمة، ويوجد فيها جانبٌ مُلزم للإنسان عمليًّا، ودائمًا ما يقول المهاجر في نفسه: “لم آتِ إلى هنا عبثًا، لدي غاية مثالية، وقد جئت إلى هنا كي أحققها”، ويركز جهده في الخدمات التي يلزم القيام بها، فإن جاء معلِّمًا سعى إلى أداء مهنته على أفضل وجه، وإن جاء رجلَ أعمال اجتهد في أداء الخدمات المتوقعة منه، والخلاصة أنه يُخضع حياته كلها لمسألة الهجرة، ويصبح مُشجِّعًا لما يجب فعله كمهاجر.

ليس من السهل على المرء أن يترك وطنه ودياره ووالده ووالدته ويهاجر ويقمع شعور الصلة وأحاسيسه ومشاعر الحنين إلى الوطن، بيد أنه يجب ألا ننسى أن ثواب الأعمال الثقيلة على النفس سيكون كبيرًا بقدر مشقتها.. إن السفر إلى مدن مختلفة لأغراض سياحية لفترة قصيرة يمتع النفس. ولكن الهجرة من أجل إعلاء كلمة الله تعالى مع عقد العزم على عدم العودة مرة أخرى صعبٌ للغاية.. إن قدرة الإنسان على ترك عائلته ووطنه والأماكن التي اعتاد عليها دون الاهتمام بمشاعر الشوق التي سيشعر بها، بالرغم مما في نفسه من حب وارتباط بها، أمرٌ يتطلب تضحية كبيرة.. وهكذا فإن المكسب الأخروي لمن يُرغِمُ نفسه -دون رغبةٍ منها- على تقديم مثل هذا النوع من التضحية؛ سيكون كبيرًا ومختلفًا تمامًا.

   هل يمكن ترك ديار الهجرة؟

الأصل في الهجرة هو السفر مع عقد النية على عدم العودة مرة أخرى، وعدم النظر للمسألة كما يُنظر إليها بالمفهوم الإداري في تركيا على أنها أداء مأمورية في منطقة نائية كشرق تركيا مثلًا، وكذلك من الواجب عدم النظر إلى بلاد الهجرة على أنها “منطقة انقطاع وحرمان”، وإحصاء الأيام لترك تلك الديار، فهذا يُعَد إساءة لروح ومعنى الهجرة، فالذين يعيشون بخيال العودة لوطنهم الأم أو الذهاب لبلاد أجمل، لن يتكيفوا مع المكان المتواجدين فيه، ولن يستطيعوا أداء وظائفهم حقّها، وذلك لأن الإنسان الذي يهاجر بمثل هذه المشاعر، لن يحب المكان الذي هاجر إليه ولن يقبله، وبالتالي لن يعود بالنفع على هذا المكان.

أما الذي يحملون أفكارًا من قبيل: “لننتهِ من هذا الفصل بأسرع وقت، ولنذهب بعده إلى المكان الذي نفضل أن نذهب إليه”، فهؤلاء بهذه الملاحظة يكونون قد لوّثوا نياتهم، وحري بالإنسان المهاجر أن يمحوَ من ذهنه منذ البداية مثل هذه الأفكار والملاحظات، ولا يربط المسألة بفترة زمنية محددة.

إن الأمر كما ذكرنا، لكن لكل زمن شروطه الخاصة به ويمكن اتخاذ القرار وفقًا لما تحتاجه الخدمة، فقرارُ البقاء في المكان أو الهجرة مرة أخرى لمكان آخر يجب أن يُتَّخَذَ وفقًا لذلك، فالصحابةُ الكرام رضوان الله عليهم الذين هاجروا إلى المدينة قد انتقل بعضهم إلى ديار أخرى وفقًا لما فرضَتْهُ الظروف حينها، وقد هاجروا لأماكن كثيرة لتحقيق غاية مثلى، هاجر بعضهم إلى الشام والبعض الآخر إلى بغداد والبعض الآخر إلى بلاد مختلفة. وبعد أن قاموا بأداء وظيفتهم في ديار الهجرة تلك تركوها فاتحين أشرعة الهجرة إلى بلاد أخرى.

فمَنْ هاجر إلى بلد ما واكتسب منها خبرات وتجارب قد يتوجّب عليه أن يحمل هذه الخبرات والتجارب لأماكن أخرى، فلذلك على المهاجر أن يضمر في نيته البقاء في ديار الهجرة من جهة، ومن الجهة الأخرى أن يكون دائمًا على أهبة الاستعداد للهجرة لمكان جديد، فإن تحرَّك المرء بنية رضا الله تعالى، وبهدف تحقيق خدمات نافعة، فلا ضير حينها أن يهاجر من مهجرِهِ إلى مهجَرٍ آخر.

ولو أن البعض قالوا له: “إنك في هذه الديار منذ أعوام وأعوام ولقد قدمت هنا خدمات جليلة، ولو أنك عدت إلى بلدك الأم لقدمت هناك خدمات أكبر، وستعود بالنفع الأكبر عليها”، وقام حينها باستشارة من يثق في رأيهم ويعتمد عليهم وأشاروا عليه بنفس الأمر فحينها لن تصبح هجرته ناقصة، وسينال ثواب الهجرة كاملًا غير منقوصٍ بإذن الله.. ولقد استخلفَ الرسول صلى الله عليه وسلم بعض الصحابة في مكة بعد الفتح.. وإن لم يفعل ذلك من أجل إدارة وتنظيم حياة المسلمين الجدد؛ لعادت الفوضى إلى مكة واختل النظام مجددًا.

وفي الواقع فالأساس هو النية، ولقد افتتح الإمام البخاري كتابَه الجامع الصحيح بحديث “إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ“، ولذلك فعند الهجرة لا بد أن تكون النية هي نَيْلُ رضا الله تعالى، ومن بعدها إعلاء كلمة الله، وتتويج ذلك بالمجاهدة والتمثيل، وقد يتوجب على الإنسان حتى وإن خرج بنية البقاء في ديار الهجرة وخدمة أبناء تلك الديار، أن يتحرّك وفقًا لتغير الأوضاع والظروف، وقد يستنتجُ مع رفاقِه في طريق الخدمة أنّ انتقاله لمكان هجرة جديد سيكون ذا فائدة أعظم، وعليه حينها أن يكون مثل سادتنا الصحابة رضي الله عنهم بأن يتوجه أينما كانت خدمته أعلى وأكبر نفعًا، فيحمل قيمه وينقلها إلى القلوب المحرومة، ويضاعف هجرته.

نعم، إن النية في غاية الأهمية، فأحيانًا قد يحصل الإنسان على ثواب الهجرة دون أن يهاجر، على سبيل المثال قد يرغب الإنسان من صميم قلبه أن يهاجر لينقل ما حصَّله من خبرات وتجارب إلى أماكن أخرى بقصد الإفادة، ولكن الأشخاص الذين يعملون معه قد يرون أنه لو هاجر فلن يستطيع أحد أن يملأ مكانه، وبالتالي سيترك فراغًا كبيرًا، وأن وجودَه في مكانه الحالي هو أمرٌ ضروري، ويحاولون إقناعه بالبقاء.. ففي هذا الوضع نستطيع أن نقول أن هذا الإنسان وبمشيئة الله سينال ثواب نيته، فكما أن الهجرة ضرورية عندما تقتضي الحاجة إليها، فإن البقاء أيضًا ضروري بنفس القدر عندما تقتضي الحاجة إليه.. وحيثما ظلت نية الهجرة حاضرة في قلب الإنسان فإنه بإذن الله تعالى سينال ثواب الهجرة.

ومن جهة أخرى، قد يكون البقاء في مكان ما لفترة طويلة سببًا في ذبولِ الإنسان وفقدِه لحيويّته ونشاطه، وحينها قد يفقد القدرة على التعبير عن المعنى الواجب التعبير عنه في هذا المكان.. وقد يتسبب هذا القصور في مجموعة مختلفة من المشكلات، ولذلك في مثل هذه الحالة يكون من الأفضل عودة الشخص إلى موطنه الأم أو الانتقال إلى مكان جديد أو نطاق عمل مختلف داخل ساحة الخدمة.

ولو أنني كنت شخصًا يؤخذ بملاحظاته وفي يده الإمكانيات، لما كنت سأترك الأفراد في أماكنهم لفترات طويلة، ولكنت غيرت أماكن الجميع بعد فترة محددة، ولكنت حاولت تطوير النظام ووضعت المعايير، ووفقًا لها يتمّ تقييم أداء الأشخاص، ولو أنني رأيتُ شخصًا يفقد حيويته ونشاطه لكنت مباشرة وجَّهْتُهُ إلى عملٍ آخر يكون أفيد فيه.

وإن كان الأمر لا ينطبق على الجميع ولكن أغلب البشر الذين يبقون في نفس المكان لفترات طويلة، يفقدون عشقهم ونشاطهم، وتتكون لديهم حالة من الأنس والألفة، وقد يتعثرون في بعض الملذات الدنيوية، بل إن حالهم يماثل الماء الراكد الآسن، ويصبح وجهه قديمًا في نظر الآخرين، وبسبب الاعتياد أكثر من اللازم مع من حوله فقد يؤدي هذا لبعض إخفاقات فاضحة ويفقد على إثرها قيمته لديهم، وقد يظهرون له سأمهم منه، فلا يستطيع تقديم أنشطة وفاعليات جادة، ولذلك فإذا أراد الإنسان تجديد عشقه ونشاطه للعمل، وحتى لا يكرّر أخطاءه فعليه أن يحمل تجاربه وينتقل إلى مكان جديد، وهذا يُعَدُّ تعبيرًا عن المعقولية في الخدمة.

وعلى كل شخص ألا يعتقد ويرى نفسه إذا ذهب إلى مكان ما أنه حجرُ أساس لا يمكن المساس فيه أو العيش بدونه، بل على الجميع أن ينظروا إلى الأماكن المتواجدين فيها على أنهم أمناء عليها، وأن يركزوا جهدهم في الخدمات التي يجب تقديمها لهذا المكان، وإن بدا مكان جديد للخدمة فعليه أن ينهض وينطلق ليداوم خدمته هناك، ولأن إنسان الخدمة لا يتقاعد فهو حتى نهاية حياته ينتقل مسارعًا من مكان إلى مكان ومن مهجرٍ إلى مهجَر، ومودِعًا ما اكتسبه من تجارب وخبرات لدى الأجيال اللاحقة.

والأمر المهم هو تجهيز الإمكانات التي تتيح للأشخاص فرصة استخدام إرادتهم إلى أقصى حدودها، وإظهار جهدٍ وجدٍّ لتأمين استخدام قابلياتهم واستعداداتهم أفضل استخدام وأنفعه، وتُعَدّ هذه هي أهم وصفةٍ لمواجهة الذبول والركود.

[1] سعد بن خولة (ت: 7 هـ): صحابي جليل من السابقين إلى الإسلام، هاجر إلى الحبشة ثم إلى يثرب، وشهد غزوات بدر وأحد والخندق وصلح الحديبية مع النبي محمد صلى الله عليه وسلم، ثم عاد إلى مكة، فمات بها قبل الفتح سنة 7 هـ، وقد أسى النبيُّ وحزنَ على وفاته لما زار سعد بن أبي وقاص في مرضه الذي أصابه عام الفتح حيث قال: “اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ وَلَا تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ، لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ“. (صحيح مسلم، الهبات، 8)

[2] صحيح البخاري، الجنائز، 35؛ صحيح مسلم، الهبات، 5. (متفق عليه)

[3] صحيح مسلم، الهبات، 8.

[4] يقصد بقوله: “لكن البائس سعد بن خولة” البائس هو الذي عليه أثر البؤس وهو الفقر والقلة، و”رثى له رسول الله صلى الله عليه وسلم من أن توفي بمكة”؛ قال العلماء: هذا من كلام الراوي وليس هو من كلام النبي صلى الله عليه وسلم، بل انتهى كلامه صلى الله عليه وسلم بقوله “لكن البائس سعد بن خولة“، فقال الرواة تفسيرًا لمعنى هذا الكلام إنه يرثيه النبي صلى الله عليه وسلم ويتوجع له ويرق عليه لكونه مات بمكة، وقيل سببُ بؤسه سقوطُ هجرته لرجوعه عنها مختارًا وموته بها، وقيل: سببُ بؤسهِ موتُه بمكة على أي حال كان وإن لم يكن باختياره لما فاته من الأجر والثواب الكامل بالموت في دار هجرته والغربة عن وطنه الذي هجره لله تعالى. (شرح صحيح مسلم: محمد فؤاد عبد الباقي، الهبات، 5)

[5] صحيح مسلم، الهبات، 5.

[6] مسند الإمام أحمد، 28/155.

Kırık Testi: HİCRET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de vefat eden Sa’d İbn Havle’nin durumuna üzülmesi ve اللَّهُمَّ أَمْضِ لِأَصْحَابِي هِجْرَتَهُمْ، وَلاَ تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ “Allah’ım ashabımın hicretini tamamla ve onları gerisin geriye döndürme!” (Buharî, cenâiz 35) diye dua etmesi, günümüzün adanmış ruhlarına ne gibi mesajlar vermektedir?

   Cevap: Mutlak zikir kemaline masruf olduğu için, hicret denildiğinde ilk olarak Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın Mekke’den Medine’ye hicreti anlaşılır. Efendimiz’den sonraki zamanlarda daha sıkıntılı, daha zor, daha çalımlı hicretler olmuş olabilir. Fakat bunların hiçbirisi fazilet ve kemal açısından Allah Resûlü’nün hicretine yetişemez. Bu yönüyle de ona nispeten zıllî birer hicret sayılırlar. Çünkü hicretin kıymet ve değeri, hem muhacirin kamet-i kıymetiyle, hem de hicret diyarında eda edilen vazifelerle doğru orantılıdır.

Bilindiği üzere Asr-ı Saadet’teki hicret kahramanlarının başında Hazreti Muhacir-i A’zam (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı. Onların hicretiyle birlikte Medine-i Münevvere bir medeniyet merkezi hâline gelmişti. Kısa zaman içerisinde Medine’de siyasi bir birlik oluşturmuş, sonra da kendi ölçü ve değerleri içerisinde cihanla hesaplaşmışlardı. Bu hesaplaşmayı günümüzün kaba saba, kin ve düşmanlık dolu hesaplaşmalarıyla karıştırmamak gerekir. Bilâkis bu hesaplaşma, insanî disiplinlere bağlı olarak gerçekleştirilmişti. Medine-i Münevvere, dünyanın dört bir yanına yayılan İslâm mesajının anilmerkez hareket noktasını teşkil etmişti. Küçük daireler hâlinde başlayan hareketlilik, zamanla dünyanın dört bir yanına dağılmıştı.

Soruda zikredilen hâdise Veda Haccı esnasında gerçekleşmiştir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağır bir hastalığa yakalanan Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ı ziyarete gider. Hazreti Sa’d, Mekke’de vefat edeceğini düşündüğü için üzgündür. Zira orayı Allah için terk etmiş ve Medine’ye hicret etmiştir. Bu yüzden Allah Resûlü’ne şöyle der: “(Siz Medine’ye döneceksiniz de) ben dostlarımdan geriye mi kalacağım?” Efendimiz ise ilk olarak, Mekke’de kalsa bile, salih ameller işlediği takdirde, bununla derecesinin artacağını, mertebesinin yükseleceğini belirtir. Ardından da onun uzun zaman yaşayacağını, çok yararlılıklar göstereceğini müjdeler.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonra, “Allah’ım ashabımın hicretini tamamla ve onları gerisin geriye döndürme!” diye dua eder ve o sırada hasta olan bir başka Sa’d’ın, Sa’d İbn-i Havle’nin, -Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle- Mekke’de öleceğini bildiği için üzüntüsünü dile getirir. Nitekim öyle de olur, Sa’d İbn-i Havle tekrar Medine’ye dönemeden Mekke’de vefat eder. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas ise bişaret-i nebeviyede olduğu gibi bu hastalığından sonra uzun yıllar yaşar, çok önemli fetihlere vesile olur ve h. 55 yılında Medine’de vefat eder.

Sahabe-i kiram, Mekke’de ölmenin hicretlerinin tamama ermesine mani olacağından korkmuş ve terk ettikleri yurtlarına bir daha dönmeme azmi içinde bir hayat yaşamıştır. Hatta bunun da ötesinde, pek çok sahabenin, hicret ettikleri Medine-i Münevvere’de de kalmayıp, farklı beldelere yeni hicretler gerçekleştirdiklerini de biliyoruz. Bunlar ilk mukaddes hicret mahallerini, İslâm’ı neşredebilme, Allah yolunda mücadele verebilme adına terk ederek başka yerlere göç etmiş ve ruhlarının ufkuna oralardan yürümüşlerdir.

   Hicretin Sevabı

Yukarıdaki hadisten hareketle öncelikle şunu söyleyebiliriz: İ’lâ-i kelimetullah için, nâm-ı celîl-i Nebevî’nin şehbal açması için yapılan hicret çok önemlidir. Devr-i risalet penahide Müslümanlara hicret etmek farzdı. Hicret, âdeta imanın bir gereği gibi telakki ediliyordu. Daha sonraki dönemlerde hicret farz-ı ayn olmaktan çıksa da, farz-ı kifaye olarak farziyetini korumuştur denebilir. Zira her zaman için, dünyanın farklı coğrafyalarında din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etme adına en azından bir zümrenin yerini yurdunu arkada bırakarak hicret etmesi gerekebilir. Şayet bugüne kadar Müslümanlar dolu dizgin dünyanın dört bir yanına hicretler tertip edebilselerdi, nice insanın kültür dünyamızla tanışmasına vesile olurlardı.

Bu sebeple özellikle peygamber yolunun yolcuları, her zaman hicrete açık durmalıdırlar. Biz, kimse hakkında suizan edemeyiz. “Falan kişi niye hicret etmiyor, neden durduğu yerde duruyor?” diyemeyiz. Fakat Kur’ân ve Sünnet’in konuyla ilgili yaklaşımı ortadadır.

Bize göre dünyanın her yeri tohum ekmeye müsait verimli arazi gibidir. Bu yüzden oturup kalkıp elimizdeki tohumları saçabileceğimiz müsait zeminler aramalıyız. Sürekli himmetimizi yüksek tutup, “Acaba tohum saçmadığımız bir yer kaldı mı?” düşüncesiyle oturup kalkmalıyız. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 28/155) müjdesini gerçekleştirme adına buzullara bile tohum saçmalıyız. Oralarda insan yoksa penguenler, alabalıklar istifade eder. Attığımız tohumlar bizim dönemimizde rüşeyme dönüşmeyebilir, fidan olmayabilir, yaptıklarımızın neticesini göremeyebiliriz. Bu, çok da önemli değildir. Önemli olan, bizim vazifemizi yerine getirmiş olmamızdır.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أُولَئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَةَ اللهِ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ “İman edip (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve mücahede edenler, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara sûresi, 2/218) Burada hicret etme, Allah yolunda mücahede etmenin (insanların Allah’la aralarındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlamanın) önünde zikredilmiştir. Dolayısıyla ister yurt içinde, isterse yurt dışında bir yere yapılmış olsun, Allah yolunda gerçekleştirilen bir hicretin, Allah katında kıymeti büyüktür.

Hicret, insanı hizmet etmeye motive eder. İnsan için âdeta bağlayıcı bir yönü vardır. Muhacir, kendi kendine hep, “Ben buraya boşuna gelmedim. Benim bir gaye-i hayalim var. Onu gerçekleştirmek için buraya geldim.” der, yapması gerekli olan hizmetlere odaklanır. Eğer muallim olarak geldiyse, en güzel şekilde mesleğini icra etmeye çalışır. Bir iş adamı olarak geldiyse, kendisinden beklenilen hizmetleri deruhte eder. Kısacası hicret mülahazası onun bütün hayatını kontrol altına alır. Muhacir olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaya teşvikçi olur.

Bir insanın yurdunu yuvasını, anasını babasını arkada bırakıp, daussıla duygusunu ve nostaljilerini bastırıp hicret etmesi hiç de kolay değildir. Fakat unutmamak gerekir ki nefse ağır gelen amellerin sevabı da zorluğu nispetinde fazla olur. Kısa süreliğine turistik maksatlarla farklı beldelere seyahat etmek nefsin hoşuna gider. Fakat i’lâ-i kelimetullah düşüncesiyle bir daha dönmemek üzere hicret etmek çok zordur. İnsanın, içindeki sevgiye ve bağlılıklara rağmen, hissedeceği özleme takılmadan ailesini, vatanını, alıştığı mekânları terk edebilmesi büyük fedakârlık ister. İşte içinden gelmediği hâlde böyle bir fedakârlık ortaya koyabilen kimsenin uhrevi kazancı da çok farklı olacaktır.

   Hicret yurdu terk edilebilir mi?

Hicrette asıl olan, geri dönmeme niyetiyle yola çıkmaktır. Türkiye’deki memur anlayışıyla meseleye “doğu hizmeti” nazarıyla bakma, hicret edilen yeri “mahrumiyet bölgesi” görme, bir an önce geri dönmek için gün sayma, hicret ruhunu, manasını örseler. Sürekli vatanlarına, eski yuvalarına dönme veya daha güzel yerlere gitme hayaliyle yaşayanlar, bulundukları yerlere gerektiği şekilde adapte olamaz, vazifelerini hakkıyla yerine getiremezler. Zira bu tür duygu ve düşüncelerle hicret eden bir insan, hicret ettiği yeri sevemez, kabullenemez, dolayısıyla orada verimli de olamaz.

Ayrıca “Bir an evvel bu faslı kapasak da gitmemiz gerekli olan yere gitsek” mülahazası taşıyanlar, niyetlerini de kirletmiş olurlar.  Bu yüzden, hicret eden bir insan en başta bu tür mülahazaları zihninden söküp atmalı ve meseleyi zamana, yıllara bağlamamalıdır.

Bu böyledir fakat her zaman, içinde bulunulan şartlara ve yeni hizmet zeminlerine göre durum belirlemesi yapmak mümkündür. Gidilen yerde kalma veya başka bir yere hicret etme kararı da buna göre verilmelidir. Nitekim Medine’ye hicret eden sahabeden de ortaya çıkan ihtiyaçlara göre farklı beldelere gidenler olmuştur. Onlar daha yüksek bir gayeyi gerçekleştirmek için başka yerlere hicret etmişlerdir. Kimisi Şam’a gidip yerleşmiş, kimisi Bağdat’a kimisi de bir başka şehre. Gittikleri yerde vazifelerini ifa ettikten sonra bu sefer kalkıp başka yerlere gitmişler, yeni yeni hicretlere yelken açmışlardır.

Herhangi bir beldeye hicret edip orada belirli bir tecrübe kazanan kimsenin, bazen bu tecrübesini başka yerlere taşıması gerekebilir. Dolayısıyla muhacir, bir yandan gittiği yerde kalma niyetiyle yola çıkmalı, diğer yandan da yeni hicretlere hazır olmalıdır. Maksat rıza-i ilahi olduktan ve daha rantabl hizmet etme düşüncesiyle hareket edildikten sonra, kişinin hicret ettiği yerden başka yerlere gitmesinde bir mahzur yoktur.

Hatta birileri ona, “Sen bunca zamandır burada kaldın ve çok güzel hizmetler yaptın. Fakat ülkene geri dönersen orada daha büyük hizmetler yapacaksın. Orada ortaya koyacağın performansın geriye dönüşü daha büyük olacak.” diyebilir. Eğer insan, itimat ettiği kimselerle istişare yapar ve onlar da kendisini bu şekilde yönlendirirse, bununla da hicreti yarım kalmış olmaz. Allah’ın izniyle yaptığı hicretin sevabını tastamam alır. Muhtemelen Peygamber Efendimiz de, Mekke’nin fethinden sonra bazı sahabileri Mekke’de bırakmıştı. Yeni Müslüman olanları sevk ve idare edecek birileri olmasaydı, orada asayiş ve nizam temin edilemezdi.

Evet, asıl mesele niyettir. Buhari’nin ilk hadis olarak Sahih’ine aldığı nebevî kelamda ifade edildiği üzere, ameller niyetlere göredir. Bu sebeple, hicret ederken Allah’ı hoşnut etme niyetiyle yola çıkma, arkasından da i’lâ-i kelimetullah, mücahede ve temsille onu taçlandırma çok önemlidir. İnsan, gittiği yere, orada kalma ve oranın insanlarına hizmet etme niyetiyle gitse bile, daha sonra ortaya çıkan yeni durumlara göre hareket etmesi gerekebilir. Kendisi ve hizmet arkadaşları, onun artık başka bir yerde hizmet etmesinin daha faydalı olacağını düşünebilirler. O da tıpkı sahabe efendilerimiz gibi kendisi için nerede daha güzel hizmet etme, sahip olduğu değerleri muhtaç gönüllere ulaştırma imkânı varsa oraya gider, hicretini ikiye katlar.

Evet, niyet çok önemlidir. Bazen hicret etmeden de hicret sevabı alınabilir. Mesela bir kişi, edindiği tecrübeleri ve kazandığı müktesebatı başka yerlerde değerlendirebilme adına hicret etmeyi gönülden ister. Fakat beraber çalıştığı insanlar, onun bıraktığı boşluğu dolduracak başka birisi bulunmadığını, yerinde durmasının daha zaruri olduğunu düşünür ve onu kalmaya ikna ederler. Bu durumda bu kimse inşaallah niyetinin sevabını alır. Zira ihtiyaç zuhur ettiği durumlarda hicret etmek önemli olduğu gibi, kalınması gerektiği durumlarda kalmak da önemlidir. Kişi niyetiyle hicrete açık durduğu ve onu arzuladığı sürece -Allah’ın izniyle- hicret etmiş gibi sevap kazanacaktır.

Diğer yandan, uzun süre bir yerde kalmak, insanların renk atmalarına, solmalarına ve kıvam kaybetmelerine sebep olabilir. Bulundukları yerde ifade etmeleri gerekli olan manayı artık ifade edemez hale gelebilirler. Üstüne üstlük kıvam eksikliklerinden dolayı bir kısım problemlere de sebebiyet verebilirler. İşte bu tür durumlarda bir başka yere gitmeleri, vatanlarına dönmeleri veya yeni yerlerde, yeni hizmet alanlarında istihdam edilmeleri daha faydalı olabilir.

Şayet bu konuda mülâhazaları dikkate alınan ve elinde imkânları bulunan biri olsaydım, insanları uzun süre bir yerde tutmazdım. Belirli bir süreden sonra herkesin yerini değiştirirdim. Bir kısım sistemler geliştirir, kriterler vaz eder ve insanların ortaya koyduğu performansı bu kriterlere göre değerlendirmeye çalışırdım. Birisinin yerinde saymaya veya renk atmaya başladığını fark ettiğim anda, onu daha faydalı olacağı başka bir işe yönlendirirdim.

Herkes için geçerli olmasa bile bir yerde uzun süre kalan çoğu insan, bir süre sonra ülfet ve ünsiyete kapılabilir. Aşk u heyecanını kaybedebilir. Dünyalık bir kısım zevklere takılabilir. Hatta paslanmaya veya kokuşmaya başlayabilir. Başkalarına bakan yönüyle de yüzü eskimiş, çevresindekilerle fazla senli benli olmuş, acemi olarak geldiği yerde bir kısım falsolar yapmış ve kredi kaybetmiş olabilir. Çevresindekilerde ona karşı bıkkınlık oluşmuş olabilir. Bu yüzden de ciddi bir aktivite ortaya koyamaz. İşte bir insanın yeniden aşk u heyecanını tazelemesi, bir yerde elde ettiği tecrübeleri bir başka yere taşıması ve aynı hataları bir daha yapmaması için yer değiştirmesi, hizmette makuliyetin bir ifadesidir.

Hiç kimse gittiği yerde kendisini -affınıza sığınarak söylüyorum- sökülüp atılması mümkün olmayan yerli bir kaya gibi zannetmemelidir. Herkes bulunduğu yerde bir emanetçi gibi durmalı, yapması gereken hizmetlere odaklanmalıdır. Başka bir yerde hizmet etme imkânı doğunca da kalkıp oraya gitmeli ve hizmetlerini orada devam ettirmelidir. Bir hizmet insanı için emeklilik söz konusu olmayacağına göre o, hayatının sonuna kadar oradan oraya koşturup durmalı, edindiği tecrübelerini arkadan gelen nesillere emanet etmelidir.

Önemli olan, insanların iradelerini son sınırına kadar kullanacakları şekilde onlara imkan hazırlamaktır. Herkesin istidat ve kabiliyetlerini rantabl bir şekilde kullanabilmesini, ölesiye gayret etmesini sağlamaktır. Kokuşmaya ve renk atmaya karşı en önemli reçete budur.

***

Not: Bu yazı 16 Ocak 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ابتلاءات القضايا الكبرى

Herkul | | العربية

   سؤال: عندما ننظر إلى التاريخ نرى أنه حين ظهرت القضايا الكبرى على الساحة تعذّر على الجميع إدراك قيمتها بالقدر اللازم، وتعذّر فهمُ ممثليها بالقدر الكافي.. فما أسباب ذلك؟

   الجواب: لا يمكننا التعميم في هذا الأمر إلا أن مصير الكثيرين كان هكذا بالفعل.. لقد تعذّر التعرف عليهم خلال الفترة التي عاشوها، حتى إن من نشؤوا معهم في البيئة نفسها، وتحلّقوا معهم على ذات المائدة عانوا من حجابٍ نشأ عن شدّة قربهم منهم، وأُصيبوا بمرض العجز عن رؤية ما هو قريب.. ومن المؤسف أن الكثيرين منهم لم يستطيعوا التعافي من هذا المرض، وفي حياة الرسل والأنبياء وكذلك في حياة أتباعهم المخلصين العديدُ من الأمثلة على هذا.. بالطبع ليسوا كلهم بنفس المستوى، فهناك فوارق نسبية؛ فبينما كان هذا الوضع بشكلٍ بسيط نسبيًّا لدى بعضهم، تُرك البعض الآخر منهم للوحدة حيث جُرِّدوا من المجتمع الذي يعيشون فيه بأكمله.

فبالنظر إلى حياة مفخرة الإنسانية وخاتم سلسلة النبوة صلى الله عليه وسلم نرى كيف عُزل وأُقصيَ لا سيما في السنوات الأولى من البعثة؛ فكانت نظرة مشركي مكة إليه صلى الله عليه وسلم لسنوات عديدة على أنه “يتيم أبي طالب”، وكانت نظرتهم إليه المبنية على أنه الطفل أو الشاب الذي شاركوه الشوارع والجادات نفسها؛ تمنعهم من رؤية الحقيقة.. فلم يتمكنوا من رؤيتها رغم قربهم منها.

   المنافسة بين الأقران

من جانب آخر هناك شعور المنافسة بين الأقران، ينبغي للإنسان أن يكون كاملًا كي يتمكن من تقبل مميزات وفضائل أقرانه، لقد كان العلماء من السلف الصالح إذا درّسَ أحدهم طلّابه كتبًا معينة، ووصل معهم إلى نقطة محددة من التربية والتعليم يقول لهم: “يا أولادي! لم يبق شيء آخر تأخذونه مني، هناك شيخٌ في مكان كذا، عليكم أن تلتحقوا بدروسه من الآن فصاعدًا”.. إن مثل هذا التصرّف مهمٌّ للغاية من أجل دحر شعور التنافس، وقطع الطريق أمام شعور التناطح أو عدم إفساح المجال للحسد، بالإضافة إلى أن هذا يؤدّي إلى أن تترسخ وتستقر أخلاق العلم بين العلماء.

لقد طُبق مثل هذا النوع من الممارسات في التكايا والزوايا أيضًا، والتي هي أماكن الترقي إلى مستوى حياة القلب والروح، ولنفترض أن سائرًا إلى الحق دخل في هذا الطريق ووصل إلى مقام “السير إلى الله” على يد شيخه، فإن كان الشيخ لا يستطيع أن يرقى بمُرِيدِه إلى مقامات “السير في الله” و”السير مع الله” أو “السير عن الله”، ويستحيل عليه أن يُريه هذه الآفاق، ولا يقدر على توفير الزاد والمؤونة اللازمة له في هذا الطريق قال له بكل سهولة: “بُنيَّ! إنني لا أستطيع أن أحملك إلى أبعد من ذلك، هناك مرشد كامل في مكان كذا، اذهبْ إليه وتَتلْمَذْ على يديه”.

إن مثل هذه التصرفات المنصفة والنابضة بالحق ستمنع تلك المشاعر السلبية المذكورة آنفًا.

   أولئك العظام الذين تعذرت معرفتهم في زمانهم

من الصعب بالنسبة للناس أن يستطيعوا التصرف بعدلٍ وإنصاف، ولا سيما إزاء أشخاص مختلفي المشارب والمسالك؛ فأحاسيس الغيرة بين هؤلاء الأشخاص يمكن أن تظهر أكثر، فقد يشعرون بالانزعاج ممن هم أكبر وأعظم منهم، وقد وقعت مثل هذه الأحداث بشكل متكرّر في التاريخ.

فعلى سبيل المثال يمكن القول إن الإمام الغزالي لم يتسنَّ له أن يُعرف في عصره هو بما يليق بقدره وقيمته، حتى إن البعض اعتبروه مبتدعًا، وتعرّض لنقد العديد من معاصريه.

عندما نرجع إلى الوراء وننظر إذ بنا نسمي الإمام الرباني بـ”مجدد الألف الثاني”، إلا أنه هو الآخر لم يُعرف بالقدر الكافي في زمانه هو، حتى إنه أُلقي في السجن، وتعرض لكل أنواع الصعاب، ولا يمكن القول إنّ “شاه ولي الله الدهلوي”، ومولانا “خالد البغدادي” وهناك الكثيرين غيرهم قد قُدروا حق قدرهم في الفترة التي عاشوا فيها.

إننا اليوم نقرأ مؤلفات الدكتور “محمد إقبال”، مثل: أسرار الذات، ورموز نفي الذات، ورسالة المشرق، وجاويد نامه.. ولا يمكننا أن نمنع أنفسنا من قول: “ليت هذه الأفكار العميقة عُرفت في زمانها، لو أن ذلك قد حصل لجاء صداها مهمًّا للغاية في بلاد الهند، ولكانت تعني أشياء مختلفة جدًّا”.. المؤسف أن المجتمعات تعجز عن التصرّف بشكل منصف بالقدر الكافي إزاء الرسل والأنبياء الذين ظهروا من بينهم، وكذلك العديد غيرهم من الذوات والأفكار العظيمة أيضًا.

وعندما ننتقل إلى يومنا هذا يتعذر القول كذلك إن الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي كان معروفًا من قبل معاصريه، فكم عالمًا من العلماء المشاهير وقف إلى جانبه وسانده؟ لم يبرز من بين علماء الإلهيات ولو حتى بضعة أشخاص يدافعون عنه، ولو أن المتخرجين في المؤسسات التعليمية آنذاك مثل الجامعة أو مدرسة الوعظ التي خرّجت علماء ذلك العصر ساندوا هذا الإنسان ودعموه؛ لكان تأثير الخدمات التي أنجزها أكثر وأعظم؛ فمثلُ هؤلاء الأشخاص يُصبحون قادة الرأي في المجتمع، وترقُبُهم الأمة، وتحترم ما يقولونه.. ولو أنهم أيقظوا الضمير العام لخزينة الكنوز التي قدمها بديع الزمان لكانوا سببًا في تطورات عملاقة، ولتدفق في دفاتر حسناتهم الثوابُ الناتج عن الخدمات التي سينجزها الخَلَفُ انطلاقًا من هذه الأعمال.

إننا بينما نقول هذا ينبغي ألا ننسى مَنْ ساندوا هذا الإنسان مثلما فعل الحواريون، واستماتوا في دعمه واعتبروا السجون وكأنها من رياض الجنان، إنهم حقًّا أناسٌ لا يمكن تعويضهم وملء فراغهم، غير أن عددهم لم يكن كبيرًا، إن عددهم لا يتجاوز أصابع اليد.

وهنا يمكننا أن نسأل أنفسنا السؤال التالي: على الرغم من مرور أكثر من نصف قرن منذ ذلك الحين، هل تمكنا من التعرف بحق على هذا الشخص والبنية الفكرية التي قدمها؟! من يدري، ربما سيكون من نصيب الأجيال القادمة أن تعرفه وتفهمه بالوجه الذي يليق به.. إن من أقاموا خيامهم في الأماكن التي أشار إليها، ومن واصلوا حياتهم في فلك القضية التي وضع أساسها سوف يتعرّفون على هذا الإنسان بخدماته وأعماله النفيسة التي خلّفها، وإنني لآمل أن يتمّ على يد هذا الجيل المشرق القادم إنجازُ المهمة التي ينتظرها هذا الشخص.

وهذا يعني أن مصير الكثير من القضايا والأفكار العظيمة وكذلك ممثليها كان عدم الاعتراف بها من قِبل معاصريها، فإن بعضها لم يُعرف تمامًا، والبعض الآخر قد عُرف ولكن ليس بالقدر اللازم.

كذلك لا يمكن القول إن المسيح عليه السلام لاقى حسن القبول بالقدر الكافي في فترة حياته، فعندما اقتُحم منـزله عنوةً عليه السلام كما تُقتحم أوكار قطّاع الطرق؛ لم يخرج أمام هذه الحشود عشرةٌ من أصحاب المروءة فيفتحون أذرعهم كما المقصّ ويدافعون عنه قائلين: “توقفوا، هذا طريق مسدود!”.. فبعدَ أن رحل من بينهم فحسب؛ بدأ الناس يقدّرون قيمته ويركضون من خلفه في حشود كبيرة، وكان لا بد من أن تمر عدة مئات من السنين حتى يتم الاعتراف بدينه رسميًّا من قبل الدول، إلا أنه قد أُفسد في هذه المرّة لونُ ونسقُ هذه الرسالة التي جاء بها؛ وفي حين اجتُزئَت منها بعض الأشياء وحُذِفت، أُدخلت فيها كذلك بعض العناصر الأجنبية التي تنتمي إلى الوثنية الرومانية.

إن مَنْ يتجول بين صفحات التاريخ بخياله ربما يقع في تساؤلات مختلفة إزاء مثل هذه النماذج من الغدر والخيانة، وربما يقول “لماذا لم يُقدَّر فلانٌ حقَّ قدره؟”، أو “لماذا لم يتمكن الأشخاص المحيطون بفلان، والذين يأخذون مكانهم في الصف الأول إلى جواره من أداء واجباتهم الواقعة على عاتقهم؟”، إن تحمل هذه المسؤولية التاريخية ودعمها لم يكن مُيسَّرًا للجميع.

   الارتباط العقلي والمنطقي

هناك نقطة مهمّة بخصوص هذا الموضوع يُستَحْسَنُ الوقوف عندها، ألا وهي أن بعض العلماء الكبار كان لهم محبُّون بالآلاف والملايين، وبالطبع فإن مثل هذا الارتباط لا يُستهان به، فرابطة المحبة والرابطة العاطفية لها قيمتُها، ولكن المهم في الأساس هو عدم ترك هذه الرابطة في مستواها العاطفي بل رفعها إلى مستوى العقل والمنطق.. وبلفظ آخر فيجب ملءُ فراغات الرابطة العاطفية وإحكام وتقوية تلك الرابطة بالعقل والمنطق، وحينما يحدث ذلك ستكون رابطة العلاقة والمحبة دائمة.

ودعونا نحاول فهمَ المسألة من خلال مثال آخر، مثلًا نحن مطالَبون بحب الله عز وجل، ونحن نعبر عن هذا الحب من خلال وسائل متنوعة، ولكن الأمر المهم هنا هو معرفة الأسماء الحسنى والصفات السبحانية للذات الإلهية وتجلياتها في عالم الوجود والتعريف بها، والعلماءُ الكبارُ من أمثال الإمام بديع الزمان سعيد النورسي والإمام الرباني والإمام ابن عربي حاولوا القيام بهذه المهمة كلٌّ بحسب أفقه وزاوية مشاعره، وذلك لأن العلاقة والمحبة المتولدة من المعرفة المبدئية، قد لا تكون كافية بالنسبة لمرحلة انفتاح الأفق والمراحل التي تليها، ولذلك فيجب ملء هذا الفراغ الحاصل وبهذا الشكل يتم تقوية العلاقة والارتباط الشعوري بالمنطق والمحاكمة العقلية، والإنسان الذي يقوم بهذا يعرف أسباب المحبة، ويستطيع أن يقول: “إنني أحب فلانًا لهذه الأسباب..”، وكلّما مرَّ يومٌ يتفكّر في الأسباب الداعية لحبّه فيقوي هذه الرابطة وينطلق معرّفًا بها بصوتٍ جهوري.

ونفس الأمر ينطبق على سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، فالصحابةُ هم أولئك الذين عايشوه صلى الله عليه وسلم، وعرفوه عبر معاني رسالته التي حملها، فأحبوه وأوقفوا أعمارهم في سبيله صلى الله عليه وسلم، وواجهوا الصعاب بصدورهم، وثبتت أقدامهم، وقويت جذورهم الفكرية والعاطفية لدرجة أنهم أمام الحوادث العُظمى لم يهتزوا ولو هزة صغيرة.. أما أولئك الذين اكتفوا منه صلى الله عليه وسلّم بعلاقة عاطفية شعورية، ولم يدركوا رسالته حقَّ الإدراك فهؤلاء الذين سقطوا في حوادث الردّة.

والأمر المهم هنا، هو أن نجعل العلاقة التي تربطنا بالعلماء الكبار علاقة مؤسسة على أرضية قوية، وإلا فالعلاقة الشعورية العاطفية الفارغة من الداخل لن تصمد طويلًا، وإذا عرفنا هؤلاء العلماء من خلال أفكارهم وكتبهم وآفاقهم العالية، فستكون العلاقة التي تربطنا بهم علاقة دائمة، فالارتباط الدائر في فلك العقل والمنطق لن يقلل من محبتهم بل سيزيدها.

وكما يُرى فإننا لا يمكننا أن نجعل الذين يُحبُّون الرسولَ صلى الله عليه وسلم ومَن بعده من كبار العلماء على نفس الدرجة، فبعض منهم يرتبط ابتغاء إلحاق النسبة به ويتصرف بأنانية الجماعة، وبعض آخر يتخذ موقفًا ابتغاء منفعة يريد تحصيلها، والبعض الآخر يتحرّك وفقًا لسيكولوجية الجماهير، بمعنى يتحرك حسبما يتحرك الناس حوله، لكن هناك بعضٌ آخر يتدارسون كتب هذا الشخص ومؤلفاته، ويحاولون التعمق في الأفكار الواردة بها فيضعونها تحت منظار المنطق والمحاكمة العقلية، أما كلماته وأفعاله فيستقبلونها بقلب واسع ووجدان رحب فيشعرون بها ويدركونها تمامًا، وكل هذا يدعم ثقتهم ويقوي ارتباطهم.

   خدعة شيطانية

قسمٌ آخر من المسألة أنه لم يكن للأنبياء الكرام عليهم السلام ولا كبار العلماء من الدعاة أيَّ غرضٍ دنيوي وراء دعوتهم، ولم يشتكوا من أنهم لم يُعرفوا أو يُفهَموا على الوجه الصحيح، ولم يخاصِموا أحدًا لم يقدر قيمتَهم، فهم بدلًا من الانشغال بذلك ركّزوا جهودهم على أداء وظيفتهم ومهمّتهم، وفعلهم هذا ينبغي أن نتّخذه مثالًا نقتدي به، فالعلماءُ الكبار الذين كتبوا كتبًا ونشروا أفكارًا وقاموا بفاعليات أثرت إيجابًا في عصرهم وفي العصور اللاحقة -رغم أنهم لم يعرفوا ولم يفهموا بالوجه اللائق- داوموا على طريقهم بنفس العزم وكأنّ شيئًا لم يحدث، أما بالنسبة لنا ونحن العاديون فمن الممكن والأولى ألا نُفهم أو نُعرف، ويجب ألا يكون هذا الأمر معرقلًا لنا، وألا نقعَ في الخصام والاستياء، بل الواجب علينا هو المداومة على خدمتنا بنفس السرعة والعزيمة.

إن الخطوات التي تكون في سبيل الله لا يمكن أن يستهان أو يستخف بها، بل إن عملًا صغيرًا بمقدار قطرة سيصير مع الوقت بحرًا، وفي يومنا الحاضر فالجهودُ التي يقوم بها من نذروا أنفسهم للتعريف بالله ورسوله في أرجاء المعمورة تستحقُّ التقدير، وذوو العقول والناظرون للمسألة بإنصاف وجداني يعترفون بقيمة وقدر الفاعليات المقامة، بل إن بعضهم عبّر عن رغبته في المساهمة بتلك الفاعليات، إن خدمة الإيمان والقرآن تشبه حملَ كنـزٍ ضخم، ووظيفتُنا تجاه الأيادي المسارعة للمساعدة في حمل هذا الكنـز، هو إجابتهم بالشكر والعرفان.

كما أن المرضى بأنواع مختلفة من الأمراض النفسية مثل الكبر والعناد والحسد وإصدار الأحكام المسبقة، يواجهون الأعمال الحسنة، بل وبحسب الواقع فإنهم يضعون الحواجز أمامها، ومن الحقيقة المرة أن فئةً حاولت عن قصدٍ تشويهَ الفاعليات الحسنة ونسبت إليها ما هو بعيدٌ عنها ولا يمكن تخيُّله معها، وكل هذا قد يكون منشؤه الأصلي وسببه الرئيسي هو الجهلُ؛ لأن الإنسانَ عدوُّ ما يجهل.

إن التغافل عن كل هذه الأمور وعدمَ الشعور بالأسف أمرٌ ليس بيد الإنسان، لكن يجب علينا ألا نفتح المجال للشيطان ليخدعنا، فالشيطان قد يأتي للإنسان من جهة اليمين، ويدخل ليوسوس لنا بحجّة أن قدرَنا وقيمَتَنا غير معروفين، ويعرض لنا الجموع الشاخصة أمامنا بشكل مخالف عمّا هي عليه، فيشعرنا بالاستياء من إنسان عصرنا ومخاطبنا الذي لم يتلهّف لما نقوم به من خدمات ويتلقّفها بالقبول، وقد يقول: “لماذا هؤلاء لا يرون الساعين من أجل تحقيق المشاريع الهامة على مستوى العالم؟”، وقد نتّهم مخاطبينا بأنهم غيرُ أوفياء وبلا حسٍّ ولا مشاعر، وحينها يدفعُنا لإظهار مشاعر الامتعاض والاستياء.

وهكذا وفي أحيان كثيرة فعلينا متى ما شعرنا -دون وعي منّا- بخيالات وتصورات وأمور عالقة في الذهن ألا نطلق لها العنان، بل نسيطر عليها مباشرة عبر الإرادة، وعلينا أن نقول: “إذا كان هناك من لا يعرف قدر وقيمة أمثال الإمام أبي حنيفة، والإمام أحمد بن حنبل، والإمام الغزالي، والإمام الرباني؛ فمن نكون نحن حتى نُعرف؟!”، أما إعراض الناس عنّا فيمكن إرجاعه إلى تقصيراتنا وذنوب أنفسنا، بل علينا أن نرى أنفسنا مستحقّين لما نقابله من مثل هذه الأطوار والتصرفات التي تؤلمنا وتؤذينا، وعلينا مواجهة أنفسنا ومحاسبتها.

أو علينا أن نقول: “من المحتمل أننا لم نستطع أن نشرح لهم بأسلوب سليم القيمَ التي نؤمن بها والطريق الذي نتبعه، أو أن مستوانا غير كافٍ حتى نشرح لهم الأمر، كان لا بد لنا أن نشرح لهم الأمر على مستوى أعلى”، فنحن لسنا بأنبياء حتى نستطيع أن نبلغ ما أمر به الحق سبحانه بنفس درجة نقائه وبهائه دون أن يذبل أو يتغير أو يفقد لونه، بل إن أوضح الحقائق عند مرورها بقلوبنا وألسنتنا قد تفقد لونها وبريقها، ولهذا السبب عند تعرضنا للفشل وللسلبيات علينا بدلًا من البحث عمن نتهمه أن نبحث في دورنا هل قمنا به كما يجب أم لا؟

وباختصار، فما نتعرض له من عدم وفاء علينا أن نجد له سببًا معقولًا، وألا نجعل هذه الأمور سببًا لتلويث عالمنا الداخلي، وعلينا ألا نساعد الشيطان والنفس على ملء عالَمِنا الذهني بالأفكار الملوثة، وألا تجرّنا إلى أودية خاطئة، بل علينا أن نتجرّد من تلك الأفكار مباشرة، وألّا نفسح لها المجال في أرواحنا ومن بعد ذلك تجعلنا نظهر العداء والاستياء لمن حولنا من الناس، إننا لا نقوم بهذه الخدمات لكي يعرفها أحدهم أو يراها، ولا من أجل نَيْلِ التقدير والتبجيل، إننا نقوم بها ويجب علينا أن نقوم بها فقط من أجل نيل رضا الله سبحانه، فمن بعد معرفته ورضاه سبحانه، لا يهم أن يعرفها الآخرون أم لا.

إن ما يقع على عاتقنا هو القيام بأداء وظيفتنا ومسؤوليتنا حق الأداء في هذه الحياة الدنيوية المؤقتة، وانتظار الـأجر والمكافأة من الله سبحانه فقط، أما معرفة قدركم وقيمتكم أو عدم معرفتها فلا أهمية له، وبعد قيامنا بعمل ما يوافق القرآن والسنة فلو وقفت الدنيا كلها أمامنا سيكافئنا الله سبحانه وتعالى على ما قمنا به، ولو أن الخدمات التي قمنا بها حازت على توجه الناس ففي هذه الحالة سيكون هذا لطف كبير ونعمة عظيمة من الله سبحانه وتعالى، ويتوجب علينا في المقابل حمد وشكر ربنا الرحيم سبحانه وتعالى.

Kırık Testi: Büyük Davaların Çilesi

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Tarihe baktığımızda, ortaya çıktıkları dönemde büyük davaların kıymetinin herkes tarafından gerektiği ölçüde idrak edilemediğini, bunların mümessillerinin yeterince anlaşılamadıklarını görüyoruz. Bunun sebepleri nelerdir?

   Cevap: Hepsi için bunu söyleyemesek de birçoklarının kaderi böyledir. Onlar, yaşadıkları zaman zarfında tanınamamışlardır. Hatta onlarla aynı ortamda neş’et eden ve aynı sofrayı paylaşan insanlar dahi yakınlığın hâsıl ettiği uzaklığı yaşamışlar, yakını görememe gibi bir hastalığa duçar olmuşlardır. Maalesef çokları da bu hastalıktan yakasını kurtaramamıştır. Gerek peygamberlerin gerekse onların sadık takipçilerinin hayatlarına bakacak olursanız bunun pek çok misalini görebilirsiniz. Elbette bunların hepsi aynı seviyede değildir. Bazılarında bu durum nispeten daha azken bazıları bütünüyle yaşadıkları toplumdan tecrit edilerek yalnızlığa terk edilmiştir.

Mesela nübüvvet zincirinin son halkası İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatına bakacak olursanız, hususiyle risalet yıllarının başlarında onun nasıl bir yalnızlığa terk edildiğini görürsünüz. Mekkeli müşriklerin uzun yıllar boyunca O’na “Ebû Talib’in yetimi” gözüyle bakmaları veya O’nu “beraber aynı sokakları paylaştıkları bir çocuk veya genç” olarak algılamaları, hakikatleri görmelerine mani olmuştur. Yakından bakmalarına rağmen doğru görememişlerdir.

   Akran Arasındaki Rekabet

Öte yandan hadis kritikçilerinin de üzerinde durduğu üzere muasırlar arasında tenafüs (rekabet ve kıskançlık) duygusu vardır. İnsan çok kâmil olmalıdır ki kendi akranlarının faziletlerini kabul edebilsin. Eskiden ulema veya meşayih arasında cereyan eden şöyle bir uygulamadan bahsedilir: Bir hoca talebesine belirli kitapları tedris ettikten, talim ve terbiye adına onu belirli bir noktaya getirdikten sonra şöyle dermiş: “Oğlum, bundan sonra benden alacağın bir şey kalmadı. Falan yerde şöyle bir zat var. Sen bundan sonra onun rahle-i tedrisine katıl.” Tenafüs hissini yıkma, rekabet duygusunun önünü alma veya kıskançlığa meydan vermeme adına böyle bir tavır çok önemlidir. Ayrıca bu, ulema arasında çok önemli bir ahlâk ve âdetin de yerleşmesine vesile olur.

Kalb ve ruhun hayat derecesine yükselme yerleri olan tekye ve zaviyelerde de bu tür uygulamalar olmuştur. Diyelim ki bu yola girmiş bir hak yolcusu, bir şeyhin gözetimi altında “seyr ilallah” makamına ulaştı. Şayet şeyh, müridini “seyr fillah”, “seyr maallah” veya “seyr anillah” makamlarına taşıyamıyor, ona bu ufukları gösteremiyor, bu yolda ihtiyaç duyacağı zâd u zahireyi ona temin edemiyorsa çok rahatlıkla şunu demiştir: “Oğlum, bundan öte ben seni taşıyamam. Falan yerde mürşid-i kâmil bir zat var. Onun çilehanesine git ve rahle-i tedrisinin önünde diz çök.”

Bu tür hakperestçe tavırlar yukarıda bahsedilen olumsuz duyguların önünü alacaktır.

   Kendi Dönemlerinde Tanınamayan Büyükler

İnsanların, özellikle farklı meşrep ve mesleklerdeki insanlara karşı hakperest davranabilmeleri daha zordur. Bu tür kişiler arasında kıskançlık hisleri daha fazla görülebilir, kendilerinden büyük olan insanlara karşı rahatsızlık duyabilirler. Tarihte bu tür hadiseler sıklıkla olmuştur.

Mesela İmam Gazzâli Hazretleri kendi yaşadığı dönemde kamet-i kıymetine uygun olarak tanınmamıştır denebilir. Hatta bazıları ona bid’atçı nazarıyla bakmıştır. Pek çok muasırının tenkidine uğramıştır.

Bugünden geriye dönüp baktığımızda biz İmam Rabbani’ye “müceddid-i elf-i sani” diyoruz. Fakat o da kendi devrinde yeterince bilinememiştir. Öyle ki hapishaneye atılmış, türlü çilelere maruz bırakılmıştır. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin, Mevlana Halid el-Bağdadi’nin ve daha nicelerinin de yaşadıkları dönemde kıymetlerinin bilindiği söylenemez.

Doktor Muhammed İkbal’in Esrâr-ı Hôdî, Rumûz-ı bî-Hôdî, Peyâm-ı Meşrik, Cavidname gibi eserlerini bugün okuyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: “Keşke bu engin fikirler zamanında tanınsaydı. Bunlar Hindistan’da çok önemli bir ses ve soluk olur ve çok farklı şeyler ifade ederdi.” Ne yazık ki toplumlar, kendi içlerinden çıkan peygamberlere karşı da, daha başka büyük zatlara ve fikirlere karşı da yeterince vefalı ve insaflı davranamıyor.

Günümüze doğru geldiğimizde, Hz. Pir’in de muasırlarınca tanındığı söylenemez. Ulema-i benamdan kaç insan ona sahip çıkmıştır? İlahiyat camiasından onu müdafaa edecek üç-beş insan dahi çıkmamıştır. Şayet o günün ulemasını yetiştiren Darülfünûn veya Medresetü’l-vaizin gibi eğitim kurumlarından mezun olanlar o zata sahip çıkmış olsalardı, ortaya koyduğu hizmetlerin tesiri çok daha büyük olurdu. Çünkü bu tür insanlar toplumda kanaat önderi olarak görülür. Millet onların gözünün içine bakar; söylediklerine itibar eder. Şayet onlar Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu cevher hazinesine karşı kamu vicdanını uyarsalardı, büyük inkişaflara vesile olabilirlerdi. Arkadan gelenlerin bu eserlerden hareketle ortaya koydukları hizmetlerden hâsıl olan sevap, onların defter-i hasenatlarına da akardı.

Bunları söylerken, âdeta bir havari gibi o zata ölesiye sahip çıkan, hapishaneleri bir Cennet köşesi gibi kabullenen insanları unutmamak gerek. Onlar, hakikaten yerleri doldurulamayan insanlar. Fakat sayıları çok da fazla olmamıştır. Hepsi bir avuç insandır.

Burada kendimize de şu soruyu sorabiliriz: Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen acaba biz o zatı ve ortaya koyduğu düşünce yapısını hakkıyla tanıyabildik mi? Kim bilir belki de onu layık-ı vechiyle tanıyıp anlamak gelecek nesillere nasip olacak. Onun işaret ettiği yerlere otağlarını kuran ve onun temelini attığı dava yörüngesinde hayatlarını devam ettiren insanlar, ortaya koyduğu hizmetler ve telif ettiği asar-ı bergüzidesiyle o zatı tanıyacaklar. İnşallah o zatın beklediği misyon, arkadan gelen bu aydınlık nesil tarafından yerine getirilir.

Demek ki muasırları tarafından tanınmama, pek çok büyük dava, büyük düşünce ve bunların mümessillerinin kaderi olmuştur. Bunların bazıları hiç tanınmamış, bazıları da tanınması gerektiği ölçüde tanınmamıştır.

Hz. Mesih’in (aleyhisselâm) de kendi döneminde yeterince hüsn-ü kabul gördüğü söylenemez. O kâmet-i bâlâ’nın evi -yüz bin defa haşa ve kellâ- âdeta bir eşkıya evine yapılan baskın gibi basıldığı zaman, kalabalıklar önünde kollarını makas gibi açıp, “Durun, burası çıkmaz sokaktır!” diyecek on tane mert insan çıkmamıştır. Onun aralarından ayrılmasından sonra ancak insanlar onun kıymetini takdir etmeye başlamış, büyük kalabalıklar halinde arkasından koşmuşlardır. Onun dininin, devletler tarafından resmi olarak tanınması için ise birkaç yüz yıl geçmesi gerekmiştir. Fakat bu sefer de getirdiği mesajın renk ve deseni bozulmuş; içinden bazı şeyler çıkarıp atılırken, Roma putperestliğine ait bazı yabancı unsurlar da onun içine sokulmuştur.

Hayaliyle tarihin sayfaları arasında gezinen insan, bu tür vefasızlık örnekleri karşısında farklı sorgulamalara girebilir, “Falanca zat niye kamet-i kıymetine uygun bilinemedi?” veya “Neden falan zatın etrafında yer alan ve saff-ı evveli teşkil eden insanlar kendilerine terettüp eden vazifeleri hakkıyla yerine getiremedi?” diyebilir. Bu tarihî sorumluluğa sahip çıkmak herkese nasip olmamıştır.

   Aklî ve Mantıkî Bağlılık

Bu noktada önemli bir hususun üzerinde durmakta fayda var. Bazı büyük zatların, sayıları binlerle, milyonlarla ifade edilebilecek sayıda sevenleri olmuştur. Elbette böyle bir bağlılık hafife alınamaz. Muhabbetin ve duygusal bağlılığın da bir değeri vardır. Fakat asıl önemli olan, bu bağlılığı sadece duygusal zeminde bırakmayarak aklî ve mantıkî alana da taşıyabilmektir. Farklı bir ifadeyle hissi alaka ve irtibatı, mantıkî alaka ve irtibatla tahkim etmek, sağlamlaştırmak ve altını doldurmak gerekir. Bu yapılabildiği takdirde sevgi ve alaka da devamlı olur.

Başka bir misalle meseleyi anlamaya çalışalım. Mesela biz, Allah’ın (celle celaluhu) sevilmesi gerektiğini söylüyor, pek çok vesileyle de bu sevgiyi ifade ediyoruz. Fakat burada asıl önemli olan, Zat-ı Ulûhiyetin, esmâ-i hüsnâsıyla, sıfât-ı sübhaniyesiyle ve bunların varlık âlemindeki tecellileriyle bilinip tanınmasıdır. Bediüzzaman, İmam Rabbani veya Muhyiddin İbn-i Arabi gibi büyük zatlar kendi ufukları ve duyuşları zaviyesinden bunu yapmaya çalışmışlardır. Çünkü iptidai seviyedeki bilgilere dayalı olan bir alâka ve sevgi, ufkun genişlemeye başladığı daha sonraki dönemlerde yeterli olmayabilir. Bunun altının mutlaka doldurulması gerekir. İşte bu takdirde hissî alâka ve irtibat, mantık ve muhakemeyle güçlendirilmiş olur. Böyle bir insan kimi niçin sevdiğini bilir. “Şunu şundan dolayı seviyorum.” diyebilir. Sevgiyi gerektiren sebepler üzerinde tefekkür ederek her geçen gün bağlılığını, sevgisini daha da pekiştirebilir, güçlendirebilir ve her yerde gürül gürül ifade edebilir.

Aynı durumu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında da düşünebiliriz. Yaşadığı dönemde önde gelen sahabe, O’nun getirdiği mesajla, bu mesajın ifade ettiği manayla O’nu tanıdıkları ve sevdikleri için ömürlerini O’nun yoluna vakfetmiş ve bütün zorluklara göğüs germişlerdir. Onlar ayaklarını öyle sağlam bir zemine koymuş, duygu ve düşüncelerini öyle kökleştirmişlerdir ki çok büyük hadiseler karşısında dahi en küçük bir sarsıntı yaşamamışlardır. Fakat O’na duydukları alâkayı sadece hissî seviyede götüren, aslında O’nun mesajını hakkıyla idrak edemeyen kişiler irtidat hadiselerinde devrilip gitmişlerdir.

İşte önemli olan, büyük zatlara karşı duyulan alâka ve irtibatı böyle bir zemine oturtabilmektir. Yoksa altı boş hissi alâkalar uzun soluklu olmayabilir. Söz konusu zatlar fikirleriyle, eserleriyle ve yüksek ufuklarıyla tanınabilirlerse, onlara karşı duyulan irtibat da sürekli hale gelecektir. Bu irtibatın akıl ve mantık yörüngeli götürülmesi sevgiyi azaltmayacak, bilakis artıracaktır.

Görüldüğü üzere gerek peygamberleri gerekse onlardan sonraki büyükleri sevenlerin hepsini aynı seviyede değerlendiremeyiz. Bunlardan bazıları, meseleyi sadece -cı’ya, -cu’ya bağlayabilir; aidiyet mülahazasıyla hareket edebilirler. Kitle psikolojisiyle hareket ederek bir zatın yanında bulunmayı âlemin gittiği yoldan gitmiş olma mülahazasına bağlayabilirler. Fakat bazısı da vardır ki o zatın eserlerini didik didik eder. Ortaya konulan fikirleri derinlemesine bir mantık ve muhakeme ile gözden geçirir. Söylediklerini ve yaptıklarını engin bir kalb ve geniş bir vicdan ile duyar ve hazmeder. Bütün bunlar, onlara duydukları güven ve bağlılığa ayrı birer payanda olur.

   Şeytanın Bir Aldatmacası

Meselenin bir de, başta peygamberler olmak üzere dava sahibi büyük zatlara bakan tarafı vardır. Onların hiçbirisi bu konuda bir beklenti içinde olmamış, hakkıyla tanınıp bilinemediklerinden şahısları adına şikâyette bulunmamış, kıymetlerinin takdir edilemediği gerekçesiyle kimseye küsmemişlerdir. Bunlarla uğraşmak yerine kendi vazife ve misyonlarına yoğunlaşmışlardır. Onların bu tavrı, bizim için de örnek olmalıdır. Eserleriyle, fikirleriyle ve aksiyonlarıyla bulundukları dönemde veya daha sonraki çağlarda derin etkiler bırakan büyük zatlar dahi layık-ı veçhiyle anlaşılamamış ve bilinememişlerse ve buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi yollarına aynı azimle devam etmişlerse, bizim gibi sıradan insanların anlaşılamaması ve tanınamaması evleviyetle mümkündür ve bu bizim takılacağımız bir şey olmamalıdır. Küskünlüğe, dargınlığa düşmemeli, hizmetlerimize hız kesmeden devam etmeliyiz.

Allah yolunda atılan adımların hiçbiri hafife alınamaz. Damla mahiyetindeki küçük işler dahi bir araya gelerek zamanla bir derya meydana getirebilir. Günümüzde Allah ve Resûlü’nü tanıtma adına dünyanın dört bir yanına açılan adanmışların ortaya koydukları ceht ve gayretler takdire şayandır. Aklı başında olan, vicdan ve insafla meseleye bakabilenler de yapılan faaliyetler karşısında takdir hislerini dile getirmekte, hatta bir kısmı itirariyle onlar da bunun bir kenarından tutma isteklerini izhar etmektedirler. İman ve Kur’an hizmeti ağır bir defineyi taşımaya benzediğinden, yardıma koşan eller karşısında bize düşen vazife, minnet ve şükranla karşılık vermektir.

Ne var ki kibir, inat, haset, önyargı gibi manevî hastalıklara müptela olmuş bazı insanların, yapılan güzel işlerin karşısında yer aldığı ve hatta bunları engellemeye çalıştığı da bir vakıadır. Hatta bir kısım şom ağızların, yapılan güzel hizmetleri bilerek çarpıtmaya çalıştığı, meseleyi hiç olmayacak yerlere çektiği de acı bir gerçek. Bütün bunların yanında bilgisizliğin sebep olduğu bir tavır alma da söz konusudur. Çünkü insan, bilmediğinin düşmanıdır.

Olan biten bu hâdiseleri görmezden gelmek ve bunlar karşısında üzülmemek elde değil. Fakat burada şeytanın bizi aldatmasına da meydan vermemek gerektir. Bazen şeytan sağdan sokularak kadrimizin bilinmediği noktasında bize telkinde bulunabilir ve karşımızda duran kalabalıkları da farklı bir surette nazarımıza arz edebilir. Dolayısıyla biz de yapılan hizmetler karşısında kendi insanımızdan tam bir teveccüh görememiş olmanın verdiği kırgın hissiyatla onlarla ilgili farklı değerlendirmelere gidebilir, “Bunlar, niye dünya çapında önemli bir projeyi gerçekleştirme peşinde koşan adanmışları görmüyorlar?” diyebilir; muhataplarımızı vefasızlıkla, duyarsızlıkla veya duygusuzlukla suçlayabilir; küskünlük, dargınlık gösterebiliriz.

İşte çoğu zaman elimizde olmadan hayalimize, tasavvurlarımıza ve zihnimize takılan bu tür mülahazaları hemen irademizle baskı altına almasını bilmeli, “Ebu Hanifelerin, Ahmed İbn Hanbellerin, İmam Gazzalilerin, İmam Rabbanilerin kadr u kıymetinin bilinmediği bir yerde biz kim oluyoruz ki!” diyebilmeliyiz. İnsanların bizden yüz çevirmesini, karşımıza geçmesini kendi eksik ve kusurlarımıza, hata ve günahlarımıza bağlayabilmeliyiz. Hatta bizi rahatsız eden bu tür tavır ve davranışları “istihkakımız” olarak görebilmeli, kendimizle yüzleşmeli, kendimizi sorgulayabilmeliyiz.

Ya da şöyle demeliyiz: “İhtimal biz, inandığımız değerleri ve yürüdüğümüz yolu onlara anlatacak doğru üslubu yakalayamadık veya seviyemiz bunları anlatmaya yetmedi. Onlarla daha seviyeli şekilde muhatap olunması gerekiyordu.” Biz peygamber değiliz ki Cenab-ı Hakk’ın emrettiği meseleleri sulandırmadan, başkalaştırmadan ve renk attırmadan kendi orijinallikleri içerisinde sunabilelim. En bariz ve açık hakikatler bile bizim kalbimize ve dilimize uğrama talihsizliğine maruz kalınca renk atabilir, matlaşabilir. Bu sebeple başarısızlıkları ve olumsuzlukları yıkacak birilerini arama yerine bunlarda kendi rolümüzü araştırmalıyız.

Kısaca, maruz kaldığımız vefasızlıklara makul birer mahmil bulmalı, onların iç dünyamızı kirletmelerine izin vermemeliyiz. Şeytanın veya nefsimizin bu tür kirli düşünceleri zihin dünyamızda köpürtmesine ve bizi yanlış vadilerde dolaştırmasına müsaade etmemeliyiz. Aklımıza gelen bu tür düşüncelerden hızlı bir şekilde sıyrılmalı, onların ruhumuza yerleşmesine ve sonrasında da çevremizdeki insanlara karşı içimizde kırgınlık ve küskünlüklerin oluşmasına meydan vermemeliyiz. Biz, yaptığımız hizmetleri birilerinin bilmesi, görmesi ve takdir etmesi için yapmıyoruz; sadece Allah rızası için yapıyoruz/yapmalıyız. O bildikten ve razı olduktan sonra başkaları bilse ne olur, bilmese ne olur!

Bize düşen vazife, şu muvakkat dünya hayatında üzerimize terettüp eden vazife ve sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirebilmek, bunların mükafatını da sadece Allah’tan beklemektir. Kadrimizin bilinip bilinmemesinin hiçbir önemi yoktur. Biz işimizi Kur’an ve Sünnet’in ruhuna uygun yaptıktan sonra bütün dünya karşımızda olsa dahi Allah mükafatımızı verecektir. Eğer yapılan hizmetler insanların teveccühüne mazhar olursa, bu durumda da bunu Allah’tan gelmiş büyük bir lütuf ve nimet olarak kabul eder, öper başımıza koyar, Rabb-i Rahîmimiz’e hamd ü sena ederiz.

***

Not: Bu yazı 28 Şubat 2010 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

إدمان الخدمة

Herkul | | العربية

   سؤال: ما المقصود بعبارة “إدمان الخدمة” التي يتكرر ذكرها في دروس الوعظ، وما هي خصائص مدمني الخدمة؟

   الجواب: إن إدمان الخدمة بإيجاز شديد يعني أن يُكرّس المرء نفسه لغاية مثالية معينة، فإذا كان الإنسان يفكر في الخدمة ليل نهار وفي قيامه وقعوده، ويضع الخطط والمشاريع في سبيلها أيضًا فهذا يعني أنه قد صار مدمنًا للخدمة، كما أن ذهابه إلى المدرسة أو دراسته أو كتابته أو تسطيره شيئًا ما يكون دائمًا من أجل الخدمة، إنه مستعد للتضحية بما يملك من مشاعر الفيوضات المادية والمعنوية من أجل تبليغ الحق والحقيقة للصدور المحرومة، وإنقاذ الناس من لوثيات العصر، والأخذ بيد من سقطوا في مستنقع الوحل فيخرجهم منه.

وبتعبير آخر: فإن إدمان الخدمة يعني أن يرهن الإنسان تصرفاته وسلوكياته كلها برضا الله ومرضاته، وأن يستخدم كافة القدرات والإمكانيات التي يمتلكها في سبيل أن يُعرِّف الإنسانية جمعاء بالله عز وجل.

يصير البعض مدمنين للمواد الضارة كالسجائر أو المسكرات أو المخدرات؛ بينما يدمن الآخرون تناولَ ثلاث وجبات يوميًّا، واحتساء الشاي أو القهوة ثلاث أو أربع مرات في اليوم.. هذه الأنواع من الإدمان هي تعبير عن الضعف البشري، والحقيقةُ أنه يجب على المؤمن ألَّا يكون مدمنًا لأي شيء بهذا المعنى؛ إذ ينبغي له أن يعدّ نفسه ويدرّبها بحيث يستطيع البقاء على قيد الحياة في ظل أقسى الظروف، وأن يقدر على تحمل الظروف الصعبة عند الضرورة، وأن يعرف كيف يعيش بأقل القليل في أسوإ الظروف. ومع ذلك فإنه ليس في الاستفادة من النعم المباحة على وجه العموم أيُّ ضرر على دين المرء وتدينه، ذلك أنه لن يكون سهلًا على مَنْ أدمنوا بعض الأمور، واعتادوا الرفاهية والراحة أن يكونوا متحدثين باسم الحق مُتَبَنِّين للحقيقة في الأوقات الصعبة والحرجة.

عندما يتعلق الأمر بإدمان الخدمة فإنه لا يعني تعبيرًا عن ضعف ما؛ بل على العكس، إنه خصلة سامية يمكن الحصول عليها بجهد وسعي جادّ وحقيقي، فمثلما يجب على المرء في بداية الأمر أن يضغط قليلًا على نفسه ليصير مدمنًا للعبادة، فإن إدمان الخدمة أيضًا مرهون بتصميم وعزم جادّين منذ البداية. ويذكر سيدنا صلى الله عليه وسلم أنه يستمتع بعباداته، كما نستمتع نحن بالأكل والشرب[1]، ولا أدري إن كان من الصحيح أن يُقال عنه عليه الصلاة والسلام أنه “مدمن العبادة”، أم لا؟ إنني شخصيًّا أتحرّج من استخدام مثل هذا التعبير بشأنه صلى الله عليه وسلم، ولكننا إذا استثنينا سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام، أمكن أن يُطلق تعبير”مدمن العبادة” أو “أسير العبادة” على من يعيشون متعة روحية على هذا المنوال أثناء العبادة.

إن مدمن الخدمة يرهن حياته لإعلاء كلمة الله؛ فكلّ مشاعره وأفكاره ومشاغله هي: “اللهم وفّقني للخدمة في سبيل أن يرفرف الاسم الإلهي الجليل، والروح المحمدية العظيمة خفّاقةً في آفاق السمو نحو الأعالي ليكون للحياة معنًى، وإن لم أستطع القيام بذلك فاقبض روحي فإنه لم يعد للحياة معنى”، إنه -بدلًا من أن يعيش حياة بلا معنى- يفضّل أن يقدّم إلى الله طلبًا للرحيل ويستقيلَ من مثل هذه الحياة.

وليس معنى هذا قطع العلاقة عن أمور الدنيا.. على العكس، بل التفكير في الخدمة حتى أثناء العمل والكسب، إنه يعمل ما يعمل، ويمتلك ما يمتلك من إمكانيات، ويرتقى إلى ما يرتقي من مناصب، ويسعى لاستثمار كل ذلك ليكون ترجمانًا للحق والحقيقة، وداعمًا ومساندًا لها.. إن المناصب والرتب التي يستحيل الاستفادة منها من أجل نصرة الحق ورفعته، والدفاع دائمًا عن الحق والحقيقية ليست لها أية قيمة تُذكَر في نظره، ولا أهمّية للتصفيق عنده، ولا للتقدير، ولا للشهرة، ولا للراحة والدعة كذلك.. كل هذه الأشياء ليست أهدافًا يتوجب السعي خلفها، إن همّه وشاغله الوحيد هو الغاية المثالية التي يعشقها من صميم قلبِه.

وليس سهلًا على الإطلاق الوصولُ إلى هذا المستوى من الفدائية، ففي البداية هناك حاجة إلى الانطلاق بعزم وإصرار حقيقيين، وإلى إجهاد النفس وترويضها على تحمل الصعوبات إلى أن تعتاد.

كان لنا صديق -انتقل إلى رحمة الله- عندما عُرض عليه لأول مرة المساهمة بشيء في سبيل عمل الخير، قدم مساعدة مالية بسيطة ذلك اليوم.. لقد أعطى قدرًا من المال يعادل راتبًا شهريًّا يتقاضاه موظّف عادي، لكنه وصف مدى صعوبة ذلك بالنسبة له في ذلك الوقت بهذه الكلمات: “كأني أخرجت قلبي وأعطيتُه”، لكن الشخص نفسه صار فيما بعد مدمنَ خدمة؛ حيث قام بذلك عدة مرات، واجتاز امتحانات مختلفة، وبعد أن ارتقى إلى ذلك الأفق أنفقَ كلَّ ما كان يملكه في سبيل الله، حتى إنه كان مستعدًّا لأن يبذلَ روحَه بكل سرور ورضًا لو أنها طُلبت منه.

 ولقد التقيتُ بأشخاص عظماء نذروا أنفسهم للخدمة أيضًا؛ لدرجة أنني كنت دائمًا أغبط نفسي لوجودي بينهم، هؤلاء الأصدقاء كانوا يستاؤون ويمتعضون عندما لا يُدعَون لأن يضربوا بسهمٍ في الخير، ويقولون: “لماذا نُسينا؟ أرَدْنا أن نقدِّم شيئًا نحن أيضًا!”، وكان بعضُ رجال الأعمال يقول: “يهاجر الطلاب إلى جميع أنحاء العالم، ويهاجر المعلمون أيضًا، فلنهاجر نحن كذلك!”، فيجمعون حقائبهم ويسافرون، وهذا يعني إدمانَهم فكرةَ خدمة الإنسانية في سبيل الله، إلى أن صارت تدفعُهم إلى جهدٍ وسعيٍ مستمرّ.

وإذا شعر الإنسان بمثل هذا الالتزام والارتباط إزاء الخدمة فإنه يريد أن ينتهز كلَّ فرصةٍ تلوحُ له في سبيل هذه الغاية المقدسة، إنه يرغب في الانفتاح على جميع أنحاء العالم، وإضاءة شعلة النور في كل مكان، فإن لم يستطع القيام بذلك اعتبر العيش عبثًا بالنسبة له، وكما أن مَنْ يُدمنون بعض الأشياء يعانون أشد المعاناة بل يموتون في بعض الحالات إذا ما أبعدتموها عنهم؛ فإنني أعتقد أن مدمني الخدمة يُصابون بالجنون إن تُجرِّدوهم منها.

إن ما نحتاجه في كل وقت وحين هو جعلُ مثل هذا الفهم خُلُقًا وسجية، وإنها لَحقيقة أن هذا قد وقع بالفعل بمراتب ومستويات مختلفة في البيئة التي نحن فيها، ونأمل أن يتمّ -يومًا ما- تبنّي هذا الفهم في بيئة أكبر بكثير إن شاء الله؛ فالأشخاص الذين يدمنون مثل هذا الفكر سوف ينيرون العالم بإذن الله وعنايته، وسيجعلون هذا الشعور والفكر ينمو ويزيد في كل مكان، وسيكشفون للبشرية مرة أخرى طريق الطمأنينة والسلام، ويعلمونها آداب الحياة بإنسانية.

وكما أنه من المهم للغاية جَعْلُ الأشخاص مدمنين للخدمة حتى يتسنّى لهم تحقيقُ مثل هذه النتيجة فإن استثمار قابليات وقدرات الأشخاص المدمنين للخدمة أمرٌ مهمٌّ بالقدر نفسه، من المهمّ جدًّا تهيئةُ البيئة اللازمة حتى يتسنى للجميع تحقيق الأداء المُنْتَظَرِ منهم، ودفعُهم للسعي والعمل بطريقة مربحة، كي تؤتي جهودُهم ثمارَها.. كما أنه من المهمّ جدًّا عدمُ تعطيل أيّ شخص أو التضيق عليه، من الضروري وضعُ الشخص المناسب في المكان المناسب، وتوزيعُ الأعمال توزيعًا جيّدًا جدًّا.. ويجب أيضًا إحالة هذه الأمور إلى المشورة، والتصرف بعقل وتفكير مشترك.

نعم ينبغي فتح الطريق أمام الجميع، ويجب أن يتحمل الناس المسؤولية، ويجب كذلك أن تُحترم خدماتهم وتُقدَّر، وتنبغي الاستفادة من تجارب الكبار وخبراتهم، ومن ديناميكيات الشباب وطاقاتهم أيضًا، يجب استخدام كل فرد وفقًا لموقفه ووضعه، وكما قال سيدنا صلى الله عليه وسلم في بياناته المباركة: “لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا[2]، وإلا فإن لم يُظهر الشبابُ الاحترامَ اللازم لرموز الخدمة الذين كرّسوا حياتهم كلّها للخدمة، وقلّلَ الكبارُ كذلك من شأن الشباب قائلين: “أنتم لا تزالون أطفالًا حتى الأمس”، وقلّلوا من شأنهم، فقد انسدّ هذا الطريق.

إذا كان هناك انسدادٌ هكذا في مكان ما، فهناك حاجة إلى جراحة تحويل مسار من أجل انبعاث الخدمات من جديد، فيجب مراجعة العلاقات مرة أخرى، وإحياء روح التفاوض والمشورة مجدّدًا، وبالتأكيد يجب مساعدة الجميع على العمل في قنوات معينة وفقًا لقدراتهم حتى يظلّوا حيوِيِّين وأقوياء ونشطاء، إذا لم يعمل الناسُ فلا مفرَّ من أن يحدث تآكلٌ وخمولٌ بعد فترة، وتضعف العضلات والجهاز العصبي.

أريد أن أذكر شيئًا أخيرًا؛ تعلمون أن حضرة الشيخ الجليل بديع الزمان يقول: “إن الشياطين يكدون أنفسهم ويجهدونها مع خدام تلك الدعوة المقدسة”[3]، لأن عداوة الشيطان تكون بحسب مستوى كل فرد؛ فمن يستمسكون بدين الله ويطبقونه ويمثلونه حقّ التمثيل هم أعداؤه الرئيسون، لذلك فمَن عزم على إحياء الدين، وأسلم نفسه للخدمة وأخلص لها، وصار مدمنًا لهذا الأمر فسيتعرض لمكائد الشيطان كثيرًا، وسيحاول دائمًا تشويشَ عقلِه، وطمسَ نظرِه، وسوقَه إلى أشياء تافهة لا نفع فيها.. لماذا ينشغل الشيطان بمَنْ يكون صيامهم في المواخير، وعيدهم في الحانات، وإفطارهم في معابد الأوثان؟!، لماذا يضيع طاقته سدى بالانشغال بهم؟! إنه مُفسِدٌ محترفٌ.. لذا من المهم جدًّا أن يستعيذ مدمنو الخدمة دائمًا بالله تعالى من الشيطان، وأن يكونوا يقظين في جميع الأوقات للشرر الذي قد يأتي منه.

*** 

[1] انظر: سنن النسائي، عشرة النساء، 1؛ الطبراني: المعجم الكبير، 12/84.

[2] سنن الترمذي، البر والصلة، 15.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الحادية والعشرون (رسالة الإخلاص)، ص 221.

HİZMET TİRYAKİLİĞİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Zaman zaman sohbetlerde geçen “hizmet tiryakiliği” ifadesiyle kastedilen anlamlar nelerdir, hizmet tiryakilerinin hususiyetleri nelerdir?

   Cevap: En kestirme ifadesiyle hizmet tiryakiliği, belirli bir gaye-i hayale adanma demektir. Eğer bir insan hizmet için düşünüyor, hizmet için oturuyor, hizmet için kalkıyor, hizmet için plân ve projeler oluşturuyorsa, hizmet tiryakisi olmuş demektir. Onun okula gitmesi de, eğitim görmesi de, yazması da, çizmesi de hep hizmet içindir. O, muhtaç sinelere hak ve hakikati anlatabilme, insanları çağın levsiyatından kurtarabilme, bataklığa düşmüş insanların elinden tutup çıkarabilme adına maddi-manevi füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmaya hazırdır.

Farklı bir tabirle hizmet tiryakiliği, insanın bütün tavır ve davranışlarını Cenab-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğuna bağlaması, sahip olduğu bütün güç ve imkânları O’nu insanlığa tanıtma uğrunda kullanması demektir.

Kimi, sigara, içki veya uyuşturucu gibi zararlı maddelerin tiryakisi olur; kimi de günde üç öğün yemek yemenin, üç dört defa çay veya kahve içmenin tiryakisi. Bu tür bağımlılıklar bir zaafın ifadesidir. Aslında bir mü’min bu anlamıyla hiçbir şeyin bağımlısı olmamalıdır. O, hayatını en ağır şartlar altında sürdürebilecek şekilde kendisini hazırlamalı, gerektiğinde zor şartlara dayanabilmeli, kıt kanaat yaşamasını bilmelidir.

Gerçi mubah nimetlerden istifade etmenin genel olarak insanın dinine diyanetine bir zararı yoktur. Ne var ki farklı farklı bağımlılıkları olan, kendisini lüks ve rahata alıştırmış insanların, zor dönemlerde hakkın sözcülüğünü yapmaları ve hakikate sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.

Söz konusu hizmet tiryakiliği olunca bu bir zaafın ifadesi değildir; bilakis ciddi bir gayret ve cehdin neticesinde elde edilecek yüce bir haslettir. Nasıl ki bir insanın ibadet tiryakisi hâline gelmesi için başta kendisini biraz zorlaması gerekirse, hizmetin tiryakisi olabilmek de en başta ortaya konacak ciddi bir azme bağlıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizim yeme-içmeden haz duymamız gibi, ibadetlerinden haz duyduğunu ifade ediyor.[1] O’nun hakkında “ibadet tiryakisi” demenin doğru olup olmadığını bilemiyorum. Daha doğrusu böyle bir tabiri O’nun hakkında kullanmayı çok uygun görmüyorum. Fakat Efendimiz’i istisna edecek olursak, ibadet yaparken böyle bir zevk-i ruhanî yaşayan insanlara “ibadet tiryakisi” veya “ibadet bağımlısı” denebilir.

Hizmet tiryakisi, hayatını i’lâ-i kelimetullah’a bağlar. Onun duygu-düşüncesi hep şudur: “Allah’ım, nam-ı celil-i ilâhinin, ruh-u revan-ı Muhammedî’nin her yerde bir bayrak gibi dalgalanması yolunda hizmet edebileceksem yaşamamın bir anlamı var. Eğer bunu yapamayacaksam, hayatın da bir anlamı kalmayacağından canımı alabilirsin.” O, anlamı kalmayan bir hayatı yaşamaktansa, Allah’a dilekçesini sunup böyle bir hayattan istifa etmeyi yeğler.

Bunun anlamı, dünya işlerinden kat-ı alâka etmek değildir. Bilakis çalışırken ve kazanırken dahi hizmeti düşünmektir. O, hangi işi yaparsa yapsın, ne tür imkânlara sahip olursa olsun, hangi makamlara yükselirse yükselsin, bütün bunları hak ve hakikate tercüman olabilme, ona sahip çıkabilme adına bir zemin olarak değerlendirmeye çalışır. Onun nazarında, hakkı tutup kaldırma, her zaman hakikati ve adaleti müdafaa etme istikametinde değerlendirilemeyen makam ve payelerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.  Hizmet bağımlısının gözünde ne alkışın, ne takdirin, ne şöhretin, ne de rahat ve rehavetin önemi vardır. Bunlar, ardında koşulması ve elde edilmesi gereken birer hedef değildir. Onun tek derdi, gönülden bağlı olduğu yüce mefkûredir.

Bu ölçüde bir adanmışlık düşüncesine ulaşmak elbette kolay değildir. İlk başta ciddi bir azim ve kararlılıkla yola çıkmaya ihtiyaç vardır. Kişinin ilk etapta kendisini zorlaması, buna alışıncaya kadar karşılaşacağı zorluklara tahammül etmesi gerekir.

Rahmetli oldu, bir arkadaşımız vardı. İlk defa himmet adına kendisine bir şey teklif edilince, çıkarıp o günün parasıyla az bir yardımda bulunmuştu. Bir memurun aldığı maaş ölçüsünde bir şeyler vermişti. Fakat o, bunun kendisi açısından o gün için ne kadar zor olduğunu şu sözleriyle anlatmıştı: “Sanki kalbimi çıkarıp verdim.” Fakat aynı zat, daha sonraları bunu yapa yapa, değişik imtihanlardan geçe geçe hizmet tiryakisi olmuş, o ufkayükseldikten sonra da elinde avucunda ne varsa Allah yolunda sarf etmişti. Hatta canı istenseydi, onu da seve seve vermeye hazırdı.

Tıpkı bu arkadaşımız gibi, kendilerini hizmete adamış öyle güzide insanlar tanıdım ki, onların içinde bulunmaktan dolayı kendimi hep bahtiyar addettim. Bu arkadaşlar himmete çağrılmadıkları zaman gönül koyuyorlar, “Biz niye unutulduk? Biz de vermek istiyorduk!” diyorlardı. Bazı esnaflar, “Dünyanın dört bir yanına talebeler hicret ediyor, öğretmenler hicret ediyor, biz de hicret edelim!” diyerek bavullarını toplayıp gidiyorlardı. Demek ki Allah yolunda insanlığa hizmet etme düşüncesi onlarda bir yönüyle tiryakilik hâline gelmişti. Onları sürekli bir ceht ve gayrete zorluyordu.

Şayet insan hizmete karşı böyle bir bağlılık duyarsa, her fırsatı hizmet etme istikametinde değerlendirmek ister. Dünyanın dört bir yanına açılmayı ve her yerde bir meşale yakmayı, bir ocak tüttürmeyi arzu eder. Bunu yapamazsa, yaşamayı kendi adına abes sayar. Bazı şeylerin tiryakisi olan insanları birden bire onlardan uzaklaştırdığınızda, ciddi sıkıntı çektikleri, hezeyana girdikleri ve hatta bazı durumlarda öldükleri gibi, hizmet tiryakilerini de bu işten kopardığınız zaman zannediyorum çıldırırlar.

Her devirde ihtiyacımız olan şey, böyle bir anlayışı ahlâk hâline getirmektir. İçinde bulunduğumuz dairede farklı farklı mertebelerde bunun yaşandığı ve benimsendiği bir gerçek. İnşaallah bir gün bu anlayış çok daha geniş bir dairede benimsenecektir. Böyle bir anlayışın bağımlısı olan insanlar, Allah’ın izni ve inayetiyle dünyanın dört bir yanında ocaklar tüttürecek, her yerde bu duygu ve düşüncenin neşv ü nema bulmasını sağlayacaklardır. İnsanlığa bir kere daha huzur ve barışın yolunu gösterecek, insanca yaşamanın adabını öğreteceklerdir.

Böyle bir neticenin alınabilmesi adına insanları birer hizmet tiryakisi hâline getirmek çok önemli olduğu gibi, hizmet tiryakisi olan insanların istidat ve kabiliyetlerinin çok iyi değerlendirilebilmesi de bir o kadar önemlidir. Herkesin kendisinden beklenen performansı ortaya koyabilmesi ve rantabl bir şekilde koşturabilmesi ve gayretlerinin semere vermesi adına gerekli ortamların hazırlanması çok önemlidir. Kimsenin önünü kesmeme, kimseye gölge etmeme çok önemlidir. Çok iyi bir iş taksimi yapılarak kimin hangi kulvarda koşabileceği çok iyi belirlenmelidir. Bunlar da mutlaka istişareye havale edilmeli, ortak akılla hareket edilmelidir.

Evet, herkesin önü açılmalı, insanların sorumluluk alması sağlanmalı ve ortaya koydukları hizmetler de saygıyla karşılanmalı, takdir edilmelidir. Büyüklerin tecrübe ve birikimlerinden istifade edilmeli, gençlerin de dinamizm ve enerjilerinden. Herkes konumuna göre değerlendirilmeli. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarında ifade ettiği gibi, kültür ve eğitim seviyeleri ne olursa olsun, büyüklere karşı fevkalade saygı ve hürmet gösterilmeli, küçükler de sevgi ve şefkatle kucaklanmalı. (Tirmizî, Birr ve sıla 15.) Yoksa gençler, ömürlerini hizmete adamış hizmet abidelerine gereken saygıyı göstermez, yaşını başını almış olanlar da gençlere “Siz daha dünkü çocuklarsınız.” der ve onları hafife alırlarsa bu yol tıkanmış olur.

Eğer bir yerde böyle bir tıkanma varsa, hizmetlerin yeniden canlanması adına bir bypassa ihtiyaç vardır. Münasebetlerin bir kere daha gözden geçirilmesi, müzakere ve müşavere ruhunun yeniden canlandırılması gerekir. Mutlaka herkesin kabiliyetine göre belirli mecralarda faaliyet göstermesine yardımcı olunmalıdır ki canlı ve dinç kalabilsinler. Eğer insanlar işlemezlerse bir süre sonra paslanma ve gevşemeler kaçınılmaz olur, adaleler ve sinir sistemi zayıflar.

Son bir hususu daha hatırlatmak istiyorum. Malum Hz. Pir, şeytanın, mübarek bir hizmetin hadimleriyle çok uğraşacağını ifade ediyor.[2] Zira şeytanın düşmanlığı herkesin seviyesine göredir. Allah’ın dinine diyanetine sahip çıkan ve onu yerinde temsil eden insanlar onun baş hasımlarıdır. Dolayısıyla kim dini ihya etmeye azmetmiş, hizmete gönülden kendisini vermiş ve bu işin tiryakisi olmuşsa, şeytan onunla çok uğraşacaktır. Sürekli onun başını döndürmeye, bakışını bulandırmaya ve onu mâlâyâniyata sevk etmeye çalışacaktır. Orucu demhanede, bayramı meyhanede, iftarı puthanede olan insanlarla şeytan niye uğraşsın, enerjisini niye onlarla boşuna harcasın ki! O, profesyonel bir müfsittir. Bu sebeple hizmet tiryakilerinin, sürekli şeytandan Allah’a sığınmaları ve ondan gelebilecek şerarelere karşı her an teyakkuz hâlinde bulunmaları çok önemlidir.

[1] Nesâî, işratü’n-nisâ 1.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, 21 Lema (İhlâs Risalesi)

***

(Not: Bu yazı 7 Ocak 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

التخلص من الشكليّة

Herkul | | العربية

أحيانًا ما ننخدع في الواجبات التي نقوم بها باسم الدين، ونظنّ أننا بالقيام ببعض الشكليات المطلوبة منا قد أدَّينا واجبنا.. لنفترض أننا نعمل بالإمامة في مكان ما، فنأتي إلى الجامع، ونتقدم الناس فنؤمهم في الصلاة، وحين ننهي وظيفتنا ننهض فنذهب إلى منـزلنا أو إلى عمل آخر لنا.. أو أننا كُلِّفنا بالوعظ في مكان ما، فنعتلي المنبر في أيام معينة من الأسبوع، ونحاول أن نُحدث الناس ببعض الأشياء، وربما أننا أثناء ذلك نصيح ونصرخ، ثم ننزل عن المنبر ونحن مطمئنون لكونِنا قمنا بعملنا، ثم نذهب ونهتم بأمورنا الحياتية.. إننا ننظر إلى الأمور الدينية مثل الإمامة في الصلاة، والوعظ والنصح، وتعليم القرآن والعلوم الدينية مثل أداء موظف لما هو مكلف به من مهام أو عامل لما نيط به من أعمال.. وحين يكون الأمر هكذا يضيع روح العمل ومعناه ومضمونه.

إن أخطر ما يعترضُ هؤلاء الذين ينشدون غاية مثالية ويركضون إثر تحقيق بعث جديد هو أن ينظروا إلى المسؤوليات التي تحملونها على أنها “عمل” و”واجب” عادي، ويجتهدوا ويكدوا في الوحدات والمجالات التي وُظِّفوا فيها، إلا أنهم إلى جانب هذا لا يُراعون العلاقة مع الله ومع سيدنا رسول الله عليه الصلاة والسلام.. إنهم وإن كرّسوا أنفسهم تمامًا “لأعمالهم”، وبدوا ناجحين فيما اضطلعوا به من الأعمال؛ فلن يكونوا قد وُفِّقوا بالمعنى الحقيقي في الأعمال التي أنجزوها طالما أنهم لم يستطيعوا التخلّص من استيفاء الأمور الشكلية والظاهرية فحسب، ولم يسبروا الأعماق ويتحركوا بشعور الإخلاص والإحسان.

   تقوية العلاقة بالله

من المؤسف أن الخدمات التي تُنجَز في سبيل الله قد ترتبط بأهداف دنيوية، وتصبح ضحية للشكليات والأمور الظاهرية؛ حيث إن حبّ الدنيا والبعدَ عن الدين يسيطران على حياة الإنسانية في يومنا، والحال أنه يجب على من يُحدثون الإنسانية عن الحق والحقيقة أن يضعوا الأعمال التي يضطلعون بها في مرتبة خارج إطار الوظيفة العادية، ويؤدّوا عبودياتهم بعمق، ويحافظوا على أن تكون علاقتهم بالله تعالى نَدِية طرية دائمًا، ويتحركوا وكلُّهم يقينٌ بأنه عز وجل يراهم حتى يُوفَّقوا في الواجبات التي يفعلونها، أي إنه يجب عليهم إلى جانب قيامهم بأعمالهم أن يستهدفوا العمق والبعد المعنوي دائمًا وأبدًا.

إن قيام إنسان ببعض الأنشطة باسم الدين وتطبيقَه ركضًا وسعيًا باسم الخدمة شيءٌ جميل يجب تقديره، وإذا كان هناك شيء من شأنه أن يُكسب هذا حُسنه وبهاءه فهو تقوية العلاقة بالله تعالى أثناء القيام بتلك الأعمال، فإن كانت هذه الأعمال الطيبة لا تؤدّي إلى انفتاحنا إلى أعماق وأبعاد مختلفة فيما يخصّ صلتَنا بالله تعالى، ولا تُقرِّبنا إليه أكثر فأكثر فهذا يعني أننا نركض ونكدّ لصالح أنفسنا، وحتى وإن توهَّمْنا أننا فعَلْنا شيئًا طيّبًا فإننا ننخدع في الحقيقة.

إن كل عمل نقوم به باسم الخير يجب أن يُعزز صلتنا بالله أكثر، كما أن كل علاقة تقوى وتتعزز يجب أن تكون وسيلة إلى أعمال خيرية جديدة.. إنكم بقدر قوة علاقتكم به ومتانتها، وسعيكم لنيل رضاه تعالى تكون معاملته معكم، فإن عمَّقْتم علاقتَكم بالحق تعالى يعاملكم معاملة مختلفة جدًّا، ويجعل كل واحد منكم إنسانَ تفكُّرٍ وتدُّبر وتذكُّر، ويفتح أفقكم، وبهذه الطريقة تبدؤون أنتم في الشعور والإحساس بكل شيء بشكل أكثر اختلافًا.

لقد كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يستغفر الله في اليوم الواحد أكثر من سبعين مرة أحيانًا، ومائة مرة أحيانًا أخرى.. ومن التعليقات على هذا: أنه عليه الصلاة والسلام كان في ترقٍّ دائم كان يرتحل دائمًا وهو في الدنيا إلى سدرة المنتهى أو إلى البيت المعمور، ويشعر بالترقي في كل لحظة، فيجد حاضره مختلفًا عن الماضي، ويشعر بالغد مختلفًا عن الحاضر، وبعد غدٍ مختلفًا عن الغد.. ولذلك فإنه كان حين يلتفت وراءه وينظر إلى الدرجات التي اجتازها يقول: “أستغفر الله، كيف حدث أن وقفتُ هناك؟”.

ومن هذه الناحية فلو أن “الأعمال” و”الوظائف” و”الخدمات” التي نركض في إثرها كانت لا تُثري حياتنا العلمية والعرفانية ولا تُكسبنا شيئًا في سبيل السياحة في مراتب حياة القلب والروح فربما أننا نشبه مَن يدق الماء في الهاوُن، وإذا ما أدّينا واجبنا بشكل صحيح فإننا نأمل ألا يؤاخذنا الحق تعالى، ولكن هذا لا يعني أننا نحافظ على علاقتنا به عز وجل كما ينبغي أن تكون.

ذكرتني هذه الكلمات بحادثة وقعت لي في أيام سجني، إذ كنت قد شاركتُ مشاكلَ السجن ومعاناته مع أشخاص من مشارب مختلفة، وذات يوم كنا نصلي جماعة مع الأصدقاء، فنظر أحدُ المساجين إلينا بسخرية وقال: “إننا نكافح الأفكار السلبية هنا وهناك، ونعرض أرواحنا للخطر، وأنتم هنا منشغلون بالصلاة حتى تتدلى كروشكم!”.

وبغض النظر عن علاقة الصلاة باكتساب الكرش، فإن الجانب غير المنطقي أيضًا من الكلام هو فكرة عدم ضرورة الصلاة عند الاضطلاع بالكفاح في سبيل الله، فوفقًا لمنطقه إذا كان الإنسان يتصدى للسلبيات ويكافحها فيمكنه ألا يُصلي، وألا يصوم أو لا يذهب إلى الحج، وذلك لأنه منشغل في الأساس بـ”أعمال” مهمة للغاية لله، ويؤدي بعض “الوظائف” الحياتية الضرورية.

أجل، إن حماية الفرد لدينه، ودفاعَه عن عرضه وشرفه، وتأمين ماله وروحه أمورٌ يقدّرها الإسلام ويبجلها.. وكفاحُ الإنسان لحماية كلِّ هذه القيم حقٌّ من حقوقه الأصيلة، وواجبٌ من واجباته الأساسية على حد سواء، ومن يُقتل في سبيل هذا فهو شهيد بحسب ما ورد في أحاديث سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم[1].

ومع ذلك فإن بلوغ كل هذا الجهاد والكفاح قيمة أسمى من كل القيم مرهونٌ بارتباط أولئك الناس وعلاقتهم بالله، فحتى أهم الأشياء التي لا نربطها به تعالى تفقد كثيرًا من قيمتها الحقيقية، وتذبل وتهترئ، وتصبح مهيأة للانهيار، وعلى العكس من هذا فإن الأشياء التي نفعلها مستهدفين رضاه ورضوانه وتبدو وكأنها تافهة بسيطة تبلغ قيمة ومنازل فريدة تمامًا.

   رُهْبَانٌ بِاللَّيْلِ وَفُرْسَانٌ بِالنَّهَارِ

إن سادتنا الصحابة الكرام رضي الله عنهم أجمعين هم خير مثال بالنسبة لنا في باب الحفاظ على التوازن بين العبودية والجهاد والخدمات المنجزة في سبيل الله.. ومن دوَّنوا تراجم حياتهم رضوان الله عليهم لخصوا حياتهم بعبارة: “رُهْبَانٌ بِاللَّيْلِ وَفُرْسَانٌ بِالنَّهَارِ”.. ومعنى هذا أن كلَّ واحد منهم كان يتوِّج ليلَه بالعبادة، ويتفطر قلبه بالتوسّل إلى الله والتضرع إليه حتى يطلع الفجر، أما حين يأتي النهار، وتنشأ حالة حرب فإنه يستحيل بطلًا ويخوض الحرب كالصناديد.

فكان مَنْ يراهم وقد انثنوا وانحنوا خضوعًا ليلًا كالعصا يقول: “إن هؤلاء أنضاء عبادة وأطلاح سهر”، لكنهم إذا رأوا السهامَ قد فُوِّقَت والرماحَ قد أُشرعت والسيوفَ قد انتُضِيَتْ ورعدَتْ الكتيبة بصواعق الموت وبرقَتْ استخفّوا بوعيد الكتيبة لوعد الله ومضى الشاب منهم قدمًا حتى اختلفت رجلاه على عنق فرسه وتخضبَّتْ محاسنُ وجهه بالدماء.. وهكذا فإن المسألةَ الحقيقيّة هي القدرةُ على إقامة هذا التوازن.. إنها الخدمة باستماتة من ناحية، والقدرة على التحول إلى إنسان القلب والروح من خلال التخلص من مظاهر الشكلية والصورية من ناحية أخرى.

يجب على الإنسان أن يسعى لأداء الوظائف التي عُهدت إليه بكل طاقته وعلى أكمل وجه، إلا أنه إلى جانب هذا يجب أن يكون على دراية لماذا فعلَ ما فعلَه؟، وعليه ألا يسقط في براثن الغفلة وألا ينخدع بعمله بينما يخدم في سبيل الله، وأن يفعل كل ما يفعله لله تعالى فحسب، وأن تعزِّز خدماتُه علاقتَه بالله، وأن توجهه وتدفعه إلى مزيد من العبادة والطاعة.. وإلا سُئل الإنسان في الآخرة عن: “كم كانت علاقتك بالله؟ كم كنتَ تشعرُ به عز وجل في قلبك؟ كم كان قلبُك يرتجف حين يخطر جلَّ وعلا ببالك؟ لماذا بدوتَ على هيئةٍ أكبر من حقيقتك؟ لماذا سعيتَ بأحوالك وأطوارك أن تُظهِر نفسك بشكل مختلف؟”.

يقول الحق تعالى في القرآن الكريم: ﴿الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ﴾ (سورة الْحَجِّ: 22/41)، فنجد أن الله جل جلاله بينما يعدد في هذه الآية الكريمة صفات المؤمنين الذين مكّنهم في الأرض، الذين يمتلكون قدرات وإمكانيات معينة يؤكد أول ما يؤكد على أنهم يؤدّون صلواتهم بحساسيّة تامة، ويُخرِجون زكاتهم كاملة غير منقوصة، وهذا يعني أن هذا هو ما يريده الله تعالى منّا حقًّا، ويمكننا أن نفهم معنى هذه الآية الكريمة هكذا أيضًا: “إن تُتَوِّجوا الإمكانيات التي منحتُكم إياها بالعبادة والطاعة والشُّكر، فإنني أزيدكم من نِعَمي، وإن لم تفعلوا حرمْتُكم إياها”.

فلا ينبغي للمؤمن أن يترك الاعتدال في هذا الجانب أيضًا مثلما هو الحال في كلّ الأمور، ولا أن يقع في الإفراط والتفريط.. وعليه ألا يركض ويكدح فحسب، ولا أن ينعزل ويخلو تمامًا.. بل عليه أن يعيش الخلوة في اللحظة نفسها التي يركض فيها ويسعى، وبحسب التعبير الذي نستخدمه كثيرًا يجب عليه أن يكون “مع الحق بين الخلق”.. هذا هو مسلك النبي صلى الله عليه وسلم، فإن كان الله وعد المؤمنين بأن “يقسم لهم ربيعًا من جديد”، ورهنَ هذا بأطوارهم وتصرفاتهم على مستوى الشرط العادي؛ فلن يستطيعَ أحدٌ -كائنًا مَن كان- أن يُغيّر ذلك.

***

[1] انظر: سنن أبي داود، السنة، 32؛ سنن الترمذي، الديات، 22.

الوفاق والاتفاق

Herkul | | العربية

إن الخدمات التي تتمّ في سبيل الله تعالى يجب أن يكون القول والعمل فيها صحيحًا قويمًا، وأن تكون الأدوات والوسائل المستخدمة في طريق الوصول إلى رضا الله تعالى مشروعة مباحة أيضًا، بمعنى أن كل مشروع ينبغي أن يكون موافقًا للمبادئ الأساسية للدين، وأن يكون موافقًا للأوامر القرآنية وللبيان النبوي الشريف، ولا يشوبه ما يخالفه، كذلك يجب أن تضع تلك الخدمات نصب أعينها حاجات الناس، وملء الفراغات الموجودة في المجتمع.

ولا شك في أن كلّ أمرٍ من الأمور التي ذكرناها يُعَدُّ مبادئَ أساسية لا غنى عنها للسائرين في طريق إعلاء كلمة الله، ولكي تكون الخدمات التي تتم في سبيل الله مثمرة، فيجب الاهتمام البالغ بمسألة المحافظة على الوفاق والاتفاق داخل المجتمع؛ لأن التوفيق الإلهي يأتي وفقًا للوفاق والاتفاق، وأهم عامل للمحافظة على الوفاق والاتفاق هو عدم تلوّث الأعمال والخدمات بفكرة الأنانية الجماعية.

   الابتعاد عن فكرة الأنانية الجماعية

لو أردنا إيضاح هذه المسألة أكثر لوجدنا أنه بجانب ضرورة موافقة الأقوال والأعمال لما أمر به الله ورسوله، فكذلك يجب تخليصها من فكرة الأنانية الجماعية، فأحيانًا تجد الإنسان يتحدث عن “الدين” و”التدين”؛ ولكن -دون وعي منه- يشير بكلامه إلى نفسه أو إلى المجموعة التي ينتسب إليها، ويظنّ أنه يقوم بوظيفة الإرشاد والتبليغ بينما هو يقدم طريقه ومنهجه هو، أو تجد شخصًا يتحدّث عن تطوير ونماء الدولة بينما هو في الحقيقة يوجه الأنظار إلى نفسه هو والثبات في موقعه الذي يشغله، وشخص آخر يتحدث عن ضرورة إعادة إحياء الروح والنهضة، يقول هذا ولكنه يربط كل هذا بما يقوم به من حملات وحركات.

وعلى سبيل الخطإ في الاجتهاد ينسب بعضهم هذه النجاحات وما يتبعها من جماليات تظهر للعيان إلى أشخاص معينين أو إلى مجموعة بعينها، وهذا يؤدي إلى تقوية الأنانية الجماعية.. إن البشر لديهم حسُّ المبالغة ولذلك فقد يُبالغون في التقدير والإطراء.. فتراهم يُغالون في الحديث عن شخص أو مجموعة بعينها أثناء كلامهم، فيرفعون مقامها بصورة مبالغ فيها.

وإلى حد معين يمكن أن نعتبر مثل هذه الأطوار والتصرفات أخطاء في الاجتهاد ونلتمس العذر لأصحاب هذه الأفعال؛ لكن هذه الأمور جميعها يجب ألا تبعدنا عن التفكير المستقيم، وألا تحيد بنا عن مدارنا الصحيح أثناء قيامنا بأعمالنا، ولو أننا توجهنا إلى التقدير والثناء وربطنا هذه الأعمال بأشخاص معينين ونسبناها إليهم، فحينها نكون قضينا على الوفاق والاتفاق، وانصرف الناس من حولنا.. فبينما نحاول إيضاح الحق والحقيقة،  وإذ بنا نقصرُه على محور واحد فقط، وبدون أن نشعر نتحرك ويكأن جميع مجالات الخدمة هي ملكية خاصة بنا.

   من أجل المحافظة على السلام الاجتماعي

إن ما يقوي الخدمة الإيمانية والقرآنية لا سيما في يومنا الحاضر هو وجود حالة من الوفاق والاتفاق بين أطياف المجتمع، ومن أجل الوصول إلى الوفاق والاتفاق لا بد من بذل كل الجهود، وأخذ جميع التدابير للمحافظة عليه، فمثلًا وكما يقول الشيخ سعيد النورسي: “إن كان الاتفاق في الحق اختلافًا في الأحق، يكون الحق أحيانًا أحق من الأحق، والحسن أحسن من الأحسن”[1]. أجل، إن كنا نختلف على “الأحسن” فحينها يجب علينا الاكتفاء بـ”الحسن”، تمامًا كما فعل حفيد سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ونقصد هنا سيدنا الحسن رضي الله عنه صاحب البصيرة النافذة.

وكما هو معروف فسيدنا الحسن رضي الله عنه عندما اختلفت فئتان عظيمتان من المسلمين، قرر التنازل عن الخلافة لصالح سيدنا معاوية رضي الله عنه تجنبًا لوقوع فتنة كبيرة، وإلى هذا أشار رسول صلى الله عليه وسلم بقوله: “إِنَّ ابْنِي هَذَا سَيِّدٌ وَلَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ المُسْلِمِينَ[2]، فقد تنبأ الرسول صلى الله عليه وسلم بتصرف سيدنا الحسن رضي الله عنه ومدحه قبل وقوع ذلك بكثير، وما نراه هنا هو أن الإمام الحسن رضي الله عنه قد اكتفى بالخيار “الحسن” على “الأحسن” درءًا لوقوع فتنة عظيمة بين المسلمين، فالخَيار الحسن الذي يضمن الاتفاق يُكسب جمالًا يفوق جمال الخيار الأحسن في بعض الأحيان.

ومن هذا المنطلق فالواجب علينا الابتعاد عن كل الألفاظ التي قد تُفسِد أو تعكّر صفو الوفاق والاتفاق، وينبغي الابتعاد عن كل ما يُفهَم منه فكرة الأنانية الجماعية التي تثير مشاعر المنازعة.. دع عنك إثارة مشاعر المنازعة، بل وحتى يجب علينا ألا نفتح باب التنافس المشروع لأن كلًّا من المنازعة والتنافس يفصل بينهما خط رفيع وبالتالي قد يتداخلا.

وفي الظروف العادية لا حرج من التفكير في “أن الآخرين يسعون ويسارعون في سبيل الله تعالى، فلماذا نحن نقف ساكنين؟! فلنسارع معهم”، دع عنك الحرج جانبًا بل القرآن الكريم يحضّ على التنافس قائلًا: ﴿وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/26).

إلا أن بعض الذين ينطلقون بفكرة التنافس قد يقع في أذهانهم بمرور الزمن ملاحظات شيطانية مثل: “إن العمل في هذا المجال هو حقٌّ مكتسَبٌ لنا، لماذا الفلانيون والعلانيون موجودون في مجالاتنا وتخصّصاتنا دون أن يخبرونا أو يستأذنوا منا؟! لماذا هؤلاء الأشخاص يسارعون ويدخلون في مجالاتنا؟!”، وبالطبع فهذه الأفكار ستؤثر سلبًا على روح الاتحاد، وإن كان هناك البعض يتصرفون بفكرة الأنانية الجماعية فسيتسبب هذا في تحرك الآخرين بنفس الأفكار والمشاعر.

   الانتباه إلى مشاعر الآخرين!

قد يتجمع الناس حول المشاريع التي يرونها معقولة، ويوقنون أنها ذات فائدة للبشر، ومتوافقة مع روح الدين، وقد يهبون أنفسهم لبعض الأعمال الخدمية؛ ولكن أثناء سعيهم الحثيث لتحقيق ما يرونه صوابًا، عليهم مراعاة مشاعر الآخرين وقراءة أفكارهم بصورة صحيحة ووضعها في الحسبان، بمعنى أن عليهم التعاطف مع الجميع، وعليهم أن ينتبهوا ويحسبوا في كل خطوة يخطونها كيف يمكن أن تؤثر هذه الخطوة في مشاعر وأفكار الآخرين.

للجميع قيم يحترمونها، وإذا أردتم أن يحترم الناس قيمكم فعليكم ألا تحتقروا قيمهم، وعليكم ألا تنسوا أن الشيء الذي تنتظرونه من الآخرين هو نفس الشيء الذي ينتظره الآخرون منكم، وعليكم أن تقرؤوا مشاعر الآخرين بصورة صحيحة من خلال التعاطف الحقيقي، وأن تضبطوا تصرفاتكم وفقًا لذلك.

وإلا أصبحت الأفعال الحسنة التي تنوون فعلها، تنعكس بنتيجة سلبية تمامًا على خلاف ما تتوقعون، بل إن أكثر التصرفات براءة وأكثر الألفاظ جمالًا قد تفتح بابًا من النفور، ولو أن هذه الأعمال الخدمية تمت بفكرة الأنانية الجماعية وربطت بها، فبدلًا من أن ينظر الناس إلى العمل فستتوجه أنظارهم ناحية من قام بهذا العمل وسيقولون: “الفلانيون يقومون بهذا العمل، لماذا لا نقوم نحن بعمل مشابه؟ هؤلاء لهم جماعة، فلماذا نحن ليس لدينا جماعة؟!”، وتكون النتيجة هي ضعف الوفاق والاتفاق في المجتمع وبالتالي انقطاع التوفيق الإلهي.

إن الحق سبحانه وتعالى قد ربط توفيقه لأمة محمد صلى الله عليه وسلم بالتفاهم والتوافق والترابط فيما بينهم، وحينما تتفرق الأمة وتقع في حالة من الشتات فحينها يرفع الله رعايته وعنايته عنهم، ولا يكون لهم وكيلًا، بينما القرآن يقول: ﴿وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/45).

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، نوى الحقائق، ص 579.

[2] صحيح البخاري، الصلح، 9.

ŞEKİLCİLİKTEN KURTULMA

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen din adına yapılan vazifelerde aldanıyor; bizden istenilen formaliteleri yerine getirmekle vazifemizi yaptığımızı zannediyoruz. Diyelim ki bir yerde imamlık yapıyoruz; camiye geliyoruz, milletin önüne geçip namaz kıldırıyoruz. Vazifeyi bitirince de kalkıp evimize veya başka bir işimize gidiyoruz. Veya bir yerde vaizlik görevi verildiyse, haftanın belirli günleri kürsüye çıkıp orada halka bir şeyler anlatmaya çalışıyor, belki bağırıp çağırıyor, sonra da vazifeyi yapmış olmanın huzuruyla inip kendi işimize bakıyoruz. Namaz kıldırma, vaaz u nasihat etme, Kur’ân öğretme, dinî ilimleri talim etme gibi dinî işlere, bir memurun sorumlu olduğu vazifelerini yerine getirmesi veya bir işçinin kendisinden istenilen işleri yapması gibi bakıyoruz. Böyle olunca da işin ruhu, mânâ ve muhtevası kayboluyor.

Bunların en tehlikelisi de yüce bir mefkûreye talip olmuş, yeni bir diriliş peşinde koşan insanların, üstlendikleri sorumluluklara “iş” ve “vazife” olarak bakmaları, tavzif edildikleri değişik birim ve alanlarda koşturup durmaları fakat bunun yanında Allah’la ve Efendimiz’le münasebeti görüp gözetmemeleridir. Onlar, kendilerini tamamen “işlerine” verseler, yaptıkları işlerde çok başarılı görünseler de, yalnızca şekil ve formaliteleri yerine getiren kimseler olma durumundan kurtulamadıkları, ihlâs ve ihsan şuuruyla hareket etmedikleri sürece yaptıkları işlerde gerçek manada muvaffak olamayacaklardır.

   Allah’la Münasebetin Güçlü Tutulması

Maalesef günümüzde dünyevilik ve sekülerizm insanlığın hayatına hâkim olduğu için, Allah yolunda yapılan hizmetler de dünyevî hedeflere bağlanabiliyor, şekil ve formalitelere kurban edilebiliyor. Hâlbuki insanlığa hak ve hakikati anlatma konumunda bulunan insanların, yaptıkları işleri, normal vazife çerçevesinin dışında ele almaları gerekir. Onlar, öncelikle ubudiyetlerini derinlemesine yerine getirmeli, Allah’la münasebetlerini her zaman ter ü taze tutmalı ve O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmelidirler ki yaptıkları vazifelerde muvaffak olabilsinler. Yani işlerini yapmanın yanında mutlaka mânevî derinliği de hedeflemeleri gerekir.

Bir insanın din ve diyaneti adına bir kısım aktiviteler icra etmesi, hizmet deyip koşturması elbette takdir edilmesi gereken güzel bir şeydir. Ne var ki buna gerçek güzelliğini kazandıracak bir şey varsa, o da bu işleri yaparken Allah’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. Eğer yapılan bu güzel ameller, Allah’la irtibatımız adına bizim farklı derinliklere açılmamıza vesile olmuyor, bizi O’na daha çok yaklaştırmıyorsa, nefsimiz adına koşturuyoruz demektir. İyi bir şey yaptığımızı vehmetsek bile, gerçekte aldanıyoruz demektir.

Hayır adına yaptığımız her iş, Allah’la münasebetimizi daha bir pekiştirmeli ve her pekişen münasebet de yeni hayır işlerine vesile olmalıdır. Siz ne kadar O’nunla sıkı irtibat içinde olur, ne kadar O’nun rızasını elde etmeye çalışırsanız, O’nun size muamelesi de buna göre olacaktır. Şayet Cenab-ı Hak’la münasebetlerinizi derinleştirirseniz, O da size çok farklı muamelede bulunacaktır. Her birinizi birer tefekkür, tedebbür ve tezekkür insanı hâline getirecek ve ufkunuzu açacaktır. Böylece siz de her şeyi çok daha farklı duymaya, hissetmeye başlayacaksınız.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir günde bazen yetmiş, bazen yüz defa istiğfar çektiği rivayet ediliyor. Buna getirilen yorumlardan bir tanesi şudur: O, sürekli terakki içindeydi. Dünyada âdeta sürekli bir Sidretü’l-Münteha veya Beytü’l-Ma’mur yolculuğu yapıyordu. Bugünü dünden farklı, yarını bugünden farklı, öbür günü de yarından farklı duyuyordu. Dolayısıyla arkasına dönüp geride bıraktığı basamaklara bakınca, “Estağfirullah, ben nasıl olmuş da orada durmuşum?” diyordu.

Bu açıdan, peşinde koşturduğumuz “işler”, “vazifeler”, “hizmetler” şayet bizim ilim ve irfan hayatımızı zenginleştirmiyor, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahat etme adına bize bir şey kazandırmıyorsa, havanda su dövüyor olabiliriz. Vazifemizi doğru bir şekilde yaptığımız takdirde Cenab-ı Hakk’ın bizi muaheze etmeyeceğini ümit ederiz. Ne var ki bu, O’nunla münasebetlerimizi olması gerektiği gibi yürüttüğümüz manasına gelmez.

Bu sözler bana, hapishanede günlerimde başımdan geçen bir hâdiseyi hatırlattı. Hapishanenin sıkıntılarını, farklı meşreplerden insanlarla paylaşmıştık. Bir gün arkadaşlarla cemaat hâlinde namaz kılıyorduk. Mahpuslardan birisi alaylı alaylı bize bakmış ve “Biz sağda solda menfi düşüncelere karşı mücadele veriyor, canımızı ortaya koyuyoruz. Siz de burada namaz kılarak göbek şişiriyorsunuz.” demişti.

Namaz kılmanın göbek yapmakla ne alakasının olduğu hususu bir yana, sözün asıl mantıksız tarafı, Allah yolunda verilen mücadelenin, ibadete gerek bırakmayacağı düşüncesiydi. Onun mantığına göre bir insan olumsuzluklara karşı cephe oluşturuyor ve mücadele veriyorsa, namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilir veya hacca gitmeyebilirdi. Zira zaten o, Allah için çok önemli “işler” yapmakta, hayati bir kısım “vazifeler” eda etmektedir.

Evet, bir insanın dinini koruma, ırz ve namusunu müdafaa etme, mal ve can güvenliğini sağlama adına mücadele vermesi İslâm’ın takdir ve tebcil ettiği davranışlardır. Bütün bu değerleri koruma adına insanın mücadele etmesi, onun hem en temel haklarından hem de başlıca vazifelerindendir ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleri içerisinde, bu uğurda öldürülen kimse şehit olur. (Bkz. Ebu Davud, sünnet 32; Tirmizî, diyât 21)

Ne var ki bütün bu mücadelelerin değerler üstü bir değere ulaşması, o insanların Allah’la irtibatına bağlıdır. O’nunla irtibatlandırmadığınız en önemli şeyler bile, kıymet-i harbiyelerinden çok şey kaybeder, renk atar, partallaşır ve yıkılmaya müsait hâle gelir. Buna mukabil O’nun rıza ve hoşnutluğunu hedefleyerek yaptığınız önemsiz gibi görünen işler ise apayrı değer ve kıymetlere ulaşır.

   Ruhbanün fi’l-Leyl Fursânun fi’n-Nehar

Sahabe-i kiram efendilerimiz, Allah yolunda verilen mücadele ve yapılan hizmetler ile kulluk dengesini tutturma adına bizim için en güzel örnektir. Biyografilerini yazanlar, onların hayatlarını “ruhbanün fi’l-leyl fursânun fi’n-nehar” ifadeleriyle özetliyorlar. Bunun anlamı şudur: Onların her birisi gecelerini ibadetle taçlandırıyor, sabahlara kadar yüreğini parçalarcasına Allah’a yalvarıp yakarıyordu. Gündüz olunca ise bir savaş durumu ortaya çıktığında kahraman kesilip meydanın hakkını veriyordu.

Geceleyin onların Allah karşısında nasıl iki büklüm olduklarını gören birisi, “Bunlar ibadetten başka bir şey bilmiyorlar.” derdi. Fakat onlar at bindiklerinde âdeta koca bir orduya tek başına karşı koyabilecek bir metanet ve cesaret ortaya koyuyorlardı. İşte asıl mesele de bu dengeyi kurabilmektir. Bir taraftan ölesiye hizmet etmek diğer yandan da şekil ve suretlerden sıyrılarak bir kalb ve ruh insanı hâline gelebilmek.

İnsan, deruhte ettiği vazifeleri en mükemmel şekliyle yerine getirebilmeli; fakat bunun yanında, yaptığını niçin yaptığının da farkında olmalı. Allah yolunda hizmet ederken gaflete düşmemeli, zühule girmemeli. Yaptığı her işi sadece Allah için yapmalı. Hizmetleri, onun Allah’la münasebetini daha bir güçlendirmeli, onu daha çok ibadet ü taate yönlendirmeli. Yoksa insana ahirette, “Allah’la münasebetin ne kadardı? İçinde O’nu ne kadar duyuyordun? Aklına geldiği zaman ne kadar yüreğin titriyordu? Niye olduğundan fazla göründün? Neden hâl ve tavırlarınla kendini farklı göstermeye çalıştın?” diye sorarlar.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأُمُورِ “Şayet onlara yeryüzünde bir hâkimiyet nasip edersek, namazlarını hakkıyla eda eder, zekâtlarını verir, iyiliği yayar, kötülüğü önlerler. Bütün işlerin akıbeti elbette Allah’tan sorulur.” (Hac sûresi, 22/45) Allah (celle celalul) bu âyet-i kerimede ayaklarını yere sağlam basan ve belirli güç ve imkânlara sahip olan mü’minlerin özelliklerini sayarken ilk olarak onların kemal-i hassasiyetle namazlarını eda edecekleri ve tastamam zekâtlarını verecekleri üzerinde duruyor. Demek ki Allah’ın bizden asıl istediği şey budur. Âyet-i kerimeyi, “Şayet siz verdiğim imkanları ibadet ü taatle taçlandırır ve şükrederseniz, Ben de nimetlerimi artırırım. Siz bu konuda vaadinizde durmazsanız, Ben de onu size nasip etmem.” şeklinde de anlayabiliriz.

Hâsılı mü’min, her işinde olduğu gibi burada da itidali elden bırakmamalı, ifrat ve tefrite girmemeli. Ne sadece koşturup durmalı ne de tamamen halvete çekilmeli. Koşup durduğu aynı anda halveti de beraber yaşamalı. Çok kullandığımız tabirle, “Halk içinde Hak’la beraber” olmalı. Peygamber yolu da budur. Şayet Allah’ın mü’minlere “yeniden bir gül devri yaşatma” şeklinde bir vaad-i sübhanisi varsa ve bunu da şart-ı âdi plânında onların tavır ve davranışlarına bağlamışsa, bunu değiştirmeye hiçbirimizin gücü yetmeyecektir.

***

(Not: Bu yazı 13 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

VİFAK VE İTTİFAK

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah yolunda yapılan hizmetlerde öncelikle söz ve amellerin doğru olması ve rıza-i ilahî hedefine yürürken meşru vasıtaların kullanılması gerekir. Yani her tür faaliyet ve proje, dinin temel disiplinleriyle uyum içinde olmalı; Kur’ân’ın emirlerine ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanlarına muvafık olmalı, içinde bunlara muhalefet içerecek hiçbir şey barındırmamalıdır. Bunun yanında insanların ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması ve toplum hayatındaki boşlukların doldurulması gerekir.

Hiç şüphesiz bunların her birisi, i’lâ-i kelimetullah yolunun yolcuları açısından en başta dikkat edilmesi gereken çok önemli prensiplerdir. Fakat Allah yolunda yapılan hizmetlerin semeredar olabilmesi için, bütün bunların yanında toplumdaki vifak ve ittifak duygusunun korunmasına da fevkalâde önem gösterilmesi gerekir. Zira tevfik-i ilâhînin celbedilmesi buna bağlıdır. Bunu sağlamanın önemli dinamiklerinden birisi ise yapılan hizmetlerde aidiyet mülâhazasını işin içine katmamaktır.

   Aidiyet Düşüncesinden Uzak Durma

Biraz daha açacak olursak, söylenilen sözlerin veya yapılan amellerin ilâhî ve nebevî olmasının yanında, mensubiyet ve aidiyet düşüncelerinden de kurtarılması gerekir. İnsan bazen “din” der, “diyanet” der fakat hiç farkında olmadan bunlarla kendini veya mensup olduğu grubu nazara verir. İrşat ve tebliğ faaliyeti yaptığını zanneder fakat gerçekte kendi yol ve yöntemini öne çıkarır. Ülkeyi kalkındırmaktan bahseder fakat asıl kendisinin ayağa kaldırılmasına nazarları çevirir. Yeni bir inşa ve ihya ruhuna ihtiyaç olduğunu, yeni bir rönesans gerçekleştirilmesi gerektiğini söyler fakat bütün bunları kendi hamle ve hareketlerine bağlar.

Meydana gelen bir kısım başarıların, ortaya çıkan bazı güzelliklerin, bir içtihat hatası olarak belirli şahıs veya gruplara nispet edilmesi, cemaat enaniyetini ve aidiyet mülâhazasını daha da güçlendirir. İnsanların mübalağaya açık bir yanları vardır. Bu sebeple takdir ve övgülerinde aşırıya kaçabilirler. Belirli şahıs veya gruplardan bahsederken meseleyi abartarak anlatabilirler. Fevkalâde makamlar ve payeler verebilirler.

Bir yere kadar onların bu tür tavır ve davranışları bir içtihat hatası olarak değerlendirilebilir ve mazur görülebilir. Fakat bütün bunlar bizi müstakim düşünceden uzaklaştırmamalı, bizim meseleleri doğru bir yörüngede değerlendirmemize mani olmamalıdır. Şayet biz de başkalarının bu tür takdir ve alkışlarına bakarak meseleleri belirli nispetlere ve mensubiyetlere bağlarsak, vifak ve ittifakı zedelemiş, insanları kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Hak ve hakikati ifade etmeye çalışırken, onu tek bir yörüngeye bağlamış oluruz. Hiç farkına varmadan bütün hizmet alanları bize aitmiş gibi hareket ederiz.

   Toplumsal Barışı Sağlama Adına

Oysaki özellikle günümüz dünyasında, iman ve Kur’ân hizmetlerini asıl değerli kılacak ve büyütecek olan husus, bunların toplumun diğer kesimleriyle vifak ve ittifak içinde yürütülmesidir. Bunu koruyabilme adına yapılması gereken her şey yapılmalı, alınması gereken bütün tedbirler alınmalıdır. Mesela Hz. Pir’in dediği gibi, şayet “hasende-güzelde” anlaşabiliyor, “ahsende-daha güzelde” ihtilafa düşüyorsak, hasenle iktifa etmesini bilmeliyiz. Tıpkı çok yüksek bir basiret insanı olan Efendimiz’in torunu Hz. Hasan’ın yaptığı gibi.

Bilindiği üzere Hz. Hasan, iki cemaat karşı karşıya geldiğinde, halifeliği Hz. Muaviye’ye bırakmak suretiyle, meydana gelmesi muhtemel büyük bir fitneyi önlemişti. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, “Benim şu yavrucuğum var ya o, seyyiddir. Allah onunla gelecekte iki büyük topluluğun arasını ıslah edecektir.” sözleriyle çok önceden Hz. Hasan’ın bu tavrını takdir etmişti. Hz. Hasan, ahseni bırakıp hasenle iktifa etmek suretiyle, ortaya çıkması muhtemel büyük bir fitnenin önüne geçmişti. Hasende sağlanan mutabakat, ona öyle bir güzellik kazandırıyor ki bazı durumlarda ahsenden daha güzel hâle geliyor.

Bu açıdan konuşulan sözlerde vifak ve ittifakı zedeleyecek her tür ifadeden kaçınmalı; başkalarına aidiyet mülahazasını hatırlatacak ve bu sebeple onlarda haset veya rekabet duygusunu tetikleyecek her tür hâl ve tavırdan uzak durulmalıdır. Hatta bırakalım rekabeti, normalde mahzursuz olan tenafüse dahi mümkün mertebe kapı aralanmamalıdır. Zira rekabet ile tenafüs hemhudut oldukları için sınır ihlâlleri yaşanabilir.

Normal şartlarda, “El âlem Allah yolunda koştururken biz niye duruyoruz ki! Biz de onlarla birlikte koşturalım.” düşüncesinin bir mahzuru yoktur. Mahzuru olma bir yana bu, Kur’ân tarafından da teşvik edilmiştir. Zira âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn sûresi, 83/26)

Ne var ki yarış yapma düşüncesiyle yola çıkan bazı kimseler bir süre sonra, “Aslında bu alan bizim hakkımız, falanlar niçin buradalar? Bize sormadan, bize danışmadan bu insanlar ne diye atlarını mahmuzlamış bizim alanlarda koşturup duruyorlar?” gibi şeytanca mülâhazalar içine girebilir ve bu, birlik ruhunu zedeleyebilir. Birilerinin aidiyet mülahazasını öne çıkarması, başkalarının da aynı duygu düşünceyle hareket etmesine sebep olabilir.

   Hissiyatları Hesaba Katın!

İnsanlar, makul buldukları, insanlık için yararlı olduğuna inandıkları ve dinin ruhuna uygun gördükleri bir kısım projeler etrafında bir araya gelebilir, belirli hizmetlere gönül verebilirler. Fakat doğruluğuna inandıkları işlerin arkasında koşarken, mutlaka başkalarının hissiyatını hesaba katmaları, onların düşüncelerini doğru okumaları, popüler ifadesiyle herkese empatiyle yaklaşmaları gerekir. Atacakları her bir adımın başkaları nezdinde ne tür duygu ve düşünceler hâsıl edeceğini çok iyi hesap etmeli ve buna göre hareket etmelidirler.

Herkesin saygı duyduğu değerler vardır. Eğer değerlerinize saygı duyulmasını istiyorsanız, başkalarının değerlerine saygısızlık etmemelisiniz. Sizin âlemden beklediğiniz şeyi, âlemin de sizden beklediğini katiyen unutmamalısınız. Ciddi bir empatiyle başkalarının hissiyatlarını doğru okumaya çalışmalı, tavır ve davranışlarınızı da buna göre ayarlamalısınız.

Yoksa güzel bir şeyler yapalım derken maksadın tam aksi neticelerle karşılaşılabilir. En masumane davranışlar, en güzel sözler dahi antipatiye yol açabilir. Eğer bu güzellikler aidiyet mülahazasına bağlanır ve bu şekilde takdim edilirse, insanlar yapılan hizmetlerden ziyade bunların kimin tarafından yapıldığına odaklanırlar. “Falanlar şunları yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Onların bir cemaati var, bizim niye yok?!” derler. Neticede toplumdaki vifak ve ittifak zedelenir ve tevfik-i ilâhî de inkıtaa uğrar.

Cenab-ı Hak, muvaffakiyetini ümmet-i Muhammed arasındaki anlaşmaya, uzlaşmaya ve ittifaka bağlamıştır. Onlar parçalanıp dağınıklığa düştükleri zaman Allah da onlar üzerindeki inayet ve riayetini kaldırır. Vekil olmaz onlara. Oysaki Kur’ân şöyle buyuruyor: وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “İşlerinizi üstlenen bir veli olarak da bir yardımcı olarak da elbette Allah yeter!” (Nisâ Sûresi, 4/45)

***

(Not: Bu yazı 4 Aralık 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

صلة الرحم

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول الله عز وجل ﴿وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ﴾ (سورة الرَّعْدِ: 13/21) كوصف من أوصاف أُولي الألباب، فما المقصود من “الصلة” المذكورة في هذا البيان الإلهي؟

   الجواب: تلفت الآيات الكريمات المقصودة بالذكر الأنظار إلى خمسة أوصاف لأولي الألباب، فيُعبر أولًا عن وفائهم بعهدهم لله تعالى بعبارة “الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ“، وهذه الآية تشمل وفاءهم بوعد “الإيمان” الذي قطعوه على أنفسهم للحق تعالى في عالم الأرواح، وكذلك وفاءهم بوعودهم في علاقاتهم البشرية، وبعد الذكر بالجانب الإيجابي لمسألة الوعد يرد الحديث أيضًا عن الجانب السلبي: “وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ“، فينفي نقضَهم لوعودِهم وعهودِهم.

ثم يُفهَم من قوله تعالى: “وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِه أَنْ يُوصَلَ” أنهم يصلون ما يأمر الله تعالى بوصله، ويُراعون ما يأمر بمراعاته من الأمور.

بعد ذلك يَلفت الانتباه بقوله “وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ” إلى أن أولي الألباب يعيشون في خوف وخشية من ربهم، وأنهم يتلوّون دائمًا خشوعًا وخضوعًا في طوق العبودية. والخشية تعبير عن احترام داخلي تجاه الله تعالى، والخشوع يعني التذلّل والانحناء كالعصا أمام عظمة الله وجلاله. وكون الإنسان متصفًا بالخشية والخشوع أمرٌ مرتبط بمعرفة الله سبحانه وتعالى، وهو ما يُعبر عنه في الآية الكريمة: ﴿إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ﴾ (سورة فَاطِرٍ: 35/28).

وعقب ذلك يُقال: “وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ“، أي إنهم يخافون ويرتعشون ارتعاشًا من أن يواجهوا الحساب بشدة للغاية.

   أمر إلهي يجب إحياؤه

أوصاف أولي الألباب المذكورة في السورة ليست مقصورة على هذه الأمور فحسب، فثمة أوصاف أخرى أيضًا. ولكن بما أن السؤال عن “الصلة” وليس عن تلك الأوصاف كلها، فدعونا نحاول الوقوف على ذلك بعض الشيء.

الصلةُ لغة تعني الرابطة والعلاقة، وفي الاصطلاح الإسلامي تُستَخدم بمعانٍ مثل الحفاظ على الروابط الإنسانية، وفعل الخير، والمراعاة، لا سيما الحفاظ على دفء علاقات القرابة وذوي الأرحام. وبما أنه تم الوقوف في العبارات السابقة على مسألة الوفاء بالعهد ونقضه، فإن المعنى الأول الذي يفهم من الأمور التي أمر الله بمراعاتها ووصلها هو الوفاء بالعهد، والثبات على الوعود والعهود المقطوعة. وإلى جانب هذا فإنه يدخل ضمن هذه الآية معانٍ أخرى مثل إقامة علاقة وصلة لا تنقطع بالله، ومفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، وأوامر الإسلام الدين المبين؛ فكل الواجبات الدينية بدءًا من أسس الإيمان إلى أركان الإسلام، ومن أصول الدين إلى أحكام الفروع يمكننا أن نراها نوعًا مما يجب أن يوصَل، وباختصار يمكن القول: لقد أُمرنا ههنا بالالتزام بالدين وبأحكامه.

وبمعنى أكثر خصوصية، فإن المقصود من الصلة هنا هو صلة الرحم، أي مراعاة أواصر القربى وعلاقاتها، وهذا الجانب من المسألة من الأهمية بمكانٍ لا سيما في عالم اليوم الذي انقطع فيه الناس بعضهم عن بعض. فمن المؤسف أن البشر الذين هم فروع أو براعم أو أوراق أو ثمار شجرة واحدة يعيشون منفصلين بعضهم عن بعض، فالأبناء ليسوا مقصرين في واجبهم ومسؤولياتهم تجاه أقاربهم فحسب، بل إنهم في قطيعة مع آبائهم وأمهاتهم. بل وحتى لا يعرفون معظم أقربائهم وأولي أرحامهم إلى أن نسوا المسؤوليات الواجبة تجاههم. وبما أن المجتمع قد انفصل عن قيمه الخاصة ويعيش غربةً خطيرة، فمهما يُنفّذ من حشدٍ وجهد ومهما تبذل من جهود لإعادة تأهيل الناس في هذا الصدد فهي قليلة.

وحينما ننظر إلى القرآن الكريم يتبين أنه كثيرًا ما يتم التأكيد على حق الوالدين وصلة الرحم في آيات عديدة منه؛ فمثلًا يقول الله تعالى: ﴿وَاعْبُدُوا اللهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/36)، فقد قرن الحق سبحانه وتعالى عبادته وطاعته بالإحسان إلى الوالدين والأقربين.

لهذا السبب يجب أن يكون لدى المؤمن شعور حقيقي بصلة الرحم تجاه أقاربه، وينبغي ألا يُحرَم أحدٌ منهم مهما كانت درجة قرابته، وخاصة الآباء والأمهات، من صلة الرحم. وبما أن الله جل جلاله قد قرَن الأمر برعاية حقوقه بالأمر برعاية حقوق الوالدين، ثم الأقارب، ثم الأشخاص الآخرين الذين بيننا وبينهم صلة أو علاقة ما، فيجب مراعاة هذه الحقوق ألبتة. فحتى الأحجار الجامدة لا تسقط ولا تنهار عندما تتكاتف وتتعاضد فتشكل قبابًا وأقواسًا متينة، وهكذا أيضًا حينما يتعاون الناس ويتكاتفون في الحياة الاجتماعية بدءًا من أقرب دائرة، ويدعم بعضهم بعضًا في احتياجاتهم المادية والروحية؛ فلن يسقطوا ولن ينهاروا.

   يجب ألا تحول الخدمة دون صلة الرحم

من وقت لآخر قد يخطر بذهن الإنسان بعض الملاحظات الشيطانية مثل “إنني على أية حال أعمل في الخدمة، إنني أركض خلف واجب مقدس مثل إعلاء كلمة الله، وبينما أضطلع بهذه الواجبات المهمة للغاية فلا ضير حتى وإن لم أهتمّ بحقوق الوالدين والأقارب…”، وبالتالي قد يصبح الإنسان غير مبال برعاية أواصر القرابة وصلة الأرحام، ذلك أنه ليس من الممكن التوفيق بين مثل هذه الأفكار والمنطق القرآني، لا أحدَ يستطيع أن يمحوَ أو يتهاونَ بمسألةٍ أكَّدَ وشدَّدَ عليها القرآن والسنة، فإن كان الله جل جلاله أمر في كتابه العظيم بمراعاة حقوقهم فهذا تكليف ديني مهم جدًّا بالنسبة للمؤمن، لا حقّ لأحدٍ في تغيير أحكام الله، لذلك فمن واجب المؤمن أن يَصِلَ ما أمر الله به أن يوصَلَ، ويقبّل أيدي والديه، ويطلب دعاءهم، وإذا كان لديهم احتياجات فيجب عليه تلبيتها.

فإنه من الممكن أداء الخدمات التي يجب القيام بها دون تقصير، ولكن مع مراعاة حقوق الوالدين والاهتمام بالأقارب ورعايتهم، لا ينبغي لأي شيءٍ مهما كان مهمًّا أن يكون عقبةً أو حائلًا أمام الآخر، ويجب كذلك أن نخدم الإسلام الدين المبين طلبًا لرضا الله عز وجل، ومن ناحية أخرى لا ينبغي لنا أن نتجاهل نَيل رضا الوالدين والأجداد والجدات، والأخوال والخالات، والأعمام والعمات.

الواقع أنه يمكن اعتبار صلة الرحم وسيلة مهمة لإفراغ إلهامات قلوبنا في صدور الآخرين، ومن خلال الحفاظ على تماسك علاقاتنا مع عائلاتنا وأقاربنا يمكننا أن نجعلهم يدركون ما لدينا من جماليات أيضًا، وهكذا نجعل زياراتنا أكثر بركة بعون الله وإذنه تعالى، ويمكننا تحويلها إلى سبع سنابل في كل سنبلة مائة حبة، يمكننا أن نعبر لهم بمواقفنا وتصرفاتنا -وإن لم يكن بأقوالنا- عن بعض الأشياء، وأن نكون قدوةً لهم، وكما نقول دائمًا: “الحال مفتاح لحلول جميع المعضلات”.

ولا سيما أنه مع تطور وسائل الاتصال في يومنا قد صار من السهل جدًّا السؤالُ عن أحوال الأقارب وذوي الأرحام وظروفهم وإرضاؤُهم، فإن كنا نعيش بعيدًا عنهم ولا نستطيع زيارتهم دائمًا يمكننا أن نفي بواجبنا في صلة الرحم عن طريق وسائل مختلفة مثل الهاتف والإنترنت، يمكننا أن نتحدث معهم صوتًا أو صوتًا وصورة، وننقل إليهم ودّنا ومحبتنا، وأن نكون على دراية بأحوالهم، ونرضيهم.

   يجب وصل من قطعنا

أريد أن أتطرق إلى نقطة أخرى تتعلق بالموضوع، ألا وهي أن قطع أقاربنا علاقاتهم بنا وعدم وفائهم بحق صلة الرحم لا يمكن أن يكون حجة لنا لئلا نفي بهذا الواجب تجاههم؛ فقد ورد في الأحاديث النبوية الشريفة أن ثواب من يصل رحمه وقد قطعوه أكثر وأفضل مِن ثواب مَن يَصِلُ من وصلوه[1].

ليت الجميع يفي بهذا الواجب المهم المنوط به! ليته يتصل بأقاربه ويسأل عنهم ويزورهم، ويقبّل أيدي كبارهم، ويعتني بصغارهم، وكما أشرنا سابقًا هناك انفصام خطير في يومنا هذا حتى بين أقرب الأقارب، لذا علينا أن نذهب نحن إلى أقاربنا حتى وإن لم يأتوا هم إلينا، ونسأل عن أحوالهم وشؤونهم حتى وإن لم يسألوا هم، وكما جاء في المثل التركي: أن مقابلة الخير بالخير هو شأن الجميع، بينما مقابلة الشر بالخير هو شأن الرجال العظام.

الجميع يستجيب لصلة من وصلوه، وزيارة من زاروه، فمقابلة الخير والإحسان بمثلهما أمر سهل، وهذا يشبه نوعًا من البيع والشراء، فهو وسيلة ربح لكلا الطرفين، إلا أنه ليس سهلًا الحفاظ على البر والإحسان حين لا يقوم طرف بأداء ما يقع على عاتقه، فإن كان المرء يحافظ على علاقاته وزياراته بالرغم من التصرفات السلبية للطرف الآخر فتلك هي صلة الرحم الحقيقية، فإن كان ثواب المرء عشر حسنات مثلًا في وصله رحم من يصله فربما يكون ثوابه مائة حسنة في صلةِ رحمٍ هكذا من جانب واحد.. لأن وصل إنسان لمن قطعه، وأعرض عنه أمرٌ صعبٌ جدًّا على النفس، فإن كان المرء يصل رحِمَه طلبًا لرضا الله تعالى فحسب، ودون أن يأبَهَ بتصرّفات أقاربه، فلا شك أن عمله هذا سيكون أفضل بكثير عند الله تعالى.

والأكثر من ذلك أنه قد تغلق الهواتف في وجوهنا أحيانًا، ونُطرد من أمام الأبواب، ويُقال لنا إننا لا نريدكم، ربما لا يأتينا رد على رسائل التهنئة كلها التي نرسلها في الأعياد وفي المناسبات الخاصة، يجب ألا نستاء وألا نتضايق بالرغم من كل هذا.. بالعكس نحن بحاجة إلى إيجاد طرق لتليين مخاطبينا عبر البحث عن أساليب جديدة وتطوير أنماط مختلفة، يجب أن نذهب إليهم سواء جاؤوا إلينا أم لا، وأن نكرمهم سواء أكرمونا أم لا، يجب أن نتصل بهم سواء اتصلوا بنا أم لم يتصلوا، يجب أن نقابل شرهم بالخير وغلظتهم باللين والرفق.

إن أخلاق المؤمن تقتضي ذلك، والبطولة والمروة تكمن هنا، وهذا هو المنهاج المحمدي.

***

   ملحوظة: هذا المقال تم تجهيزه من اللقاءات التي دارت في (27 ديسمبر 2007م و10 يوليو 2012م).

***

[1] انظر: صحيح البخاري، الأدب، 15؛ مسند الإمام أحمد، 383/24.

SILA-İ RAHİM

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ra’d suresinde akıl sahiplerinin (ülü’l-elbâb) bir vasfı olarak وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ “Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetir, birleştirilmesi gerektiği şeyi birleştirirler.” (Ra’d sûresi, 13/21) buyruluyor. Bu ilahî beyanda nazara verilen “sıla”dan maksat nedir?

   Cevap: Söz konusu âyet-i kerimelerde ülü’l-elbâb’ın beş vasfına dikkat çekiliyor. İlk olarak اَلَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ ifadeleriyle onların Allah’a verdikleri sözde durdukları ifade ediliyor. Hem ruhlar âleminde Cenab-ı Hakk’a verilen “iman etme” sözünün hem de beşerî ilişkilerde verilen sözlerin yerine getirilmesi bu âyetin şümulüne dâhildir. Söz verme meselesinin pozitif yanı emredildikten sonra, وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ ifadeleriyle negatifine de yer veriliyor ve onların verdikleri sözleri bozmayacakları belirtiliyor.

Ardından da وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِ اَنْ يُوصَلَ ifadeleriyle Cenab-ı Hakk’ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri birleştirecekleri, gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetecekleri ifade ediliyor.

Daha sonra وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ifadesiyle akıl sahiplerinin Rabbilerine karşı haşyet içinde olduklarına, hayatlarını kemerbeste-i ubudiyet içerisinde hep iki büklüm yaşadıklarına dikkat çekiliyor. Haşyet, Allah’a karşı duyulan bir iç saygının ifadesidir. Ona karşı kalbin ürpermesini ifade eder. Huşu da Allah’ın büyüklüğü ve ululuğu karşısında asa gibi iki büklüm olma demektir. İnsanın huşu ve haşyet sahibi olması, marifetullaha bağlı bir husustur. Nitekim, إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan gerektiği tarzda ancak âlimler haşyet duyar.” (Fâtır sûresi, 35/28) âyetinde de bu dile getirilir.

Ardından da وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ buyruluyor. Yani onlar, hesabın karşılarına çok kötü bir şekilde çıkmasından da korkarlar, tir tir titrerler.

   İhya Edilmesi Gereken İlahî Emir

Surede sayılan ülü’l-elbâb’ın vasıfları bunlarla sınırlı değil, başka vasıflar da zikrediliyor. Fakat soruda bunların tamamı değil de sadece “sıla” mevzuu sorulduğu için, onun üzerinde bir nebze durmaya çalışalım.

Kelime anlamıyla sıla, birleştirmek demektir. İslami literatürde, insani bağları koruma, iyilik yapma, gözetme, hususiyle akrabalık ilişkilerini sıcak tutma gibi manalarda kullanılmıştır. Önceki ifadelerde, verilen sözlerin yerine getirilip getirilmemesi üzerinde durulduğu için, burada Allah’ın birleştirilmesini, gözetilmesini emrettiği şeylerden anlaşılan ilk mana, verilen sözlerin tutulması, yapılan ahitlerde sabitkadem olunmasıdır. Bunun yanında Allah’la, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, din-i mübin-i İslam’ın emirleriyle kopmayan bir münasebet tesis etme gibi manalar da bu âyetin şümulüne girer. İman esaslarından İslâm erkânına, dinin temel disiplinlerinden füru ahkâmına kadar riayet edilmesi ve yerine getirilmesi emredilen her şeyi bir sıla olarak görebiliriz. Kısaca burada dine ve dinî hükümlere bağlılığın emredildiği söylenebilir.

Daha hususi manada ise buradaki sıladan kastedilen sıla-i rahimdir, yani akraba bağlarının gözetilmesidir. İnsanların birbirinden koptuğu günümüz dünyasında meselenin bu yanı da ayrıca önem arz etmektedir. Maalesef aynı ağacın dalları, budakları, yaprakları veya meyveleri olan insanlar birbirlerinden kopuk yaşıyorlar. Evlatlar, değil akrabalarına karşı vazife ve sorumluklarını yerine getirmek, anne-babalarından dahi kopmuş durumdalar. Hısım ve akrabaların çoğu tanınmıyor bile. Onlara karşı sorumluluklar unutulmuş durumda. Toplum kendi değerlerinden koptuğu ve bu konuda çok ciddi bir gurbet yaşadığı için ne kadar tahşidat yapılsa, insanlar ne kadar rehabiliteye tâbi tutulsa azdır.

Hâlbuki Kur’ân’a bakılacak olursa, çok sayıda âyet-i kerimede anne-baba hakkı ve akrabalık bağları üzerinde hassasiyetle durulduğu görülür. Mesela, وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا “Yalnız Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altında bulunanlara da iyilik edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ sûresi, 4/36) âyet-i kerimesinde Cenab-ı Hak, Kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne-babaya ve akrabalara sözü getiriyor ve onlara güzellikle muamele edilmesini, iyilik ve ihsanda bulunulmasını emrediyor.

Bu sebeple bir mü’minde akrabalarına karşı çok ciddi bir sıla hissi bulunması gerekir. En başta anne-baba olmak üzere yakından uzağa hiç kimse sıla-i rahimden mahrum edilmemelidir. Allah (celle celâluhu) kendi hukukundan hemen sonra anne-babanın ve arkasından da akrabaların, onun ardından da aramızda şöyle böyle bir alaka bulunan sair insanların hakkını nazara verdiğine göre, bu haklara mutlaka riayet edilmelidir. Şuursuz taşlar bile baş başa verip sağlam kubbeler, kemerler oluşturduklarında düşmüyor, dökülmüyorlar. Aynen öyle de insanlar da sosyal hayatta en yakın daireden başlamak üzere baş başa verir, maddî ve manevî ihtiyaçlarında birbirlerine destek olurlarsa devrilmezler, dökülmezler.

   Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı

Yer yer insanın aklına, “Ben nasıl olsa hizmet ediyorum, i’lâ-i kelimetullah gibi mukaddes bir vazifenin arkasında koşuyorum. Bu gibi çok önemli vazifeler dururken anne-baba veya akraba hukuku gibi şeyler olmasa da olur.” gibi şeytanî bir kısım mülahazalar gelebilir. Böylece insan, akrabalık bağlarını gözetme konusunda vurdumduymaz hale gelebilir. Ne var ki bu gibi düşünceleri Kur’ânî mantıkla telif etmek mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet’in ısrarla üzerinde durduğu ve tahşidatta bulunduğu bir meseleyi hiç kimse kaldırıp bir kenara atamaz. Şayet Allah (celle celâluhu) Yüce Kitab’ında onların hakkını gözetmeyi emretmişse, mü’min için bu, çok önemli dinî bir mükellefiyettir. Hiç kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, onları ziyaret etmek, durumlarına göre ellerini öpmek, dualarını almak ve eğer varsa bir ihtiyaçları bunu gidermektir.

Bir taraftan ara vermeksizin yapılması gerekli olan hizmetlerin yapılması fakat diğer yandan da anne-baba hukukuna riayet edilmesi, akrabaların görülüp gözetilmesi pekâlâ mümkündür. Bunlardan biri diğerine mâni olmamalıdır. Bir taraftan Rabbimizin rızasını kazanma istikametinde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeli, diğer yandan da yine O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek için anne-babaların, nine ve dedelerin, hala ve teyzelerin, dayı ve amcaların rızasını almayı ihmal etmemeliyiz.

Hatta gönüllerimizin ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme adına sıla-i rahim önemli bir vesile olarak görülebilir. Ailelerimizle, akrabalarımızla münasebetlerimizi sıkı tutarak, onlarla hemhal olarak sahip olduğumuz güzelliklerden onların da haberdar olmalarını sağlayabiliriz. Böylece Allah’ın izni ve inayetiyle ziyaretlerimizi daha da bereketlendirir, bire yedi yüz veren başaklar haline getirebiliriz. Sözle olmasa bile hal ve tavırlarımızla onlara bir şeyler ifade edebilir, örnek olabiliriz. Her zaman söylediğimiz gibi temsille ve halle halledilmedik bir mesele yoktur. 

Özellikle günümüzde iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte hısım ve akrabaların hâl ve hatırlarını sormak, onların gönlünü almak çok daha kolaylaşmıştır. Onlardan uzakta bulunsak ve her zaman ziyaretlerine gidemesek bile, internet, telefon gibi vasıtalarla sıla-i rahim vazifemizi yerine getirebiliriz. Sesli veya görüntülü aramalarla onlarla konuşabilir, sevgi ve muhabbetlerimizi iletebilir, durumlarından haberdar olabilir ve onların gönüllerini hoşnut edebiliriz.

   Gelmeyene Gitmeli

Konuyla ilgili son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Yakınlarımızın bizimle ilişkilerini kesmeleri, sıla-i rahim vazifelerini hakkıyla eda etmemeleri bizim bu vazifeyi ihmal etmemiz adına bir mazeret olamaz. Zira hadis-i şeriflerde, bizimle ilişkisini kesen insanlara karşı yapılacak sıla-i rahimin çok daha faziletli olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Buhari, edeb 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 24/383)

Keşke herkes bu önemli görevini yerine getirse! Yakınlarını arayıp sorsa, onların ziyaretlerine gitse, büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öpse. Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi günümüzde en yakın akrabalar arasında dahi ciddi bir kopukluk söz konusu. Bu sebeple yakınlarımız gelmese de biz gitmeliyiz; onlar halimizi hatırımızı arayıp sormasa da biz onların hal ve hatırlarını sormalıyız. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, iyiliğe iyilik her kişinin işidir; kötülüğe iyilik ise er kişinin işidir.

Sıla-i rahime herkes karşılık verir. Gelene herkes gider. İyilik ve ihsanda bulunana karşılık vermek kolaydır. Karşılıklı olunca iyilik yapmak kolaydır. Bu bir nevi alış-veriş gibidir. Her iki taraf için de kazanç vesilesidir. Fakat bir tarafın kendine düşeni yapmadığı durumlarda iyilik ve ihsanı devam ettirmek hiç de kolay değildir. Eğer kişi karşı tarafın olumsuz tavırlarına rağmen ilişkisini, ziyaretlerini devam ettiriyorsa işte gerçek sıla-i rahim budur. Şayet sılaya karşı yapılan sılada on sevap kazanılıyorsa, böyle bir sılada belki yüz sevap kazanılabilir. Zira bir insanın kendisiyle alakasını kesen, yüzüne bakmayan bir kimsenin ayağına gitmesi nefse çok ağır gelir. Eğer o, her şeye rağmen, kırılıp dökülmesine aldırmadan, sırf Allah rızası için sıla-ı rahim görevini ifa ediyorsa, hiç şüphesiz onun bu ameli Allah katında çok daha hora geçecektir.

Daha da ötesi, bazen telefonlar yüzümüze kapatılabilir, kapıdan kovulabiliriz, yüzümüze karşı istenmediğimiz söylenebilir. Bayramlarda veya özel günlerde gönderdiğimiz bütün tebrik mesajları karşılıksız kalabilir. Bütün bunlara rağmen küsmemeli, darılmamalıyız. Bilakis yeni yeni yol ve yöntemler bularak, farklı üsluplar geliştirerek muhatabımızı yumuşatabilmenin yollarını aramalıyız. Gelmeseler de gitmeli, yedirmeseler de yedirmeli, aramasalar da aramalıyız. Kötülüklerine iyilikle, kabalıklarına yumuşaklıkla mukabelede bulunmalıyız.

Mü’min ahlakı bunu gerektirir. Yiğitlik buradadır. Muhammedî yol budur.

***

(Not: Bu yazı 27 Aralık 2007 ve 10 Temmuz 2012 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

نزاهةُ اللسان

Herkul | | العربية

إنَّ الواجب الذي يقع على كاهل مَنْ نذروا أنفسهم لخدمة الإيمان والقرآن في مرحلة شاعت فيها مشاعر الأنانية أكثر فأكثر، وأُثيرت الحوادث السلبية باستمرار، وتطاول الجميع بعضهم على بعض؛ هو احتضانهم البشرية جمعاء بمزيد من الحب والتسامح أكثر من أي وقت مضى، فإن قابلوا هذه النوعية من الأعمال السلبية بمثلها فقد أساؤوا إساءة عظيمة لمجتمعاتهم أنفسهم وللإنسانية قاطبة على حد سواء.

وبما أننا بشر فقد نغضب ونسخط إزاء بعض الأحداث الأليمة، وننهزم لغضبنا وسخطنا، بل إنه قد تنبري في أنفسنا أحيانًا مشاعر الحقد والغضب تجاه فئة من الظالمين والمُعتدين ممن يتجاوزون الحدود في أفعالهم، بيد أنه يجب علينا أن نقمع هذه المشاعر السيئة وألا نسمح لها بالظهور؛ وذلك عبر إيفائنا إرادَتَنا حقَّها، بل ويجب علينا -ما استطعنا- أن نُذيب تلك المشاعر ونقضي عليها بواسطة نظام هضمنا وعفونا المعنوي، فإذا ما تمكنا من السيطرة على غضبنا الذي يفور ويغلي كالحمم البركانية فزنا من ناحية بثواب العبادة، ومن ناحية أخرى لم نشارك في توسيع رقعة الانقسامات والصراعات في المجتمع.

ومن المؤسف أن السبّ والشتم والتجريح صار مألوفًا أو موضةً في يومنا هذا؛ فالجميع لسانهم سليط، وأسلوبهم مؤذٍ وجارح، حتى وإن استحق البعض هذا فإنه لا فائدة أبدًا من الإساءة إليهم بالقول؛ بل إنه يؤدي إلى الضرر، وكما أن السب والشتم في حق المذنبين لا يؤجر عليه المسلم، فإنه ليس فضيلة أيضًا، ولم يرد في القرآن الكريم ولا في السنة الصحيحة ولو بنصف كلمة تشير إلى أن قول: “لعنكم الله” لمن شقّوا سيدنا زكريا عليه السلام بالمنشار، أو لمن قتلوا سيدنا يحيى عليه السلام أمر تعبدي يؤجر عليه المرء.

ليتنا نستطيع أن نوسّع قلوبنا لاحتضان الأشرار والسّيّئين، ونتمنى لهم الخير، فنقول مثلًا: “اللّهم ألقِ الإيمان في قلوب مَن يسيئون إلينا واشرح صدورهم للإيمان والإسلام والإحسان! اللّهم اهدهم الصراط المستقيم!”، إنني أرى هذا تصرّفًا إنسانيًّا، وفكرًا إنسانيًّا، وسلوكًا إنسانيًّا، وعندما يمكن للمرء أن يتصرّف بإنسانية لا ينبغي له أن يتدنى إلى غير ذلك، وعلى سبيل المثال فإذا ما ركلكم أحدهم أو ضربكم فلا يمكن أن يُوصَفَ فِعْلُهُ بالعمل الإنساني، وإذا ما قابلتم إساءَته بمثلها فإنكم تنسلخون تمامًا من إنسانيتكم، وجميعُ النصوص القرآنية والحديثية تحثُّ المؤمنين وتشجعهم على التصرف بطريقة إنسانية.

   حُسْنُ خلق رسولنا صلى الله عليه وسلم

طالعنا في كتب الحديث أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بكى حزنًا على موت بعض الناس مثل ابنه إبراهيم، والصحابي الجليل عثمان بن مظعون رضي الله عنه، لكن أيًّا منهم لم يهزه عليه الصلاة السلام بقدر ما هزه استشهاد حمزة رضي الله عنه؛ ذلك أن عينيْ رسول الله صلى الله عليه وسلم فاضتا بالدمع حزنًا حين رأى جسد عمِّه حمزة رضي الله عنه الذي أحبه أكثر من نفسه وقد مُثِّل به في ساحة الحرب يوم أحُدٍ، إلا أنه برغم هذا لم يُكِنّ في صدره بغضًا ولا كرهًا لا لـوحشي الذي غرس حربته في صدر سيدنا حمزة، ولا لهند التي تسببت في هذا، ولا لأبي سفيان أيضًا، وقد انضم وحشي لاحقًا إلى صفوف الصحابة، وحين جاء الوقت أخذ مكانه في الجيش الذي أعدَّه سيدنا أبو بكر رضي الله عنه لمواجهة مسيلمة الكذاب مدعي النبوة، فغرس حربته هذه المرة في صدر ذلك الكذاب.

ولو أن النبي الأكرم أخذ موقفًا ضد وحشي وتحدث ضده، فالأرجح أنه ما كان سيشرف بالإسلام، ولا أن يقاتل ببطولة في اليمامة، وبالمثل لو أن أفراد عائلة بني أمية لم يروا الشفقة والمسامحة والرحمة الواسعة من النبي الأكرم لما كانوا سيدخلون في الإسلام.

لم تكن مسامحة رسول الله صلى الله عليه وسلم وعطفه وعفوه وصفحه موجهة لقاتلي عمه فقط؛ فلقد عفا حتى عن مشركي مكة الذين مارسوا ضده كل أنواع الشر طيلة حياته في مكة، وحرموا عليه ماءً يشربه وطعامًا يأكله، ولم يمنحوه حق الحياة وفرص العيش حيث وُجِد، وأصدروا الأوامر بقتله، ولم يتركوه وشأنه حتى في موطن هجرته بعد أن ترك مكة ورحل عنها، لقد خاف الجميع يوم الفتح من إمكانية محاسبتهم على الجرائم التي ارتكبوها بحقّه من قبل.. كان يدور بخلدهم: “تُرى هل سيقابِل الظلم والتعذيب الذي مارسناه ضدَّه بمثله؟”، بيد أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: “اذْهَبُوا فَأَنْتُمُ الطُّلَقَاءُ[1]، وهذا هو مضمون ما قاله يوسف عليه السلام لإخوته: ﴿لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ﴾ (سورة يُوسُفَ: 12/92)[2].

أية مروءة هذه! لم ينبس ببنت شفة لهؤلاء الذين ساموه كل أنواع الغلظة والجفاء طوال هذه السنوات، لم يهتم ولم يبالِ بإساءاتهم التي ارتكبوها بحقه، ولم يقف عندها، ولم يتوجه إلى معاقبتهم، بل وحتى إنه لم يتحدث عنها كيلا يُحرجهم، لقد كان سخيًّا كريمًا لأقصى درجة تجاه هؤلاء الذين ندموا بالفعل وكانوا يتشوفون إلى عفوه وصفحه، والواقع أن هذا كان دليلًا على تحلّيه بالأخلاق الإلهية.

أجل، نكرّر فنقول: لا فائدة أبدًا تعود على المرء من الشتم والإساءة إلى هذا أو ذاك، فمثل هذه الكلمات تضيف مزيدًا من السلبيات إلى تلك السلبيات الموجودة بالفعل، وتؤدي إلى تكوُّنِ دائرة مفرغة، والله تعالى يقول: ﴿وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ﴾ (سورة الأَنْعَامِ: 6/108)، والقرآن الكريم يحرم سبَّ وشتمَ الأوثان مثل اللات ومناة والعزى وإساف وغيرها التي عبدها مشركو مكة من أمثال أبي جهل وعتبة وشيبة وابن أبي معيط والوليد بن المغيرة؛ إذ يقول: “لا تقولوا للأوثان: خسف الله بكم الأرض، قهركم الله!”، لماذا؟ لأن عبَدَتها سينبَرون هم أيضًا فيقولون في الله ربكم -حاشا وكلا- ما لا يليق من الكلام.

لهذا السبب يجب على المؤمن ألا يدنس فمه ولسانه وقلبه بالكلمات القبيحة السيئة، وألا يستثير الآخرين ضده، بل يجب عليه أن يسعى إلى حل المشكلات عبر تمثيل قيمه بشكل مثالي ولائق، ودعوني أذكركم بعبارة لطالما كررناها: “الحال مفتاح لحلول جميع المعضلات”، فالأساس هو أن يمثل الإنسان قيَمَه تمثيلًا سليمًا، وأن يكون قدوة حسنة.

   مقابلة الإساءة بالإحسان

لطالما كان رجائي من الله تعالى بشأن من يكتبون ضدي ويسيئون إليَّ باستمرار أن يأتي الحق تعالى بهم أمامي ذات يوم، ويقدرني على فعل الخير لهم؛ فمثلًا إن أجد سيارة أحدهم تعطلت بينما أمرّ من الطريق، أتوقف وآخذه إلى سيارتي، وأوصله إلى حيث سيذهب، وأقابل بالإحسان الإساءة مثلما أوصى القرآن الكريم وجسَّدَ سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم، إننا اليوم بأمس الحاجة إلى مثل هذه المعاملة، وبإذن الله تعالى لا نؤذي أحدًا بسبب جوره وتحقيره وإهانته لنا، ولن نكسر بخاطر الآخرين وإن كسروا هم بخاطرنا، ولن نؤلمهم وإن آلمونا؛ لأن القلوب في يومنا تحتاج إلى البناء والتلاحم، وليس إلى التدمير والتفريق.

والواقع أن الظالمين والمتكبرين يستحقون الرأفة والعطف أكثر من الإهانة والإساءة، فالإنسان يتألم لهم حين يفكر في أحوالهم التي سيكونون عليها في الآخرة، فهل يُسَبُّ شِمْرُ بن ذي الجوشن وأبو لؤلؤة المجوسيّ، وابن ملجم أم يؤسَف ويُشفَق عليهم؟! أعتقد أنكم إن تروا حرمانهم من الرحمة في الآخرة يتحرك ضميركم، وتتألم قلوبكم لحالهم.

يجب على الإنسان أن يوفي إرادته حقَّها، وألا يسمح لمشاعر العداوة بأن تحكمه، فإن بدت الكراهية والحقد مرة واستقرّت في صدره فقد يصعب جدًّا اقتلاعُها والتخلّص منها، ومنْ تتلوث خلاياه العصبية بمثل هذه المشاعر السلبية يفكّر باستمرار في الشر، حتى وإن كان يعتقد أنه يتصرّف بعقله، إلا أنه غالبًا ما يتحرّك بتأثير الأحاسيس التي تضخّها فيه تلك المشاعر السيئة، بيد أن الواجب الذي يقع على عاتق من نذروا أنفسهم للقرآن وعشقوه هو أن يتحرّكوا بالعقل والمنطق والمحاكمة العقلية، وأن يتجولوا في المناخات الفسيحة النقية للقلب والروح والضمير.

ولهذا السبب، يجب ألا نسمح للحوادث السلبية أن تحوِّلنا إلى رموز وأساطين للكراهية والبغض، لا ينبغي لنا أن نورث الكراهية والغضب للأجيال القادمة، لا يجب أن نخطئ فنبني هوية أساسها الكراهية.. على العكس، يجب أن نعتمد أساسًا على بناء هوية عِمادُها الحبُّ والاحترام.. قد يخطئ البعض ويضطهدوا ويغدروا، وهناك أمثلة لا حصر لها من هذه الشرور مطوية تكررت خلال مراحل التاريخ، بيد أنه لا ينبغي لنا أن نرتكب الأخطاء نفسها، وإن شوّهوا وأعتموا أيامهم وطالعهم، فلا ينبغي لنا نحن أن نعتم ونشوِّه أيامنا ومستقبلنا.

 ***

[1] متفق عليه.

[2] ابن هشام: السيرة النبوية، 2/412؛ البيهقي: السنن الكبرى، 9/199.

NEZAHET-İ LİSANİYE

Herkul | | KIRIK TESTI

Enaniyetlerin çok ileriye gittiği, sürekli olumsuz hâdiselerin deşelendiği ve herkesin birbirine dil uzattığı bir dönemde, iman ve Kur’ân hizmetine baş koymuş adanmışlara düşen vazife, insanları, her zamankinden daha fazla sevgi ve hoşgörüyle kucaklamaktır.  Eğer onlar da aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle bu tür olumsuzluklara iştirak ederlerse hem kendi toplumlarına, hem de topyekûn insanlığa büyük bir kötülük yapmış olurlar.

İnsan olmamız hasebiyle, can yakıcı bazı hâdiseler karşısında öfkeye kapılabilir; hiddet ve şiddetimize yenik düşebiliriz. Hatta yer yer, sınır tanımayan bir kısım zalim ve mütecavizlere karşı içimizde kin ve nefret duyguları belirebilir. Fakat irademizin hakkını vererek bunları bastırmasını bilmeli ve bu kötü duyguların su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeliyiz. Hatta elimizden geliyorsa manevî hazım sistemimizle onları eritip yok etmeliyiz. Magmalar gibi kabarıp gelen öfkemizi bastırabildiğimiz takdirde hem ibadet sevabı kazanır hem de toplumdaki ayrışma ve çatışmaları büyütmemiş oluruz.

Maalesef günümüzde hakaret etme, başkalarına naseza nabeca sözler etme moda hâline geldi. Herkesin dili sert, üslubu kırıcı. Ne var ki birileri bunu hak etmiş olsa bile, onlara karşı kötü sözler söylemenin hiçbir faydası yoktur; bilakis zararı vardır. Sövüp sayma sevap olmadığı gibi, insan için bir fazilet de değildir. Hazreti Zekeriya’yı testere ile ikiye biçen, Hazreti Yahya’yı şehit eden zalimlere karşı “Allah belanızı versin!” demenin ibadet olduğuna ve insana sevap kazandıracağına dair ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Sünnet-i Sahiha’da yarım kelimelik bir şey yoktur.

Keşke, kötülüğe kilitlenmiş insanları bile vicdan enginliği ile kucaklayabilsek ve onlar hakkında da iyilik dileğinde bulunabilsek! Mesela desek ki, “Allah’ım bize kötülük yapan insanların kalblerine iman, İslâm ve ihsan mevzuunda inşirah bahşeyle! Onları hidayet eyle!” Bence bu, insanca bir tavır, insanca bir düşünce, insanca bir davranıştır. İnsanca davranmak varken, diğerine tevessül etmemek lazım. Birisinin size bir boynuz atması, bir çifte vurması insanca tavırlar değildir. Fakat bu tür durumlarda siz de karşı tarafa boynuzla, çifteyle karşılık verirseniz, siz de insanlığınızın dışına çıkmış olursunuz. Hâlbuki Kur’ân ve Sünnet baştan sona mü’minleri, insanca tavır ve davranışlarda bulunmaya sevk ve teşvik ediyor.

   Peygamberimizin Muamelesi

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim, Osman İbn-i Maz’un gibi zatların vefatına ağladığını hadis kitaplarından okuyoruz. Fakat bunların hiçbirisi Hazreti Hamza’nın şehit edilmesi kadar onu sarsmamıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud meydanında, canından çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’nın her tarafı kesilmiş ve doğranmış bedenini görünce çok gözyaşı dökmüştür. Fakat buna rağmen ne Hazreti Hamza’nın bağrına mızrağını saplayan Vahşi’ye, ne buna sebebiyet veren Hind’e, ne de Ebu Süfyan’a karşı kin ve nefret duymamıştır. O Vahşi ki daha sonra sahabe safları arasına katılmış, mevsimi gelince de Hz. Ebû Bekir’in, yalancı peygamber Müseylime’ye karşı oluşturduğu ordunun içinde yer almış ve bu defa da mızrağını onun bağrına saplamıştır.

Eğer Nebiyy-i Ekrem, Vahşi’ye karşı tavır alsa ve aleyhinde sözler sarf etseydi, büyük ihtimalle o İslâm’la şerefyâb olamayacak, Yemame’de kahramanca mücadele veremeyecekti. Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem’in o engin şefkat, merhamet ve müsamahasını görmeselerdi, Benî Ümeyye ailesinin fertleri de İslamiyet’e giremeyecekti.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), müsamahası, şefkati ve affediciliği sadece amcasının katillerine yönelik değildi. O, Mekke hayatı boyunca kendisine her türlü kötülüğü yapan, âdeta içtiği suyu, yediği yemeği haram eden, bulunduğu yerde kendisine yaşama hak ve imkânları tanımayan, hakkında ölüm fermanları çıkaran, Mekke’yi terk edip gittikten sonra dahi yeni hicret yurdunda kendisini rahat bırakmayan Mekke müşriklerini de affetmişti. Mekke fethini müteakip herkes O’nun etrafını sarmıştı. Fakat sinelerde, daha önce işledikleri cürümlerin cezasına çarptırılma korkusu olduğu da muhakkaktı. “Acaba yaptığımız işkence ve zulümlere mukabele-i bi’l-misilde bulunur mu?” endişesi vardı. Ne var ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!” (Yûsuf sûresi, 12/92) mukabelesinde bulunmuştu. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)

Bu nasıl bir civanmertlikti! Yıllarca kendilerinden her türlü eza ve cefayı gördüğü kimselere hiçbir şey dememişti. Onların yaptıkları kötülükleri mesele yapmamıştı. Onları cezalandırma yoluna gitmemişti. Hatta onları mahcup etmeme adına bunların sözünü dahi etmemişti. Çoktan pişman olmuş ve af beklentisi içine girmiş insanlara karşı büyük bir civanmertlik sergilemişti. Esasında bu, O’nun ilâhî ahlâkla ahlâklanmasının bir göstergesiydi.

Evet, tekrar edecek olursak, ona buna hakaret etmenin hiç kimseye bir faydası yoktur. Bu tür sözler, var olan olumsuzluklara yenilerini ekler. Kısır bir dairenin oluşmasını sağlar. Kur’ân-ı Kerim, وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’âm sûresi, 6/108) buyuruyor. Kur’ân, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid İbn-i Muğire gibi Mekke müşriklerinin tapa geldikleri Lat’a, Menat’a, Uzza’ya, İsaf’a vs. sövülmesini yasaklıyor. Putlara karşı, “Allah sizi yerin dibine batırsın, kahretsin!” demeyin diyor. Neden? Çünkü kalkar onlar da sizin inandığınız Allah’a karşı naseza nabeca sözler söylerler.

Bu sebeple bir mü’min kötü sözlerle ağzını, dilini, kalbini kirletmemeli; başkalarının tepkisini üzerine çekmemelidir. Bilakis kendi değerlerini mükemmel bir şekilde temsil etmek suretiyle problemleri halletmeye çalışmalıdır. Her zaman tekrar ettiğimiz bir sözü bir kere daha hatırlatayım. Hâl ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur. Asıl olan temsildir, güzel örnek olmadır.

   İncinsek de İncitmeyelim!

Aleyhimde yazıp çizenlerle, sürekli bana kötülük yapanlarla ilgili Allah’tan dileğim hep şu oldu: Cenâb-ı Hak bir gün onları karşıma çıkarsın ve bana da iyilik yapma fırsatı versin. Mesela yoldan geçerken bakayım birinin arabası bozulmuş, durup onu kendi arabama alayım ve gideceği yere götüreyim. Kur’ân’ın tavsiye ettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunayım. Bu, günümüzde en çok muhtaç olduğumuz şeylerden birisidir. İnşallah cevr ile, tahkir ile kimsenin canını yakmayız. Hatırımızı kırsalar da biz kimsenin hatırını kırmayız. İncinsek de incitmeyiz. Çünkü günümüzde gönüllerin yıkılmaya değil, yapılmaya ihtiyacı var.

Aslında zalim ve mütekebbirler sövülmekten ziyade acınmayı hak ediyorlar. İnsan, ahiretteki hâllerini düşününce onlara acıyor. Haccac’a, Şimir’e, Lü’lü’ye, İbn Mülcem’e sövülür mü yoksa acınır mı? Zannediyorum ahirette de onların rahmetten mahrumiyetlerini görseniz, vicdanınız harekete geçecek ve içiniz “cız” edecektir.

İnsan, iradesinin hakkını vermeli, düşmanlık duygusunun içine girmesine meydan vermemelidir. Kin ve nefret bir kere gelip insanın korteksine oturursa, bir daha onu yerinden söküp atmak çok zor olabilir. Nöronları bu tür olumsuz duygularla kirlenmiş bir insan sürekli kötülük düşünür. O, aklıyla hareket ettiğini zannetse de çoğu zaman bu kötü duyguların kendisine pompaladığı duygularla hareket eder. Halbuki Kur’ân’a gönül vermiş insanlara düşen vazife, akıl, mantık ve muhakemeleriyle hareket etmek; kalb, ruh ve vicdanın ferah feza iklimlerinde dolaşmaktır.

Bu sebeple, yaşanan olumsuz hâdiselerin bizi birer nefret ve kin insanı hâline getirmesine müsaade etmemeliyiz. Gelecek nesillere kin ve öfke emanet etmemeliyiz. Nefrete bağlı bir kimlik inşası yanlışlığına girmemeliyiz. Bilakis sevgi ve saygıya bağlı bir kimlik inşasını esas almalıyız. Birileri hata yapabilir, zulmedebilir, gadredebilir. Tarih-i tekerrürler devr-i daimi içinde bu tür kötülüklerin sayısız örneği vardır. Fakat biz, aynı hataları yapmamalıyız. Onlar kendi günlerini ve tali’lerini karartsalar da biz kendi günlerimizi ve geleceğimizi karartmamalıyız. 

***

(Not: Bu yazı 25 Kasım 2011 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.)

Kırık Testi: MÜLAYEMET SİZE EMANET!

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugüne kadar Hizmet gönüllülerinin önünü açan ve onlara önemli başarılar lütfeden Cenâb-ı Hak inşaallah bundan sonra da bu ihsanlarını sürdürecektir. Onlar, şimdiye kadar gerek kendi ülkelerinde gerekse dünyanın farklı coğrafyalarında ruh ve mana köklerinden süzülüp gelen usareleri başkalarıyla paylaştıkları gibi, bundan sonra da aynı yolun yolcusu olmaya devam edeceklerdir. Ne var ki bir dönemde baskı uygulayarak, tazyikte bulunarak, ezerek, sindirerek insanları kendine benzeten bazı kesimler, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da düşmanlık projeleri oluşturmaya devam edeceklerdir.

Düşmanın cefasının yanında dostların vefasızlığı da eksik olmayacaktır. Dost bildiğiniz birtakım insanlar, sizinle aynı kıbleye yönelse, aynı safta el bağlayıp Allah’a teveccüh etse ve yanı başınızda başlarını secdeye koysalar da sizin mazhar olduğunuz başarılar karşısında hazımsızlık yaşayacaklardır. Bu hazımsızlıkları yüzünden farklı isimler takarak sizi karalamaya çalışacak, yaptığınız en insanî faaliyetleri suç gibi gösterecek, sizi temel vatandaşlık haklarınızdan mahrum bırakacak.. kısaca yürüdüğünüz yoldan alıkoyma adına ellerinden geleni yapacaklardır. Belki de düşmanlardan daha fazla, dost bildiğiniz insanların eza ve cefasına maruz kalacaksınız. Nitekim günümüzde bu tür zulüm ve haksızlıkları her çeşidiyle görüyor ve ızdırapla iki büklüm oluyoruz.

Eğer insan tabiatını iyi okuyabilir, nefis ve şeytanın oyunlarını iyi tanıyabilirseniz, düşmanın cevr u cefasının da, dostların çekememezlik ve hazımsızlığının da farklı şekillerde devam edip gideceğini anlayabilirsiniz. Mefisto, bizim toylaşmamızla ters orantılı olarak dünden bugüne daha profesyonel hale geldi. Dolayısıyla rahat durmayacaktır. Düşmanların yanında dostları da üzerinize salacak ve onlara ne zulümler, ne haksızlıklar yaptıracaktır. Mü’min mü’mine zulmedecektir.

Başkaları ne yaparsa yapsın, biz, zulme zulümle mukabele etmek suretiyle zalim olmamaya dikkat etmeliyiz. Belki tekme vuracaklar, tokatla üzerimize gelecekler, yaşama haklarından bizi mahrum bırakacaklar. Fakat şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın biz yine de mü’min tavrımızı değiştirmemeli, Yunus gibi Mevlana gibi davranmaya devam etmeliyiz.

Evet, dosta karşı da düşmana karşı da bağrınızı açmasını bilmelisiniz. Onların şiddet ve hiddetini, kin ve nefretini, gayz ve öfkesini, hile ve hud’alarını rıfk ve mülayemetinizle yumuşatmaya ve zararsız hale getirmeye çalışmalısınız. Duruşunuzla, tavır ve davranışlarınızla sizin hakkınızda olumsuz planlar yapan, komplolar kuran, türlü türlü kötülükler tertip eden kimselerin bütün oyunlarını boşa çıkarmalısınız. Başınıza gökten meteorlar yağdırsalar, siz rıfk ve mülayemetinizle onları paramparça etmeli, ışık şuaları haline getirmeli ve âleme şölenler yaşatmalısınız.

Böyle olmazsanız ne ülkenizde birlik ruhu temin edebilir ne de dünyada sulh ve huzurun hâkim olmasına katkıda bulunabilirsiniz. Maalesef meselenin bu ölçüde inceliğine ve hassasiyetine vâkıf olan insan sayısı çok az. Ne dine, dindara düşmanlık yapanlar, ne de din deyip yürüyenler meselenin farkındalar. Eğer siz de bunun farkında olmazsanız -hafizanallah- bir kıyamet kopabilir. Düşmanca hislerle karşı karşıya gelen insanların birbirlerini yiyip bitirmemeleri için Allah bir kıyamet koparabilir; daha fazla günah işlemeden onları huzuruna almayı murad buyurabilir.

   Alternatif Projeler Geliştirin

Bu yüzden el âlemin yaptığı kötülükler sizde kötülük duygularını tetiklememeli; bilakis bu kötülükleri bastırma adına sizi alternatif sistemler oluşturmaya sevk etmeli. Bu radyoaktif zararları nasıl izale edebiliriz, nükleer bombayı ne ile savabiliriz, üzerimize gelen mekanize birlikleri nasıl geriye püskürtebiliriz diye düşünmeli ve bu konuda alternatif projeler geliştirmelisiniz.

Şayet size yönelen olumsuzlukların karşısına bu tür çözüm alternatifleriyle çıkmaz ve hele siz de aynısıyla mukabelede bulunmaya kalkarsanız bu defa içinden çıkamayacağınız fitne ve fesat daireleri oluşur. Başkalarının kötülüklerine karşı siz de kötülük yaparsanız fesadı katlamış olursunuz. Bir iken iki, iki iken dört, dört iken sekiz olur da artık önünü kesmek mümkün olmaz.

Öte yandan bir mü’min, her türlü günahtan uzak durmakla yükümlü olduğu gibi, başkalarını günaha sevk etmemekle ve hatta onların işledikleri günahları bertaraf etmekle de yükümlüdür. O, hoşgörüsüyle, yumuşaklığıyla, affediciliğiyle, iyilikleriyle, fedakârlığıyla… kısaca sahip olduğu yüce ahlakî hasletlerle öyle bir atmosfer oluşturmalıdır ki bu atmosfere giren hiç kimse kötülük yapmaya cüret edemesin. Allah (celle celâluhu) şöyle buyuruyor: وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Eğer müsamaha eder, kusurlara göz yumar ve affederseniz şunu bilin ki Allah da gafur ve rahimdir (affı ve ihsanı boldur).” (Tegâbun sûresi, 64/14)

Belki benim ömrüm vefa etmeyebilir; işin ağır yanını taşımak size düşüyor. Gelecek sizlere emanet. Bir meşale olup karanlıklara ışık tutma, karanlıkları aydınlığa çevirme size emanet. Mülayemet, müsamaha, affetme, kusurları görmeme, Allah ahlakıyla ahlaklanma size emanet. Onca kusur yapıyoruz, günah işliyoruz fakat Allah bizi helak etmiyor, hilm u silmle muamele edip mehil üstüne mehil veriyor. Bize düşen de ilahî ahlâkla ahlâklanmaktır. Hep bunun peşinde olmalıyız. Ne yarım yamalak dostların yapmış olduğu yanlışlar ne de baştan beri düşmanca tavırlarını hiç eksik etmeyen kimselerin cevr u cefası sizin karakterinizde deformasyona sebep olmamalı. Zira Kur’ân’ın ifadesiyle herkes karakterinin gereğini ortaya koyuyor. Bize düşen, kendi karakterimize bir namus gibi sahip çıkmaktır.

   Allah’ım Kavmimi Affet!

Bildiğiniz üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’da hem düşmanın cevr u cefasına hem de o gün için emre itaatteki inceliği anlayamayan bazı sahabilerin vefasızlığına -bu mukarrabine göre bir vefasızlıktı- maruz kalmıştı. Fakat Allah Resûlü, Müslümanların kökünü kazıma mülahazasıyla Uhud’a gelen düşmana karşı, “Allah’ım kavmimi affet, yaptıklarından ötürü onları cezalandırma. Bilmiyorlar.” diye dua etmiş; bir içtihat hatası olarak durmaları gerekli olan yerde durmayan sahabeye karşı da tek bir söz söylememiş ve فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْ “Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak insanlara yumuşak davrandın.” (Âl-i İmran sûresi, 3/159) âyetiyle de bu davranışından dolayı tebcil edilmişti.

Âyet-i kerimenin devamında, وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ “Eğer katı kalbli kaba biri olsaydın etrafındaki insanlar dağılır giderlerdi.” buyrulmak suretiyle yumuşak tavrın toparlayıcılığı ortaya konur. Sonrasında ise art arda yapılan şu üç emirle bir kere daha yumuşaklığın gereği olan davranışlar hatırlatılır: فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِ  “Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işlerini onlarla istişare et.”

Burada, bir taraftan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek karakteri ortaya konurken, diğer yandan da hal-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyin (yumuşak hal, yumuşak tavır ve yumuşak söz) emredilmekte, hata ve kusurları görmezden gelmenin, onlar için Allah’tan af ve mağfiret dilemenin ve ne olursa olsun istişareden ayrılmamanın önemi hatırlatılmaktadır. İlk planda Allah Resûlü’nden istenilen bütün bu hususlar, O’na ittibaın gereği olarak aynı zamanda bizden de istenmektedir. Dolayısıyla şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, katılık ve sertlikten, öfkeyle etrafı yakıp yıkmaktan uzak durmak bizim için bir vecibedir. Aksi takdirde âyetin de ifade ettiği üzere insanlar etrafımızdan dağılır giderler.

Bildiğiniz üzere kötülükleri iyilikle savma çok önemli bir Kur’ânî düsturdur. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda sav. Böyle yaparsan bir bakarsın, düşmanın birden candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussılet sûresi, 41/34)

Başkalarının hata işlemesi, zulmetmesi, işkence yapması sizin de aynı kötülükleri yapmanızı meşru kılmaz. Yaparsanız bunların hesabını Allah’a vermek zorunda kalırsınız. Birilerinin işleyen meşru bir çarkı, bir düzeni bozmasına mukabil kalkar siz de başkalarının meşru düzenini bozarsanız Allah bunun hesabını size sorar. “Niye insanca davranmadınız? Niye Hz. Muhammed Mustafa gibi davranmadınız?” der.

Mü’min, başkalarının şeytani yol ve yöntemlerinin kendisini yanlışa sevk etmemesi adına çok uyanık ve temkinli olmalıdır. O, hazımsızlıklar karşısında hazımsızlığa girmemeli, bilakis hazım sistemini bir kat daha güçlendirerek, “Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, lütfun da hoş, kahrın da hoş” deyip bütün olumsuzlukları engin bir sine ile karşılamaya çalışmalıdır. Sonrasında da hiçbir şey olmamış gibi hizmet adına yeni yeni alternatif yollar, yöntemler oluşturarak hareket ve hamlelerine devam etmelidir.

***

(Not: Bu yazı 1 Haziran 2012 ve 16 Kasım 2012 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.)

أبواب تُفتح بالرحمة

Herkul | | العربية

لقد وسعت رحمةُ الله ورأفته عبادَه أجمعين، ولقد ملأ عفوُهُ كلَّ شيء، وحلمُه أحاط بكل شيء.. وهذا المعنى تُفيدُه العديد من أسمائه تعالى مثل الرحمن، الرحيم، الرؤوف، الحليم، الكريم.. ويخبرنا القرآن الكريم بأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أيضًا يتحلى بمثل هذه “الأخلاق الإلهية” فيقول: ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة التَّوْبَةِ: 9/128)، حيث إن صفتَي “رؤوف” و”رحيم” تُستخدمان في الآية وصفًا لسيدنا رسول الله في الوقت نفسه، وهما من أسماء الله الحسنى بالأساس.. وهذا يعني أن سيدنا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم كان يشتمل في نفسه على روح هذين الاسمين ومعناهما، وكان يؤدّي رسالَتَه على أساسِهِما.

ومن هنا يمكننا أن نستنتج ما يلي: إذا كان مفخرةُ الإنسانية صلى الله عليه وسلم، حين تُعرَض نبوّتُه للتفكّر والتدبر، يوضع في الصدارة بسبب رحمته وشفقته؛ فإنه يمكن القول: إن الوفاءَ بواجب التبليغ والإرشاد حقَّ الوفاء مرتبطٌ بالرحمة والشفقة الحقيقية، وبما أن هذه هي الحقيقة فالأصلُ ألا يحيد عن هذا الطريق رجالُ الإرشادِ في أي عصرٍ وزمان.

ولا سيما أن أجيال اليوم تحتاج إلى الرحمة والشفقة النبوية أكثر من أي جيل آخر.. وإن لم يتم التحرك بمثل هذه الرحمة والشفقة، استحال أداء مهمّة نشر الحق والحقيقة وإبلاغ الجميع بهما كما ينبغي.. وحتى وإن تم أداء هذه المهمة وتنفيذها، فلا يمكن الحفاظ عليها وعلى ديمومتها.

يجب على المرء أن يأخذَ، إلى جانب عقله وإرادته، قلبَه وعواطفه؛ حتى لا يتعب أو يتعثّر في الطريق الذي يسير فيه؛ لأن الأعمال التي تُغرسُ في الطبيعة، وتُحوَّلُ إلى رغبة وشغف، تُنَفَّذ براحة ويُسرٍ أكثر، فإذا ما جعلتم طبيعتكم تساندكم فيما يتعلق بمسؤولياتكم وواجباتكم فقد حصلتم على دعم جاد وحقيقي.

ويمكن لمن يمتلك مشاعر الرحمة والشفقة والعطف أن يتغلب بسهولة على ما يعترضه من عقبات في الطريق الذي يسير فيه من أجل تحقيق غايته المثالية، وإنسانٌ مثل عبد الله بن حذافة السهمي رضي الله عنه يستثمر في سبيل تبليغ الحق والحقيقة جميعَ الفرص التي تسنَح له.. وكما هو معروف، فإن سيدنا عبد الله رضي الله عنه حين أُسِر من قِبل الروم وسُئل عما إذا كانت لديه رغبة أخيرة في شيء أم لا قبل أن يتم إعدامه؛ ردَّ رضي الله عنه على القسِّ الواقف أمامه فيما معناه: “أيها القديس أشكرك كثيرًا على الدقائق القليلة التي منحتني إياها. لأنه خلال هذا الوقت إذا حدثتك عن الإسلام الذي هو الدين الحق، ثم متُّ، فإنني لن أغتم ولن أحزن؛ لأنك في هذه الحالة ربما تنجو”. ولا يُتوقَّع ممّن خَلَتْ نفسُه من مشاعر الرحمة والشفقة والعطف أن يقول هذه الكلمات.

فإذا أصبح المؤمن بطلًا حقيقيًّا للرحمة والشفقة تعذّر عليه أن يتحمل ويرى كيف يخسرُ الناسُ آخرتهم ويحترقون في نار جهنم.. ولقد ورد أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ تَلَا قَوْلَ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ فِي إِبْرَاهِيمَ: ﴿رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/36)، وَقَالَ عِيسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ: ﴿إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ﴾ (سورة الْمَائِدَةِ: 5/118)، فَرَفَعَ يَدَيْهِ وَقَالَ: “اللهُمَّ أُمَّتِي أُمَّتِي“، وَبَكَى، فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: “يَا جِبْرِيلُ اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، وَرَبُّكَ أَعْلَمُ، فَسَلْهُ مَا يُبْكِيكَ؟” فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَسَأَلَهُ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِمَا قَالَ، وَهُوَ أَعْلَمُ، فَقَالَ اللهُ: “يَا جِبْرِيلُ، اذْهَبْ إِلَى مُحَمَّدٍ، فَقُلْ: إِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي أُمَّتِكَ، وَلَا نَسُوؤُكَ[1]، وهذا أيضًا رحمة من الله برسوله عليه الصلاة والسلام، والواقع أننا يمكننا اعتبار هذه الكلمات أنها نغمات الرحمة والشفقة التي عبّر عنها جميع الأنبياء والرسل من أجل أممهم، إذ يتحمل النبيُّ المولَعُ بأمّته المهمومُ بشؤونها كلَّ شيءٍ في سبيل إنقاذهم ونجاتهم.

وحسُّ الشفقة والرحمة هذا هو ما جعل الأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي يقول: “لو شاهدت سلامة إيمان أمتي، فإنني أرضى أن أحترق في نار جهنم لأنه بينما يحترق جسدي فإن قلبي سيمتلئ سعادة وحبورًا”[2]. والواقع أنكم إذا ما جَسَسْتم نبضَ جميع الأشخاص العظماء، ووضعتم آذانكم على صدروهم سمعتم أشياء مماثلة لذلك.. والإنسانُ الذي يحمل مثل هذا الشعور بالرحمة والعطف يظل يركض دون توقّف ولا توانٍ من أجل ضمان سلامة الإنسانية؛ إذ إن هذا الشعور يكاد يكون بمثابة دينامو بالنسبة له، يسوقه ويشجّعه على الخدمة، ويسهِّل أمره بعض الشيء، أما الشخص المحروم من هذا فإنه يظلّ يجاهد نفسه باستمرار، ويحاول أن يوفي إرادته حقها، والأكثرُ من ذلك أنه يكون بحاجة لإعادة التأهيل المستمر، ورفع الروح المعنوية والحافز النفسي، والحفاظُ على قِوامه مرهونٌ بهذا.. غير أن هذا يفيد أحيانًا، ولا يفيد أحيانًا أخرى؛ فالإنسانُ يعتبر بالتحذيرات والنصائح أحيانًا، ولا يعتبرُ أحيانًا أخرى.

لهذا السبب قال الأستاذ بديع الزمان إن مبدأ الشفقة هو أحد المبادئ الأساسية لمهمّتنا، ولا سيما في يومنا الذي صارت فيه كلُّ القضايا مرهونةً بالمادة والجسمانية على نحو دائم، فثمّة حاجة ماسةٌ إلى إيقاظ شعور الشفقة -الذي يمكننا القول بأنه معانقةُ الجميع واحتضان كل شيءٍ لأنه من صنع الله وخلقِه- في القلوب مرة أخرى، وتوجيه الناس إلى حياة القلب والروح من جديد.

يقول مولانا جلال الدين الرومي: “أَقْبِلْ، أَقْبِلْ، أيًّا كنتَ، فلتُقبِلْ”، لكن إنسان عصرنا ليس مستعدًّا تمامًا للمجيء؛ لذا وجب علينا أن نذهب نحن إليه دون أن ننتظر مجيئه بنفسه إلينا.. يجب علينا أن نسعى لإصلاح القلوب المنكسرة، وحتى وإن تجرّد الآخرون من الإنسانية، وفعلوا كلَّ أنواع السوء؛ فإن الواجبَ الذي يقع على عاتق السائرين على طريق سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم هو المقابلة بالحسنى حتى الأذى والسوء دون تضايقٍ أو انزعاج؛ إذ يجب ألا تدفعُكم تصرفات الآخرين وسلوكياتهم السيّئة وغير اللائقة إلى الابتعاد عن قيمكم الأساسية، يجب عليكم أن تُبرزوا شعورَ الرحمة والرأفة في كل آن وأوان.

والواقع، أن المؤمن الحقيقي مليءٌ بالرحمة والشفقة، ليس تجاه الإنسانية فحسب، بل تجاه الوجود كله، يخطو بحذر شديد حينما يسير في الطريق خوفًا من أن يَسحق ولو حتى نملة.. لا يُتوقع لأي شخص مليء بمشاعر الرحمة والعطف إلى هذا الحد أن يرضى للناس البقاء على الضلال، وأن يتجاهل دخولَهم النار، ولا سيما من يدرك مدى الجماليات التي يَعِدُ بها الإيمان، ويعرف جيّدًا ما تعنيه الجنّة والنار، لا يمكن ألا يُبالي بحالة أولئك الذين يسبحون في الكفر والضلالة، إنه يحاول أن يأخذ بأيديهم بحبٍّ ونشاط ومودة وعاطفة عميقة، وهذا الشعور يجعله حيويًّا وديناميكيًّا دائمًا.

وبالعبارات الآتية يُبين سيدُنا رسول الله صلى الله عليه وسلم أن من يعامل الآخرين برحمة وعطف وشفقة يجد مثل ذلك من الله تعالى، فيقول عليه الصلاة والسلام: “الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ[3]، وبناءً على ذلك، فإنه بِقدرِ رحمة المرء بالآخرين وشفقته وعطفه عليهم تكون مكانته ومنزلته عند الله.

من المؤسف أن شعور الرحمة والشفقة من القيم المهمة التي فقدناها! في حين أنه خصلة إنسانية مهمة للغاية يحتاج إليها إنسان اليوم بصفة خاصة، فالبشرية اليوم ربما تحتاج إلى التعاطف والتراحم أكثر من حاجتها إلى الهواء والماء والغذاء.

مَن الذي لا يمتلئ بأحاسيس الرحمة والشفقة يستحيل أن يعيش من أجل الآخرين؛ ولا يمكنه التضحية بحياته من أجل إحياء الآخرين، علاوة على ذلك إنه لا يستطيع أن يلج قلوبهم، ولا أن يؤثر في مخاطبيه.. فمن يعامل الناس بغلظة وفظاظة يعود خاوي الوفاض محرومًا، أما إذا ما عُوملوا بلين ورحمة فإن الأبواب كلها تَتَفَتّح؛ فالرحمةُ مفتاحٌ سري عجيب يتعذّرُ على أيِّ بابٍ أن يستعصي أمامه.. والله تعالى سيفتح أبواب الجنة للناس بشفقتهم على الآخرين، والتي هي موجة من موجات تجليات رحمته سبحانه.

لا يوجد هناك سلاح أكثر بترًا في مواجهة الأعداء من الرحمة والشفقة، أولئك الذين يمتلكون هذا السلاح –وماذا تكون كلمة سلاح أمامها!- وهذا الإكسير السحري سينتصرون قطعًا -إن عاجلًا أو آجلًا- على أولئك الذين يعادونهم ويخاصمونهم، ومن المؤكّد أنهم سيخرجون رابحين على شتى الأصعدة، وسيكسبون القلوب والأفئدة، ولكنّ هذا الفوزَ له درجاتٌ متفاوتة، ولا يمكننا أن نتوقّع الشيء نفسه من الجميع، وحتى وإن أصبح بعضُهم يتقاسمون معكم المشاعر والأفكار نفسها كنتيجة للاهتمام والحب العميقين اللذين أظهرتموهما، فربما يصير بعضهم أصدقاء، وبعضهم مؤيدين لكم، وبعضهم متعاطفين معكم، وبعضهم قد يظلون في الأعراف حائرين مترددين؛ أي إنهم ربما يولونكم الأدبار في ساعة العسرة، بينما كانوا معكم في الأوقات اليسيرة الهانئة، ولكن هذه الأمور كلها مكاسب في حدّ ذاتها؛ فكثير من الناس سيُلقون أنفسهم في الأحضان المفتوحة بالمحبة، والشيء المهمّ أن يعرفوا أنّ المكان الذي سيُلقون أنفسهم فيه هو مكانٌ آمن.

إنكم إذا دخلْتم في القلوب وجدْتُم جموع المتطوّعين من حولكم، فمنافذُ القلب ليست ضيقة للغاية بحيث لا يمكن الدخول منها، الشيءُ المهمُّ هو معرفة كيفية فتحها، إن تفتحوا قلوبَكم للآخرين، ولا تبخلوا بأي شيء عليهم يفتح الآخرون قلوبهم لكم.. وإن تستطع الإنسانية الوصول إلى هذه السعة في التعامل والتراحم فلن تبقى مشكلة عصية على الحل.. فالمشاكلُ تتطوّر وتتفاقم في أرضيّةِ ضِيقِ أفقِنا.. ونحن نبني عالمًا ضيقًا، ونريد أن نرى كل شيء في داخل هذا النطاق الضيق، لذلك فإنه حتى الحقائق الواسعة إلى أبعد الحدود تتقلص حين تدخل في إطار عالمنا الضيق هذا! في حين أن القلب والضمير فيهما من السعةِ ما يكفي لاحتواء الوجود كله.

إن مهمة المهندسين المعماريين الذين سيُنشِئون المستقبل تتمثّل في أن يستطيعوا جمْعَ الناس حول القيم الإنسانية الكونية، وذلك من خلال الاستفادة الجيدة للغاية من هذه الفسحة والاتساع.

***

[1] صحيح مسلم، الإيمان، 346.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: سيرة ذاتية، ص 492.

[3] سنن الترمذي، البر، 16؛ سنن أبي داود، الأدب، 65.

Bamteli – Özel: ZULÜM, SALGIN ve RAMAZAN

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan ayı münasebetiyle yaptığı özel sohbette şunları söyledi:

   Ramazan, her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’in indiği ay olması itibarıyla kutlu zaman dilimidir.

Ramazan-ı şerîf, bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim’in nâzil olduğu ay olması itibarıyla mübarektir. Denebilir ki, Efendimiz ile alakalı bir sözde ifade edildiği ve “O’nun vilâdeti, dünyaya teşrifleri, insanlığın yeniden dünyaya gelişi demektir.” dendiği gibi bir kutsiyet söz konusudur. Bu açıdan da Kur’an-ı Kerim ile -esas- insanların insan olması söz konusu ise, insanlığın Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi Kur’an sayesinde oluyor ise, onun nazil olduğu ay Ramazan-ı Şerif, belki en kutlu bir zaman dilimi demektir. Belki onun her gecesi, ayrı bir Kadir gibidir; fakat Sâhib-i Şeriat tarafından bir gecesine tahsis edilmiş Kadir Gecesi.

Şimdi onun -bir yönüyle- arefesinde bulunuyoruz; işte iki-üç gün sonra… Belki gölgesi şu anda başımızın üzerinde, yavaş yavaş hissetmeye çalışıyoruz ama dehrin hadiseleri karşısında belki böyle gönülden sahipleneceğimiz şekilde değil. Belki o duyguyu şimdi tetiklemek lazım insanlarda. Adeta hiçbir virüs insanlığa musallat olmamış, hiçbir veba ve tâûn insanlığa musallat olmamış… Her şey yerli yerinde, aynı zamanda hadiseler süt-liman… Dolayısıyla biz böyle bir hava içinde Ramazan-ı Şerifi karşılıyoruz; inşaallah orucunu tutacağız, terâvihini kılacağız, sadaka-ı fıtrını vereceğiz… إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “… Pak söz O’na yükselir ve meşrû, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik aksiyon o sözü yükseltir.” (Fâtır, 35/10) buyurulduğu gibi, o güzel işler, bir de amel-i sâlih ile esasen Cenâb-ı Hakk’a yükselecek, nezd-i Ulûhiyette yerini alacak, kıymetine göre takdir görecek. Öyle olacak… Hadiseleri nazar-ı itibara almayarak esasen…

Fakat muktezâ-ı beşeriyet… İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar etmişimdir: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!..” Şimdi bela başınızda sürekli böyle esiyor ve savuruyor sizi, her birinizi bir yere saçıyor. Dolayısıyla her gün bir yerde bir feryad yükseliyor; bir âhuzâr, bir inilti yükseliyor. Böyle bir tablo karşısında insanın, bütün bunları duymadan/hissetmeden Ramazan’ı kendine mahsus neşvesiyle duyması, onu her zaman yaşadığı o iştiyak ile yaşaması zor olabilir. Değişik vesileler ile zannediyorum ifade edilmiştir; “Ramazan ufku” esasen… Ramazan’da bizim çevremizi okumamız.. Ramazan’da kendimizi okumamız.. Ramazan’da eşya ve hadiselere bakmamız.. Ramazan’da önümüzü görmemiz.. Ramazan ile geriye bakmamız, geriyi bugün ile beraber mütalaa etmemiz, filan… Onu böyle bir bayram neşvesi içinde duyma… “Herhalde şimdi olmaz!” falan diyoruz; fakat işte dişini sıkıp bence bu kadar kritik durumlara rağmen, Ramazan’ı yine kendine has o derinliği ile duymak, çok önemlidir.

Belki aczimizi, fakrımızı, zaafımızı duyarak, aynı zamanda hatalarımızın/günahlarımızın yüzümüze çarpılması karşısında daha derinden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek, bir arınma mülahazası ile, arınma fikri ile bunları duyabiliriz. Yani, hadiseler her ne kadar amansız olursa olsun, bir kısım şeyler ne kadar imansız olursa olsun, insan, dişini sıkınca ve o Ramazan mülahazasını yürekten -böyle- nazar-ı itibara alınca, herhalde o takılabileceği şeylere takılmadan aşar, Allah’ın izni-inayeti ile. Onu hakikaten “kutlu bir zaman dilimi” halinde duyabilir. Her akşam, yeniden, bir kere daha Kevser yudumluyor gibi, her sahurda bir yönüyle bir “ba’s-u ba’de’l-mevt”e ulaşmış gibi yeniden Zât-ı Ulûhiyet ile ayrı bir münasebete geçer, Allah’ın izni-inayeti ile. Duyar onu; olumsuz şeyleri duymayı da belki çok erteler, onları öteler bir yönüyle; esas, Ramazan’ı kendi hususiyetleri ile yaşamaya çalışır, Allah’ın izni-inayetiyle. Bu açılardan diyoruz: Kutlu zaman dilimi.

   Ramazan, aynı zamanda kendimizi dinleme zamanıdır.

Bir açıdan da Ramazan’a “kendimizi dinleme zamanı” diyoruz. O da hani ayrı bir tabir; çok defa belki kendi derinliğiyle onu da anlayamayabiliriz. Kendimizi dinleme, esasen bir yönüyle bir inzivaya çekilmiş gibi; işte aç durma, susuz durma, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme… Bir de o mülahaza ile “kendimizi dinleme” çok önemli bir şey. İnsanın kendini dinlemesi, esasen, “Nesin sen?” sorusunun cevabını düşünmesi… Allah’ın kulu… Cenâb-ı Hakk’a karşı bir kısım mükellefiyetler ile muvazzafsın, bunları yerine getireceksin; gerçek kıymetin o sayede inkişaf edecek; kendini derinlemesine duyacaksın, kulluğunu derinlemesine hissedeceksin; o kulluğuna bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’a karşı derin bir saygı hissi ile O’na teveccüh edeceksin… Bu şekilde kendini dinleme, bir inziva hayatı yaşama, bir halvet hayatı yaşama ve öteden gelen şeyleri dinleme adına da çok önemlidir.

Evet, kapıyı o istikamette aralarsa, insan, bütün çirkinliklere rağmen, çok farklı şeyler, insanı bayıltan, kendinden geçiren, âdetâ en derin bir musiki hissi ile çok derin şeyler duyabilir; Allah’ın izniyle, inayetiyle. Kendini dinlediği takdirde…

   Ramazan, zamanı bir başka duyuştur.

Ramazan, aynı zamanda böyle bir dinleme faslıdır. Belki ötelerden gelen değişik dalga boyundaki şeyleri dinleme… Aynı zamanda Kur’an adesesiyle bakıp, Kur’an merceğiyle bakıp, Kur’an’ın iniş merceğiyle bakıp hâdiseleri çok farklı görme, kendini ona göre konumlandırma, Allah’ın izni-inayetiyle, ona göre değerlendirme… Konumuna göre kendisi için bazı şeyler takdir etme, biçme, kesme filan… Bir yerden başka bir yere kendini koyma, alıp-koyma… Bütün bunlar, Ramazan sayesinde olabilecek şeylerdendir.

Böyle derinlemesine bakınca, insan, zaman üstü oluyor belki. Zaman üstü olunca da zamanı çok farklı derinlikleriyle duyuyor, Allah’ın izni-inayetiyle. Lâhutî derinlikleriyle duyuyor.

İşte “dehr” dediğimiz şey… Dehr, hakikatte Zât-ı Ulûhiyete ait bir tecelli… Farklı ifade ediliyor da ben böyle deme lüzumunu duyuyorum: Zât-ı Ulûhiyete ait farklı bir tecelli. Onu öyle derinlemesine duyuyoruz; zamanı derinlemesine duyuyor, zamanın kıymetini anlıyoruz; zamanın insana kazandırdığı şeyleri duyuyor, ân-ı seyyâlesinin ebedî bir ömre bedel olduğunu, ebedî bir ömür değerinde olduğunu duyuyoruz Ramazan-ı şerifte. Ramazan, bütün bu vâridât ile geliyor, insanın başına kendi sağanaklarını boşaltıyor. İnşaallah yine öyle olur.

   “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” 

Günümüzde içinde bulunduğumuz bir kısım dâhiyeler, belâlar, musibetler… Hani başta birilerinin zulmüne maruz kalma, haksızlıklara maruz kalma… Bunları görmezden gelmek çok zordur. Ama elden geldiğince görmezden gelmeye çalışmalı; meseleyi Allah’a havale etmeli. Allah, âdil-i mutlaktır.

Böyle, “Falan size şunu yaptı, filan size bunu yaptı!” Kalkıp böyle herkese kendinize göre bir ceza vermeye kalkarsanız, yerinde olmaz o bir kere, siz o cezayı veremezsiniz. Bazen o ceza, o kadar büyüktür ki, siz onu vermeye kalktığınız zaman, daire-i Ulûhiyete müdahale etmiş olursunuz, saygısızlıkta bulunmuş olursunuz. Bir de insanî kıvamınız açısından, insanî ufkunuz açısından o cezayı veremezsiniz.

Herkes karakterinin gereğini sergiler. Karakteri kötülüklere açık bir insana, zorla iyilik yaptırtamazsınız; bir kere yaptırtsanız bile, bir başka zaman yine karşınıza kötülük duyguları ile çıkar; bir defasında belki insanca davranır, on defa karakterine göre hareket eder. Dolayısıyla, o türlü şeyler ile meşgul olduğunuz zaman, meşgul olacağınız şeyleri ihmal etmiş olursunuz. Bu türlü böyle dünyaya ait dertler olan şeyler ile çok meşgul olmamalı. Vardı, hani bir vecizede vardı: “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!” Bence dünyaya ait hiçbir meseleyi dert edinmemek lazım; nasıl olsa gelip-geçicidir bunlar. Onlara ehemmiyet verir, onları gözünüzde büyütürseniz, onların altında kalır ezilirsiniz.

Elden geldiğince o mevzuda temkinli olmalı ve görmezden gelmeli onları. Karakterlerinin gereğini yapıyor… كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) “Kendinize bakın!” diyor Kur’an-ı kerim. Kendi kusurlarınızı görmeye çalışın. Falan size zulmettiği zaman bile, “Acaba biz, Rabbimize karşı vazife ve sorumluluklarımızın hangisinde kusur yaptık ki, Cenâb-ı Hak, birilerini bize musallat etti!” Şu virüsü musallat eder Allah, zelzeleyi musallat eder, fay kırılmasını musallat eder, çekirgeyi musallat eder, güvercini musallat eder, eder eder, Allah celle celâluhu.

Ancak Allah’ın (celle celâluhu) “imhal”leri vardır; “ihmal”leri değil, “imhal”leri vardır. Mehil verir, Erhamü’r-Râhimîn’dir O (celle celâluhu), Rabbü’l-âlemîn’dir. Herkes böyle bir kusur işlediğinde onu hemen cezalandırırsa, yeryüzünde -yine Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerde farklı ifadelerle beyan buyurduğu gibi- yürüyen bir tane canlı kalmaz. Evet, çünkü herkes şöyle-böyle bir günah işler, bir zulümde bulunur. Dolayısıyla Allah onu cezalandırınca, o gider; şunu cezalandırınca, o gider; bunu cezalandırınca, o gider; hiç kimse kalmaz. Oysaki öyle değil. Allah’ın (celle celâluhu) imhalleri vardır ki insan kendine gelsin, aklını başına alsın, o kusurdan vazgeçsin, sevaba yönelsin, arınmaya koşsun, Allah (celle celâluhu) da onu bağışlasın, affetsin. اَللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنَّا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا، يَا غَفَّارُ، يَا سَتَّارُ، اِغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا كُلَّهَا، وَاسْتُرْ عُيُوبَنَا كُلَّهَا “Allahım, şüphesiz Sen affetmek şanından olan Afüvv, ikram u ihsan denince akla gelen yegâne Kerim’sin; affetmeyi çok seversin. Bizi affeyle, ey Erhamerrahimîn. Bizi yarlığa, merhamet buyur bize. Ey Gaffâr, ey Settâr, günahlarımızın tamamını mağfiret buyur; bütün ayıplarımızı setreyle.”

   “Bu virüs de beni çok ağlattı; arkadaşlarıma her gün diyorum: Dünyanın değişik yerlerinde dua, teveccüh, münâcaat koroları oluşturun; Cenâb-ı Hakk’a toptan teveccüh edin!..”

Hatta bu arada şunu da diyebilirim: Şimdi şu anda bir virüs… Bunun beni ne kadar ağlattığını, Allah bilir. Her gün belki arkadaşlarıma diyorum: Dünyanın değişik yerlerinde dua, teveccüh, münâcaat koroları oluşturun; Cenâb-ı Hakk’a toptan teveccüh edin!.. Üstadımızın buyurduğu gibi: “Nasıl sadaka belayı ref’ eder; aynen öyle, ekseriyetin hâlisâne duası da ferec-i umumîyi cezbeder.” “Cezb” tabirini kullanıyor, “cezbeder” diyor.

Dolayısıyla, değişik yerlerde -böyle- dua koroları oluşturmak suretiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak, insanlığa musallat ettiği şu şeyi bir an evvel kaldırmasını O’ndan dilemek… Bu, hem bütün insanlık için bir moral olur… “Hakikaten böyle bir açık kapı varmış meğer!” derler. Hem başkalarına da bir yol-yöntem öğretmiş olursunuz. Bakın, şimdi Yahudi, Hıristiyan, Hıristiyanlığın değişik mezhepleri, Yahudilerin değişik mezhepleri filan, sizin arkadaşlarınız ile değişik yerlerde secdeye kapanıyorlar, dua ediyorlar; “Allah’ım! İnsanlığı bu dâhiyeden, bu beladan, bu mesâibden halâs eyle!” diyorlar. Cenâb-ı Hak size bir başka yol ile bir sevap kazandırıyor, bunu yapmak suretiyle sevap kazandırıyor.

Bu da böyle üç aylarda başladı; Recep, Şaban ve Ramazan işte geldi. Ramazan geldi-dayandı ama salgın/musibet devam ediyor. “Onun farklı versiyonları arkadan gelecek!” filan diyor bazıları. “Mutasyonlarla, değişikliklere uğrayarak, farklı bir formda yeniden karşınıza çıkacak, bu defa farklı şekilde sizi tırpanlayacak, hafizanallah, yere serecek!” diyorlar. Bütün bunlar karşısında o “Kuvve-i Kâhire”ye, “Kuvve-i Bâhire”ye, “İrâde-i Şâmile”ye, “İrâde-i Muhîte”ye teveccüh etmekten başka çareniz yok. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceksiniz; “Allah’ım! Sav bunları!” falan diyeceksiniz.

Böyle mübarek aylarda, insanlık için, kendiniz için bu türlü tazarru ve niyazlarda bulunma mevzuu çok önemli bir şey. Allah, ona denk getirdi; hem Ramazan’ın sevabı, hem orucun sevabı, hem geceleri kalkıp ihya etmenin sevabı.. unutulmuş teheccüdleri kılmanın sevabı.. secdeyi derinlemesine duymanın, hadiste buyurulduğu üzere O’na (celle celâluhu) en yakın olma hâlini duymanın sevabı… Hakikaten başınızı yere koyduğunuzda, O’na en yakın olduğunuzu hissederek, “Allah’ım! Ne olur şunu lütfeyle, bunu lütfeyle!” deme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir lütfu, ayrı bir ihsanı oluyor size.

   Bela ve musibetleri asla başkalarına fatura etmemeliyiz; bilakis kendimizden bilip hemen istiğfar ve tevbeye yönelmeliyiz!..

Bu arada, “Falanlar filanlara zulmetmişlerdi de, filanlar haksızlıkta bulunmuşlardı da, dolayısıyla onların bu zulümlerinden dolayı geldi!” gibi düşünce ve sözler ile bunları başkalarına fatura etmek suretiyle işin içinden sıyrılmaya çalışmamak lazım. Bu türlü bela ve musibetlerde -antrparantez arz ediyorum- elden geldiğince, insan, her şeyi kendinden bilmeli.

Niye bu bela ve musibetler geldi? “Benim yüzümden olabilir. Ben, Cenâb-ı Hakk’ın bana lütfettiği o imkanları tam, yerinde, rantabl olarak değerlendirmedim. Onun için Cenâb-ı Hak, beni bu türlü şeyler ile yeniden bir arınmaya sevk ediyor: ‘Aklını başına topla, bak, Ben varım!’ diyor.” demeli ve böyle düşünmeli!..

Yoksa böyle belalar ve musibetler geldiğinde, “Falanların yüzünden geldi, bak onlar da işte burada kıvranıyorlar!” falan demek, Allah’a karşı ayrı bir saygısızlıktır. Suçu başkalarında arama, yine kendini pâk, temiz, müzekkâ görme, doğru değildir. Tezkiye-i nefissiz, tezkiye-i nefiste bulunma mevzuu, çok ciddi bir yanlıştır. (Yani, tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunanın, nefsinin tezkiyesinden dem vurması, büyük bir hatadır.) Müzekkâ olmadığından, sen, kendini o temiz insan görmemelisin. Müzekkâ olma mevzuu da tabi ayrı bir husus; işte o büyüklere mahsus, bizi aşan bir konu.

Antrparantez dedim. Hani günümüzde, bugünlerde, içinde yaşadığımız günlerde bu türlü şeyler de, mülahazalar da çok önemli. Evet, böyle fikren, zihnen, kelâm-ı nefsiyle, insanlardan intikam alıyor gibi konuşma, falan… “Alın, çekin işte; Allah (celle celâluhu) nasıl hakkınızdan geliyor sizin!” filan deme… Belki Allah onların da, bizim de canımızı alır; onları da bizi de cezalandırır, eder… Öyle değil de esasen meseleyi kendimize bağlayarak “Bizim yüzümüzden oldu, Allahu a’lem. Cenâb-ı Hak, bizi de bağışlasın, başkalarını da bağışlasın!” demeli.

Efendim, bir-iki gün evvel bir zat vefat etti. Bir-iki gün ona çok ağlayarak dua ettim burada. Fakat değişik vesileler ile hep ifadesi şu olmuştu o hazretin: “Ben kendimi bildiğimden bu yana hep bunlar ile meşgul oldum, hep bunları meşgul ettim, bunları ben tanıttım; bunların hakkından gelmeye çalıştım!” falan. Şimdi “Ya Rabbi, Sana geliyor bu; namaz kılıyordu, oruç tutuyordu, bir sürü insana da dini-diyaneti anlatıyordu; ne olur, şu bize yaptığı şeylerden dolayı bunu cezalandırma; ne olur, bahtına düştüm Senin!” deyip durdum. Evet, Allah şahit… İnsan olmak başka bir meseledir; bu da “büyük olmak” değil, sadece “insan olmak”tır; bu, başka bir meseledir. O da “insana saygı” ile başlar, “insana saygı” ile devam eder, “insana saygı” ile biter. İnsan, “ahsen-i takvîm”e mazhardır; Cenâb-ı Hakk’ın acîb bir sanatı, şâyân-ı takdir bir sanatıdır. Ona ne kadar hürmet edilse değer, saygı duyulsa, değer. O (celle celâluhu), Habîr u Basîr, her şeyden haberdardır.

   Ramazan, Kur’an ayıdır; bu mübarek zaman diliminde Allah’ın kelamına dikkatle yönelirseniz, mutlaka onun teveccühüyle mukabele görürsünüz.

Hani değişik vesileler ile arz etmişimdir: Doktor İkbal diyor ki: “Hep Kur’an-ı Kerim’i kemâl-i hassasiyetle okurdum.” Hakikaten de öyle okuyordur. Mesela İngiltere’de -zannediyorum- on altı sene kadar kalmış, teheccüdü bir kere kaçırmamış. Oysaki teheccüd, Türkiye’de unutulmuş; “teheccüd” diye bir namaz var mı, yok mu? Kaçırmamış onu orada. Hep Kur’an-ı Kerim’i okuyor, kemâl-i hassasiyetle. “Babam diyordu ki bana: Oğlum, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inmiş Kur’an’ı, O’na inmiş bir Kur’an gibi değil, sana inmiş bir Kur’an gibi oku!” Öyle diyor. Şimdi işin esası, o; hep kendini muhatap olarak ele alma orada… Ama her şeyiyle kendini muhatap olarak alma… “Efendimiz’e ne demiş ise Cenâb-ı Hak, bana diyor bunu; fakat zılliyet planında, izafi planda bana diyor Allah (celle celâluhu) bunu!” Buna kimsenin itiraz etmeye hakkı da yoktur. Bu, öteden beri de öyle anlaşılmıştır.

Şimdi zannediyorum toplumumuzda bu ruh öldürüldü tamamen. Kur’an-ı Kerim, birilerinin küstahlık yapıp ağızlarından kaçırdıkları gibi “On dört asır evvel gökten indiği zannedilen Kur’an-ı Kerim.” olarak görülüyor. Efendim, bunların, ona öyle bakanların, o Kur’an-ı Kerim’in, o mucizevâri, muciz-beyân beyanı kendi derinlikleri ile duymaları mümkün değildir. Bir kere çok okuma, sürekli okuma, lâ-akall… Ee günümüzde -bilmiyorum- senede bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmeden var mı? Ramazan’da inşallah, hiç olmazsa bir kere Ramazan’da… Selef-i Sâlihîn -bildiğiniz gibi- Ramazan’ın dışında, on-on beş günde bir hatim yapıyorlar. Ramazan gelince, üç günde bir yapıyorlar. Ramazan’ın son on gününde, Kadir gecesine rastlar diye, her gün bir kere Kur’an-ı Kerim’i hatmediyorlar. Onu da yine rical oğlu rical (er oğlu erler)de, onların hayat tarzlarına, üsluplarına bakınca onlarda görebiliyorsunuz. Onlar, onu o şekilde yerine getiriyorlar. Bu, öldürülmüş bir ruh, bir manadır; bize dair öldürülmüş bir ruh, bir manadır.

Bu, telkin edilmeli esasen. Aynı zamanda bizi büyüleyen şeyler nelerdir, onları da vurgulamalı, arada vurgulamalı. Hani benim gibi bir ümmî bile Kur’an-ı Kerim’i okurken… Önümde Kur’an-ı Kerim, namaz kılarken bakıyorum ona… Bazen o, siyak-sibak itibarıyla öyle büyüleyici bir şey geliyor ki bana, orada, böyle namazın içinde, külahımı atasım geliyor.

Ee benim gibi bir insan, yarım-yamalak Müslüman o kadar hissediyorsa, demek ki böyle bütün gönlüyle ona teveccüh eden bir insan, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) ayetinden مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ‘ye kadar mushafın bütününü bir haritada, bir tabloda görüyor gibi bakıp onu Cenâb-ı Hakk’ın karşısında tekrar ediyor gibi… “Senin beyanın Allah’ım! Bunu ifade ediyorum ben: Kabul ettim, aynıyla bunu kabul ettim!” falan diyor gibi… Kendini öyle, o konumda hissetmesi neticesinde çok farklı şeyler duyar.

Bir de yürekten ona teveccüh edenler… Onun (Kur’an’ın) insana teveccühü vardır. Teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh ederseniz, teveccühe vesile olur o teveccüh. Dolayısıyla, zannediyorum, bu türlü meseleler üzerinde derinlemesine durularak, esasen, Kur’an-ı Kerim’in, öyle sıradan birinin beyanı olmadığı çok iyi işlenmeli. Efendim, “On dört asır evvel gökten indiği zannedilen…” Hayır “zannedilen” değil!.. “Ben yalan olabilirim, ben hayal olabilirim; fakat onun Allah’tan geldiği kat’iyyen ve kâtıbeten…” Cenâb-ı Hakk’a verilmeyince, onu izah edemezsiniz esasen. Öyle büyülü şeyler vardır ki onda, bir taraftan bir düğümü çözdüğünüz zaman, esasen, “Bu, bana yetti!” falan dersiniz. Öyle bir derinliği vardır onun. Kitapların satırlarında bu olmaz esasen; bu, kalbin enginliğiyle, kalb mirsâdı ile bakılınca olur; heyecan mızrabı ile o tellere dokunulunca, insan ruhunda o ses duyulur; o mızrap ile o ses duyulabilir, Allah’ın izni-inayeti ile.

   Yeni bir “Kur’an Çağı” yaşanabilir ama İlahi Beyan’ı hallaç edip onda derinleşecek ruh insanlarına ihtiyaç var!..

Şimdi bunu sürekli seslendirmek suretiyle, esasen, yeniden bir “Kur’an Çağı” olabilir, Allah’ın izni-inayeti ile, Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân gibi, bir yönüyle, o Kur’an-ı Kerim’i o ölçüde hallaç ederek… -Üstad Necip Fazıl, “eşya ve hadiseleri hallaç etme” tabirini kullanırdı; “tekvinî emirleri hallaç etme” derdi.- Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde hallaç etmek suretiyle… آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ’dan olduğuna iman ettim. İnandım: Öldükten sonra dirilmek haktır.” Bu hakikatlerin hepsi, Kur’an-ı Kerim’de var. Bunların hepsini üç tane hakikate ircâ edebilirsiniz. Nitekim etmişler; Gazzâlî de, Hazreti Pîr de ircâ ediyor aynı zamanda. Ama Kur’an-ı Kerim’i öyle duyma çok önemlidir.

Duyurma da Kur’an-ı Kerim’i duyanların vazifesidir. İnsan duymuş ise şayet, duyuracaktır onu. “Nasıl oluyor da insanlar -böyle- gâfilâne davranıyor; buna bakmıyorlar?” diyecektir; Sahabe-i Kiram gibi, Tâbiîn-i Izâm gibi düşünecektir: “O Kur’an’ı Kerim ama gözyaşları nerede? Kalbin heyecanı nerede? Kalbin titremesi nerede?!.”

Evet, insanlarda o duyguyu oluşturmak lazım. Ölü ruhların elinden alarak onu, hakikaten “Yahu bir kere daha duyayım!” diye namaza koşma ruhunu canlandırmak lazım. Kur’an’ı eline alma, öpme, başına koyma… Ondan sonra da saygı ile onun karşısında iki büklüm olma…

Bu, zannediyorum, günümüzde bu mevzuda uzman insanların yapabileceği bir iş… Uzman dediğim, kitapların satırlarında düktor (!), dû-cent (!), dû-cennet (!), profesör değil. Esasen ruh insanları, kalb insanları, his insanları, şuur insanları… Zannediyorum işte bu mevzuda çok ciddî tembihe ihtiyaç var, ısrarla tembihe ihtiyaç var.

Önceki senelerde Ramazan boyunca Kur’an-ı Kerim’i meali ile beraber okuyorduk; sabah-akşam okumak suretiyle bir cüz okunuyordu, hiç olmazsa ayda bir kere bir hatim oluyordu. Böyle işleye işleye, belki başkalarına on beş günde bir hatim yapma duygusu aşılanmış olurdu. Hiç olmazsa ayda bir, senede on iki defa Kur’an-ı Kerim’i hatmetme aşılanmış olurdu.

İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, “Nafile namazlarda Kur’an’a bakarak okumada mahzur yoktur.” diyor; onun özel fetvası, tercihi. Hani en azından Kur’an-ı Kerim’i öyle okuma… Hatta ondan evvel de bir mealine bakma, imkânı varsa; sonra namaz kılarken o ruhla okuma. Hani, mealini düşünerek okuma değil de en azından ondan anlayacağı şeyleri anlama mevzuu… Arkadaşlarımızın bazıları yapıyor, şu anda bunu yapıyorlar; yapmaya da devam etmek lazım.

Yabancılaştığımız bu meseleyi yeniden temel mevzuumuz haline, temel konumuz haline getirmek lazım. Kur’an ile yeniden, bir kere daha tanışmak lazım, bütünleşmek lazım. “Aradan bin dört yüz sene geçmiş!” Elin-âlemin öyle uzaktan ona bakmasına mukabil, hemen yeni, bize nazil olmuş gibi bakmak lazım. “Allah Allah! Yahu aynen, bugün bana iniyor gibi. Hislerimle o kadar örtüştüğünü görüyorum ki!..” filan diyecek şekilde yakından onu duyma ve hissetme mevzuu… Cenâb-ı Hak, cümleye nasip etsin.

   Ramazan, itikâf ayıdır; çoğu insanın bir çeşit karantinada olduğu günümüzde bunu cebr-i lütfî bir halvet/uzlet fırsatı bilmeli ve evlerimizi halis niyetlerimizle bir nevi itikâf mahalli haline getirmeliyiz.

Aslında itikâfın da kendine göre şartları var; mesela insanın mescitte olması lazım, fuzûliyâttan uzak durması lazım, dünyeviliğe karşı sırtını dönmesi lazım, tamamen uhrevîliğe müteveccih olması lazım.

Fakat bir de o manada olabilir, izafi olarak esasen. Cenâb-ı Hak bizi mecburî bir halvete itmiş. Efendim, “Çıkmayalım dışarıya, başkalarıyla görüşmeyelim, kendimize bir şey bulaştırmayalım!” filan deniyor. Aynı zamanda, hakikaten Allah ile olan münasebetimiz açısından, Kur’an ile olan münasebetimiz açısından, o zaviyeden kendimize bir şey bulaştırmamamız lazım.

Şimdi hep bela/musibet/virüs saçılıp dolaşıyor. Onlardan kaçarak -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın himâyesine, inayetine, sıyanetine sığınma… “Allah’ım! Bizi koru, muhafaza buyur!” deme… Bir de Kıtmîr şöyle bir dua da ediyor; diyorum ki: “Allah’ım! Bize -mesela bu Kıtmîr’e, kardeşlerimize, dostlarımıza, taraftarlarımıza, muhiplerimize, sempatizanlarımıza- lütfeylediğin şeyleri -yani dine-imana hizmet gibi, değişik yerlerde eğitim müesseseleri açmak gibi, insanlığı uyarma gibi, ne kadar nimet lütfetmiş isen, bunların hepsini- nezd-i Ulûhiyetine emanet olarak al; Sen, Kendin koru; başkaları ona zarar vermesin!.. Nezd-i Ulûhiyetine emanet olarak al, koru bunu, ne olur Allah’ım!” Böyle demek geliyor içimden çok defa.

Evet, inşaallah öyle olur. Bir ölçüde öyleydi. Ama “Eğer biz hakikaten o konumun hakkını tam vermiş olsaydık, Cenâb-ı Hak, bazılarını musallat etmezdi!” demeli ki, esasen, kendimizi yeniden bir düzene koyalım. Yoksa hafizanallah sadece başkalarını suçlamak suretiyle gıybete gireriz, iftiraya gireriz, ayıplamaya gireriz.

Hadis-i Şerif’ten mülhem, اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَلِمَنِ اغْتَبْنَا diyebilir; اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا وَلِمَنْ عَيَّرْنَا gibi ifadeler ekleyebilirsiniz. Bunların hepsini diyebilirsiniz: “Allah’ım, bizi ve kendilerine hata nisbet ettiklerimizi, ta’yîrde bulunduklarımızı (ayıpladıklarımızı) hepsini/herkesi mağfiret buyur Allah’ım!” Böyle demek suretiyle, bir engin vicdanla hareket etmiş olursunuz.

ŞEFKATLE AÇILAN KAPILAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah (celle celâluhu) kullarına çok şefkatlidir, pek merhametlidir, müsamahası çok geniştir, hilmi engindir. Rahmân, Rahîm, Raûf, Halîm, Kerîm gibi pek çok ismi bu mânâyı ifade eder. Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle Efendimiz’in de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususta “Allah ahlâkı”na sahip olduğunu bildirir: لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌSize kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe Sûresi, 9/128) Âyette, Efendimiz için, aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından olan “Raûf” (çok şefkatli) ve “Rahîm” (çok merhametli) sıfatları kullanılıyor. Demek ki Peygamber Efendimiz, bu iki ismin ruh ve manasını kendisinde barındırıyordu ve onlara dayanarak vazifesini yapıyordu.

Buradan şu manayı çıkarabiliriz: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin nazara verildiği yerde O merhametiyle, şefkatiyle ön plana çıkarılıyorsa, tebliğ ve irşat vazifesinin hakkıyla eda edilmesinin çok ciddi bir şefkat ve merhamete bağlı olduğu söylenebilir. Hakikat bu olunca, hangi devirde olursa olsun irşat erlerinin bu yoldan ayrılmamaları bir esastır.

Özellikle günümüz nesillerinin, peygamberane bir şefkate, peygamberane bir merhamete herkesten daha fazla ihtiyaçları vardır. Böyle bir şefkat ve merhametle hareket edilmediği takdirde, hak ve hakikati herkese duyurma vazifesi, gereği gibi yürütülemez. Yürütülse bile devamlılığı sağlanamaz.

İnsan, akıl ve iradesinin yanında mutlaka kalbini ve duygularını da yanına almalıdır ki yürüdüğü güzergâhta yorgunluk göstermesin, dökülüp yollarda kalmasın. Zira tabiata mal edilen, bir arzu ve iştiyak hâline getirilen işler çok daha rahat yerine getirilir. Eğer sorumluluk ve vazifelerinizle ilgili meselelerde tabiatınızı arkanıza alırsanız ciddi bir desteğe kavuşmuş olursunuz.

Şefkat, merhamet ve acıma hisleri bulunan bir insan, mefkûresini gerçekleştirme adına yürüdüğü yolda önüne çıkan engelleri rahatlıkla aşabilir. Abdullah İbn Huzafetü’s-Sehmî gibi önüne çıkan bütün fırsatları hak ve hakikati anlatma istikametinde değerlendirir. Bilindiği üzere Bizans tarafından yakalanan ve idam edilmeden önce son bir isteği olup olmadığı sorulan Hz. Abdullah, karşısında duran papaza mealen şu mukabelede bulunmuştu: “Aziz peder. Bana verdiğin şu birkaç dakikalık vakit için sana çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu süre zarfında sana hak din olan Müslümanlığı anlatırsam ölsem de gam yemem. Çünkü bu takdirde sen kurtulabilirsin.” Şefkat hisleri olmayan bir insan bu sözleri söyleyemez.

Eğer bir mü’min gerçek bir şefkat kahramanı hâline geldiyse insanların uhrevî kayıp yaşamalarına, Cehennem’de yanmalarına tahammül edemez. Bu sebepledir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabahlara kadar ağlıyor ve Hz. İsa gibi, إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُEğer onları cezalandırırsan şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakim (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin.” (Mâide Sûresi, 5/118) sözlerini tekrar ediyordu. Öyle ki Cenâb-ı Hak, Hz. Cibril’i gönderiyor ve ümmeti mevzuunda O’nu mahcup etmeyeceğini bildiriyordu. (Müslim, iman 346) Bu da Allah’ın O’na bir merhametiydi. Esasında bu sözlere, bütün peygamberlerin ümmetleriyle ilgili dile getirdikleri şefkat nağmeleri gözüyle bakabilirsiniz. Bu ölçüde ümmetine düşkün olan bir Peygamber, onları kurtarma adına her şeye katlanır.

Bediüzzaman’a, “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 616) sözlerini söyleten de böyle bir şefkat hissidir. Aslında büyük zatların hangisinin nabzına elinizi atsanız kalbine kulağınızı verseniz benzer şeyleri duyarsınız. Böyle bir şefkat hissini arkasına alan bir insan durup dinlenmeden insanlığın selametini temin etme istikametinde koşar. Bu his âdeta onun için bir dinamo vazifesi görür. Onu hizmete sevk ve teşvik eder, bir yönüyle işini kolaylaştırır. Bundan yoksun olan biri ise sürekli nefsiyle mücadele eder, iradesinin hakkını vermeye çalışır. Dahası onun sürekli rehabilite edilmesine, moral ve motivasyonunun yüksek tutulmasına ihtiyaç vardır. Kıvamının korunması buna bağlıdır. Ama bu bazen işe yarar bazen yaramaz. İnsan, uyarı ve nasihatleri bazen dikkate alır bazen almaz.

İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, şefkatin, mesleğimizin önemli esaslarından birisi olduğunu ifade etmiştir. Hususiyle meselelerin hep maddeye ve cismaniyete bağlı gittiği günümüzde, gönüllerde bir kere daha -herkesi ve her şeyi, Allah’a olan intisaplarından dolayı kucaklama diyebileceğimiz- şefkat duygusunun uyarılmasına, insanların yeniden kalb hayatına yönlendirilmesine çok ihtiyaç vardır.

Mevlâna, “Ne olursan ol gel.” diyor. Fakat günümüzde insanlar gelmeye çok hazır değiller. Bu sebeple onların gelmelerini beklemeden biz onların ayaklarına gitmeliyiz. Kırık gönülleri tamir etmeye çalışmalıyız. Başkaları insanlıktan uzaklaşsalar, her türlü kötülüğü yapsalar da Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolunda olanlara düşen vazife, hiç kırılmadan, darılmadan kötülüklere bile iyilikle mukabele etmektir. Başkalarının uygunsuz tavır ve davranışları, sizin kendi temel değerlerinizden uzaklaşmanıza sebep teşkil etmemelidir. Siz her fırsatta şefkat ve re’fet hislerinizi ortaya koymalısınız.

Aslında hakiki bir mü’min sadece insanlık karşısında değil, bütün bir varlık karşısında şefkatle dopdoludur. Yolda yürürken bir karıncaya basmamak için adımlarını dikkatli atar. Bu ölçüde şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olan bir kişinin, insanların dalalette kalmasına, Cehennem’e gitmesine göz yumması düşünülemez. Hususiyle imanın vaat ettiği güzelliklerin farkında olan, Cennet ve Cehennem’in ne demek olduğunu çok iyi bilen bir insan, küfür ve dalalet içinde olan kimselerin durumuna kayıtsız kalamaz. Derin bir aşk u heyecan, alaka ve muhabbet ile onların da elinden tutmaya çalışır.  Bu his onun hep canlı ve dinamik kalmasını sağlar.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu sözleriyle başkalarına karşı şefkat ve merhametle muamele eden kimselerin Allah tarafından da aynısıyla muamele göreceklerini beyan etmiştir: الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمَنُ، ارْحَمُوا مَنْ فِي الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Birbirlerine rahmet duygularıyla muamele edenlere Rahman da merhamet eder. (Öyleyse) siz yeryüzündekilere merhamet edin ki ehl-i sema da size merhamet etsin.” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) Buna göre bir insan ne kadar merhametli ne kadar şefkatli ise ve ne kadar acıma hisleriyle başkalarının üzerine eğiliyorsa Allah nezdindeki yeri ve konumu da buna göre belirlenecektir.

Maalesef yitirdiğimiz çok önemli değerlerdendir merhamet ve şefkat duygusu. Hâlbuki o, özellikle günümüz insanlarının muhtaç olduğu çok önemli bir insani haslettir. Bugün insanlık belki havadan, sudan, ekmekten daha ziyade şefkate muhtaçtır.

Şefkat hisleriyle dopdolu olmayan, başkaları için yaşayamaz; yaşamayı yaşatmaya feda edemez. Dahası gönüllere giremez, muhatapları nazarında tesirli olamaz. İnsanların üzerine kabaca gidilirse mahrumiyetle geri dönülür. Onlara şefkatle, yumuşaklıkla yaklaşılırsa bütün kapılar açılır. Şefkat öyle sırlı bir anahtardır ki onun açamayacağı kapı yoktur. Allah da Cennet kapılarını rahmetinin bir tecelli dalga boyu olan şefkatle insanlara açacaktır.

Düşmanlıklara karşı şefkatten daha keskin bir silah yoktur. Bu silaha, -Estağfirullah, silah da ne demek!- bu sihirli iksire sahip olanlar, kendilerine hasmâne davrananlara er geç galip gelecekler, her meydandan mutlaka kazançlı çıkacaklar, gönüller kazanacaklardır. Ama bu kazanımın farklı dereceleri vardır. Herkesten aynı şeyi bekleyemeyiz. Sizin gösterdiğiniz derin alaka ve muhabbetin bir neticesi olarak bazıları sizinle aynı duygu düşünceleri paylaşır hale gelse de, bazıları dost, bazıları taraftar, bazıları sempatizan olur, bazıları da arafta kalabilir; yani iyi zamanda sizin yanınızda dursa da kötü zamanda sırtlarını dönebilir. Fakat bunların hepsi kendine göre birer kazanımdır. İnsanların pek çoğu, sevgiyle açılan kollara kendilerini salacaklardır. Yeter ki kendilerini salacakları yerin güvenilir bir yer olduğunu bilsinler.

Gönüllere girerseniz etrafınızda bir sürü gönüllü oluşur. Gönlün menfezleri, girilmeyecek kadar dar değildir. Önemli olan onu açmasını bilmektir. Siz gönlünüzü başkalarına açar, hiç kimseden bir şey esirgemezseniz başkaları da gönüllerini size açarlar. İnsanlık bu enginliğe ulaşabilse, insanların çözemeyecekleri problem kalmaz. Problemler, bizim darlığımızın zemininde boy atıp gelişiyor. Kendimiz dar bir dünya inşa ediyor ve her şeyi bu darlığın içinde görmek istiyoruz. Dolayısıyla dünyalar çapında geniş olan hakikatler bile bizim bu dar dünyamızın içine girdiğinde daralıyor. Oysaki kalb ve vicdan, bütün varlığı içine alacak kadar engindir.

Geleceği inşa edecek mimarlara düşen vazife, bu enginliği çok iyi değerlendirmek suretiyle insanları evrensel insanî değerler etrafında bir araya getirebilmektir.

.!الخوف من الموت أم الخوف من العاقبة؟

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف يمكن التفرقة بين الخوف من الموت والخوف من الانتقال إلى الآخرة بلا إيمان؟

   الجواب: إن الإنسان كائن ذو بعدين مختلفين؛ بُعد جسماني وآخر روحاني، وباعتبار جسمانيته قد يخاف من الموت الذي هو بمثابة معكر لصفو الحياة ولذتها وانتهاء لرغباته الدنيوية، وباعتبار وجوده المادي قد يفزع الإنسان من دخول القبر الذي هو بمثابة فنائه وهلاكه المادي، فلا ترغب النفس بأن تُحرم الأذواق والملذات التي ألِفتها.. وعند تناول موضوع الموت من جهة النفس والبدن والدنيا فلا بد من الشعور بشيء من الخوف كثيرًا كان أو قليلًا، ولقد لاحظت أنا حتى بعضًا من الذين نذروا أنفسهم للدين، ويبذلون ما بوسعهم من أجل إعلاء كلمة الحق ومع ذلك يهابون الموت.. بل قد يخاف الإنسان من الموت حتى ولو فهم حقيقَته حقَّ الفهم، وكتب ودوَّن وشرح عن ماهيته وما وراءه، وكلما زادَت وطأةُ الجسمانية والبدنية، وزادت أوهام النفس وضلالاتها؛ تزداد حِدّةُ وشِدّةُ هذا الخوف.

وأما الذين يرون الموت كأنه انفتاح على حلم وردي جميل ينجون من هذا الخوف بإيمانهم الراسخ واعتقادهم بأنهم يخرجون من عالم ضيق خانق إلى عوالم واسعة رحبة مُبهِجة، وأنهم سيلتقون بالأحبة، وسيحظون بمشاهدة جناب المولى سبحانه وتعالى.. لقد استوعبوا حقيقة الموت وأصبحوا ينظرون إليه على أنه انتقالٌ من غرفة إلى أخرى أو ارتحالٌ من مكان إلى آخر، ولأنهم ينظرون إلى الموت بعدسة حسّهم وشعورهم وسعة وجدانهم ومنظار لطائفهم الربانية فهم يرونه بصورة مختلفة، ولذا فعندما يتحدثون عن الموت يتحدثون عنه بارتياح شديد ينعكس على نغمة صوتهم وأسلوب حديثهم.

إن تجاوز الخوف من الموت، والعيش بمشاعر الاشتياق إلى لقاء الله تعالى، ليس أمرًا سهلًا على الجميع، ولذا فعلى المؤمن كما يدعو الله طالبًا أن يرزقه العلم والإيمان والإخلاص واليقين والتوكل والتسليم فكذلك عليه أن يطلب الشوق إلى لقائه، وفي أدعيتنا نقول: “اللَّهُمَّ الْعِلْمَ وَالْإِيمَانَ الْكَامِلَ وَالْعُبُودِيَّةَ الْكَامِلَةَ التَّامَّةَ وَالْإِخْلَاصَ الْأَتَمَّ وَالْيَقِينَ التَّامَّ وَالتَّوَكُّلَ التَّامَّ وَالْمَعْرِفَةَ التَّامَّةَ وَالْمَحَبَّةَ التَّامَّةَ وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ”، ومن بعدها ندعو فنقول: “وإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ”، وندعو الله دائمًا أن يُلهب في دواخلنا مشاعر الشوق والاشتياق إلى لقاء سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم، ربما يرى البعضُ أن هذا قد يكون فيه شيء من الشرك ولذلك لا يستحبّونه، وأنا أيضًا أشعرُ أحيانًا بتردّد خفيف حول هذا الأمر، بَيد أن طلبَ ورغبة لقاء رسول الله صلى الله عليه وسلم أمرٌ لا يمكن تجاهله أو التغافل عنه، ولذا دائمًا ما أُردّد هذا الدعاء في أورادي، فهذا الدعاء لا ينافي الواحدية أو الأحدية لجناب الحق تعالى، بل إنني أعتقد أن ذلك لا يتعارض مع حقيقة الواحدية والأحدية.

   الباقون في الحياة قسرًا

إن الذين لم ينخلعوا من التعلّق بالحياة الدنيا لن يتخلّصوا أبدًا من شعور الخوف من الموت، فمنهم مَن يتملكه بصورة كبيرة، ومنهم من يشعر به بصورة متوسطة، وكذلك هناك مَن يشعر به بنسبة ضئيلة؛ فالذين تعلّقت حياتهم بالدنيا سيودّون العيش هنا حياة طويلة مديدة، مع أن الموتَ في النهاية واحدٌ، سواء جاء بعد ألف سنة أو بعد عشر سنوات، ولكن الذين ارتقوا في مدارج حياة القلب والروح إلى أن تربّعوا على عرشها؛ ينظرون إلى الموت نظرة مغايرة تمامًا، وهذا ما يزيل عنهم شعور الخوف، فهم كما يرون وجهَ الدنيا الفانية وما يرتسم عليه، تنعكس على أعينهم أيضًا العقبى الباقية وما تمتاز به من ألوان الجمال وأشكاله العديدة، ويكون شغلُهم الشاغل هو الشوق إلى لقاء الله ولقاء النبي صلى الله عليه وسلم، ويرون الدنيا كأنها مكانٌ مخصَّصٌ لأداء الخدمة العسكرية، مما يُوجِب عليهم خضوع أوامر الله تعالى مدّة بقائهم فيها إلى أن يستلموا رخصة الخروج منها.

والدنيا بلا قيمة في أعينهم من جهة شهواتها وأهوائها، ولذلك فلو قلنا إنهم يعيشون في الحياة قسرًا أو كرهًا فلا يعد قولنا هذا كذبًا، فهم يرضون ببقائهم هنا فقط لأن الله وضعهم في تلك الحياة وكلفهم بأداء بعض الواجبات والتكاليف، وعلى هذا الاعتبار فإن الإنسان في الحقيقة إن كان بمقدوره القيام في هذه الدنيا بأعمال ترضي الله سبحانه وتعالى، وإن كان باستطاعته تقديم إكسير لحل غربة الإنسانية في الدنيا، فعليه أن يتحمل البقاء فيها، وأن يصطبر على مساوئها، وإلا فإن الدنيا من حيث دنيويتها لا تُطلب ولا يُرغب فيها، ولكن الشيء الذي يجدر العيش من أجله هو كونها مظهرًا لتجلّيات الأسماء الإلهية الجليلة، وكونها ممرًّا للآخرة؛ ولكن مع الأسف لا يقْدِر الجميع على رؤية وجهي الدنيا هذين.

وإذا تحدّثْنا عن الخوف من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان، فهذا أمرٌ مختلف تمامًا، وباستثناء الرسل العِظام فلقد عاش كلُّ الأولياء هذا الخوف، ومن الممكن القولُ: إن الرسل شعروا بالقلق من عتاب المولى سبحانه وتعالى، ولكن لأن الله عصَمَهم فإن الشعور بالخوف من لقاء المولى بلا إيمان غيرُ جائز في حقهم، ولكن الصحابة الكرام رضوان الله عليهم جميعًا، والأولياء الفخام أمثال الشيخ عبد القادر الجيلاني، والإمام أبي الحسن الشاذلي، والشيخ محمد بهاء الدين النقشبندي، جميعهم خافوا من سوء العاقبة، لأن من لم يخف من سوء عاقبته، خِيف عليه من سوء العاقبة.. فلا أحد يعلم مصيرَه، وللشيطان طرقٌ كثيرة لإضلال الإنسان، وواحدةٌ من تلك الخدع الشيطانية قد تؤدي إلى ضياع رأسمال الإنسان الأخروي من بين يديه، وقد يأتي وقتَ الوفاة ليغوي الإنسان ويمنعه من نُطْقِ كلمة التوحيد، حفظنا وأعاذنا من ذلك، وقد يأتي الموت للإنسان وهو في حال سيئ مخزٍ، فيرحل حينها إلى الآخرة بهذا الحال السيئ والمخزي.

ولهذا السبب فقد أعرب كثيرٌ من الصحابة الكرام رضوان الله عليهم والتابعين الفخام رحمهم الله، عن مشاعر الخوف من سوء العاقبة، ومن خلف الصحابة والتابعين فكثير من الشخصيات عالية المقام عاشوا تلك المشاعر، وإذا نظرنا في أورادهم وأدعيَتِهم يمكننا أن نشاهد تضرّعاتهم إلى الله وخوفهم من سوء العاقبة، ورغم أن هؤلاء عاشوا أعمارهم متمسكين بالدين لا ينحرفون عنه قدر أنملة، وحافظوا عليه وجعلوه حَكَمًا في كلِّ مسائلهم؛ فقد عاشوا حياتهم بقلق وخوفٍ من الموت على الكفر.

حاشا وكلا أن يلاقوا مثل هذه العاقبة، ولكن الذين لم يعيشوا هذا الخوف ولو لمرة واحدة في حياتهم فأولئك الذين يُخشى عليهم من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان، وبما أننا لا يمكننا إطلاق حكمٍ قطعيٍّ على عاقبة أي أحد، فلا يمكننا القول موتَ هؤلاء على الكفرِ كان من إرادة “القَدَرِ”، فرحمةُ الله سبقَتْ غضبَه، وهؤلاء قد تنالهم رحمة الله سبحانه وتعالى، ولكن الخوف من سوء العاقبة ينبغي أن يشعر به جميعُ المؤمنين، بل إن الإمام الغزالي رحمه الله يقول: إن الخوف يجب أن يغلب على حال حياة المؤمن، فإذا حضرَتْهُ الوفاة غلبَ عليه الرجاءُ والتجأ إلى ربه واعتصم برحمته. 

والحقيقةُ أن مقاربةَ الإمام الغزالي هذه تعدُّ معيارًا مهمًّا للموازنة بين الخوف والرجاء، فالخوفُ من العاقبة يُصيب المؤمن الحقيقي بشحوب وجهه وزوال نَضَارته ووجع معدته، وارتعاد ساقيه.. وذلك لأن الإنسان لا يمكن أن يعرف متى وكيف سيعترضه الشيطان ليوقعه، ولكن يجب ألا يؤدي هذا الخوف بالإنسان إلى الوقوع في اليأس، وإذا ما تسربت مشاعر اليأس إليه فعليه أن يتعلق بحبل الرجاء ليقول داعيًا: “ربِّ إن رحمتك وسعت كل شيء، فلا تمنعها عن هذا المجرم الماثل بين يديك، ربِّ كم من المذنبين الأذلاء مثلي جاؤوا إلى باب جنابك ولم يعودوا صفر اليدين! فلا تحرمني فضلك!”.

   أرتعد خوفًا من عاقبتي!

فكبار العلماء والمشايخ حتى يومنا هذا نظروا إلى أنفسهم على أنهم “مجرمون”، وقضوا أعمارهم في خوف من سوء العاقبة، ولو نظرتم في المذكِّرة الثانية عشرة (اللمعة السابعة عشرة) للإمام الشيخ سعيد النورسي فستفهمون ما أريد إيضاحه، فقد كان يرى نفسه كالعبد الآبق من سيده، وكان يحاسب نفسه محاسبة شديدة.. وإذا نظرنا إلى العَلَمِ الشامخ ذي القدرِ والمقامِ، “الشيخ محمد لطفي أفندي”[1]؛ الذي كان يجتمع حوله آلاف الأشخاص كما تتجمع الفراشات حول النور، نجده دائمًا يردد: “كلُّ عبدٍ هو قَمْحٌ وَحَسَن، وَوَحْدِي أَنَا التِّبْنُ وأنا السيئ”، وكان يتألم ألمًا شديدًا من سوء العاقبة.. أما صديقي الشيخ “قِرْقِنْجِي”[2] حتى في شبابه كان يضرب بيديه على ركبتيه ويقول لي: “يا أستاذ فتح الله، إني أخاف من عاقبتي خوفًا شديدًا”، إن هذا هو حال الكبار، أما الصغار فلأنهم لم يستطيعوا أن يطّلعوا أو يقفوا على هذا الأفق؛ لم يشعروا بالخوف أو القلق من عاقبتهم.

مع الأسف الشديد فإن أغلب المؤمنين اليوم إن كانوا يخافون من الموت فإنهم لا يخافون من سوء العاقبة، وأغلب الناس يخافون من الدخول إلى القبر وتحلُّلِ أجسامهم واستحالتها رفاتًا ورميمًا، ولكن البشر الذين جاؤوا إلى الحياة بفطرة سليمة قلّما شعَرَ أحدهم بالقلق من فكرة عودته إلى ربه، ومع أن أولياء الله ترتجف مفاصلُهم من خشية الله، إلا أن أمثالنا ممن لا يعرفون آداب ولا أركان هذه الولاية، يعيشون حياتهم بلا جِدّية ولا مبالاة.

والحقيقة أن الإيمان يَعِدُ بأمور جميلة، فالإيمانُ هو المفتاح السري لدخول الجنة، وبه تتحقق الرغبة في الخلود والأبدية، ومن ثم لا يُتوقع من المؤمن الحقيقي ألا ترتعد فرائصه لفقدان هذه الرغبة، ولكن من لم يعرف قيمة الإيمان العالية لن يتخذ التدابير اللازمة لحمايته ولن يخاف فقدانه، ولذلك يمكننا القول: إن خوفَ الإنسان من الذهاب إلى الآخرة بلا إيمان يكون بمعيار عمق إيمانه، أما ذوو الإيمان السطحي فمخافةُ الله عندهم ستكون إما منعدمة أو غير كافية.

إن المفلسَ الفقير لن ينتابَه القلق حتى وإن كان يتجول في أزقة وأحياء اللصوص، ولكن الذي يحمل كنـزًا غاليًا، فدعْ عنك تجوّلَه في أزقّة وأحياء اللصوص بل عندما يتجوّل مع أكثر الناس عصمة وبراءة فسيخاف على كنـزِه من أن يمسّه أيُّ مكروه أو ضرر، ومن ثم سيتّخذ كافة التدابير اللازمة للمحافظة على هذا الكنـز من السرقة أو الغصب، وكما ترون أثناء نقل الأموال مِن وإلى البنوك تكون موضوعة في عربات مصفحة وترافقها قوة أمنيّة لحمايتها.

فماذا لو كان هذا الكنـزُ، لا يفيد الإنسان في دنياه فحسب، بل يؤمّن للإنسان سعادَتَه الأبدية أيضًا، فلتحسبوا أنتم مقدار العناية البالغة والخوف الشديد الذي يجب إظهاره في مثل هذا الموقف.

***

[1]  الشيخ محمد لطفي أفندي (1868-1956م): عالمٌ زاهدٌ وشاعرٌ، ولد في محافظة “أَرْضُرُومْ” شرقي تركيا، حصل على الإجازة العلمية من كبار علماء عصره، وبعد أن عُيِّن إمامًا وخطيبًا انتسب لشيخ النقشبندية محمد بيري كفراوي، عُرف بين الناس بـ”إمام أَلْوَارْ”، واشتهر بلقب “سيدي أفا”، نظم أشعارًا بالعربية والفارسية والتركية، نُشرت فيما بعد تحت عنوان “خلاصة الحقائق”.

[2]  “محمد قِرْقِنْجِي (Mehmed Kırkıncı)” (1928-2016م): كاتب وعالم دينيّ تركيّ، وهو من طلاب الأستاذ بديع الزمان سعيد النُّورسي رحمه الله.

 

(!) المجانين

Herkul | | العربية

   سؤال: سمعناكم في أحد المجالس تدعون الله قائلين: “اللهم إن خزائنك واسعة، تعطي كلَّ سائل سُؤله، فاللهم هبني حفنة من مجانين الدين”، فماذا تقصدون بـ”مجانين الدين”؟

   الجواب: ربما تجاوزتُ حدي ولهجْتُ بذكر هذا الدعاء منذ عهد مبكّر، وأكاد أتمثل هذه الذكرى أمامي وكأنها حدثت اليوم: ففي إحدى المواعظ بمسجد “كستانه بازاري (Kestanepazarı)” في مدينة إزمير قلت: “ليت لي بين هذه الجماعة حفنةً من المجانين”؛ والمعنى الذي قصدتُه من لفظة “مجانين” آنذاك: أولئك الذين يقيمون حياتهم على إعلاء كلمة الله تعالى فحسب مثل الصحابة الكرام رضوان الله عليهم تمامًا، وهم الذين يقولون: “قيمةُ الحياة في هذه الغاية، وإلا فلا؛ لأن حياتنا التي سنعيشها بدون هذه الغاية لن تختلف عندئذ عن حياة المخلوقات الأخرى التي هي أدنى درجة عن الإنسان”.

هم الذين يتحرون الدقة في أداء الحقوق التي تُمليها عليهم وظيفةُ العبودية، ويقومون بمسؤولياتهم، ويعطون كل ذي حق حقه، ولا يتكاسلون في فعل هذا ألبتة، وفوق ذلك لا وزن عندهم للبيوت والعقارات، والفيلات والشاليهات، والجياد والعربات، والغنى والثروات، والصيت والشهرة، هم الذين أعرضوا عن كل متاع الدنيا، ونزعوا ما في قلوبهم من حبّها ودفعوها بظهر أيديهم، وفي كل طرفة عين يغمغمون قائلين: “عجبًا هل ستُرفرف رايةُ الاسم الجليل المحمدي صلى الله عليه وسلم في كل أنحاء العالم وفي كل نواحي الحياة؟!”، هؤلاء هم مجانين هذه الغاية المثالية، وهم الذين سيُغَيِّرون مصير العالم.

وإلا فلا علاقة لهؤلاء بمجانين مستشفى الأمراض العقلية، والسبب في إطلاقنا هذا الاسم عليهم هو أننا نزِنهم بقسطاس الناس العاديين؛ لأن هؤلاء قد استبدلوا الرغبة في الحياة بالرغبة في الإحياء في وقتٍ يهرول فيه الجميع وراء الدنيا ومتاعها، وهم يفكرون في غيرهم أكثر من أنفسهم، ويهتمون بهموم الإنسانية أكثر من اهتمامهم بأنفسهم وأفراد أسرتهم، ولقد رُوي أن سيدنا عمر رضي الله عنه كان لا يستطيع أن يتعرف على حفيده وهو يطوف بالأسواق؛ لأنه حصر كل همّته وتركيزه وجهده من أجل توفير الاستقرار والسعادة للآخرين، ولذلك فإني أطلق كلمة “المجانين” على أمثاله ممن هم على أتم استعداد للتضحية بأنفسهم وبكل ملذّاتهم في سبيل غايتهم السامية.

هؤلاء هم المجانين الذين قصدتُهم في دعائي؛ المعرضون عن كلّ جماليات الدنيا، وجميع النياشين والميداليات التي تعلقها فوق صدورهم؛ القائلون: “لا قيمة لهذه الأشياء عندنا ما لم نستطع أن نخدم ديننا وعقيدتنا”.. إن عشرة من هؤلاء المجانين يقومون بأعمال تفوق ما يقوم به ملايين من الناس الآخرين، ولذلك يخصهم الله تعالى في الآخرة بالنعم التي يهبها لعشرة ملايين من الناس.

ولا يجانبنا الصواب إذ أطلقنا على الفترة التي تبلغ قرنًا ونصفًا منذ تأسيس الدولة العثمانية حتى فتح إسطنبول فترة المجانين؛ فكما هو معلوم فإن عثمان غازي رحمه الله المؤسس الأول للدولة قد أسلم روحه إلى بارئها وهو في طريقه إلى فتح بورصة، وكذلك ابنه أورخان غازي قضى عمره على صهوة جواده، واستشهد مراد الأول خداوندكار وهو في ساحة المعركة، وتوفي يلديرم خان في الأسْر، وقضى السلطان محمد شلبي عمره وكلُّ همه أن يحوِّل السقوط الذي اعترى الدولة إلى رقي وازدهار، والانحطاط الذي بُليت به إلى رفعة وتقدّم؛ عسى أن يصل بالأمانة التي ورثها عن آبائه إلى المستوى اللائق، وعاش مراد الثاني حياةً في غاية البساطة، وفي اعتقادي أنه ليس من الخطإ القول عن هذا السلطان أنه “ولي من أولياء الله”، وفي هذه القائمة أيضًا السلطان الفاتح، والسلطان بايزيد، والسلطان ياووز سليم، والسلطان القانوني، فهؤلاء لم يهنؤوا بالحياة في البيوت الفارهة والقصور والفيلات، وإنما عاشوا حياة بسيطة للغاية، ونذروا كل حياتهم للدين، وقضوا كل أعمارهم في سبيل إعلاء كلمة الله.

إن هذه الفترة التي تبلغ قرنًا ونصفًا من الزمن تمثل فترة الازدهار بالنسبة لنا؛ لأن الفتوحات التي اتسعت في الخارج في تلك الفترة قد صاحبتها فتوحاتٌ في العوالم الداخلية للعباد، حيث توجهت القلوب إلى القرآن، وأنشأت صلةً وثيقة مع ربها، ومثُلتْ أمامه في انقياد تام وعبودية خالصة، ولذلك كانت هذه السنوات هي أخصب الحقب وأكثرها بركة في عمر الدولة العثمانية، أما بعض النجاحات التي تحققت فيما بعد فترجع إلى القوة التي استمدتها من هذا المركز، ولكن كلما خمدت هذه الروح وهذا المعنى، وتدنى شعور العدالة من الحقيقة إلى النسبية، وابتُعد عن الشعب، وبرز الميل والحب للدنيا؛ بدأ الانحطاطُ يحلّ محلّ الترقّي والازدهار.

وعندما نذكر المجانين لا نستطيع أن ننسى المجانين الذين كانوا يحاربون في مقدمة الجيش العثماني، فقد كان لهؤلاء جيادٌ عارية عن السرج واللجام، يقفزون عليها ويمسكون بها من أعرافها، كانوا أبطالًا شجعانًا لدرجة أنهم يعتبرون استخدام السلاح نوعًا من التفاهة، كانوا يتصدرون مقدمة الجيش، وكانوا هم أول من يواجه العدو، يهجمون على الأسلحة بأيديهم المسنونة من كثرة الضرب على الصخر، كانوا يستحقرون الحياة، ويُقبلون على الموت فرحين مستبشرين، فكانت هذه الشجاعة والبطولة التي يظهرونها سببًا في تقوية عزائم القادة من خلفهم والجيش المسلح من ورائهم، وهؤلاء المجانين وإن كنتُ لا أعرف عددهم فقد كان لهم دورٌ بارز في إحراز النصر والفتوحات.

وعبارة “يُقبلون على الموت فرحين مستبشرين” تذكرني بحادثة ذكرتُها مرارًا في مناسبات عدة: في معركة اليرموك لحقت الرومَ هزيمةٌ نكراء أمام المسلمين، فلما مثل قادة الجند من الروم أمام ملكهم عاتبهم وعنفهم قائلًا: “كيف لحفنةٍ من العرب جاؤوا من الصحراء أن يلحقوا الهزيمة بجيش الإمبراطورية العظمى!”، وقد كانت روما بالفعل في ذلك الوقت أقوى دول العالم؛ حتى إنها حققت نصرًا مؤزرًا على الساسانيين، ولذلك لم يستطع ملكهم أن يستسيغ هزيمة دولته أمام العرب، ووبّخ قادته وعنفهم، فكان ردّ قادته عليه: “إن هؤلاء قوم يحبون الموت بقدرِ حبِّنا للحياة”. أجل، هذا هو سرّ النصر لدى المسلمين، وسرّ الهزيمة عند الرومان المنكرين، وإن من أكثر الأمور تأثيرًا في نفس سيدنا خالد بن الوليد رضي الله عنه أحد القادة النادرين في تاريخ البشرية؛ وفاته على فراشِه وليس في ميدان الحرب.

وهذه الفكرة وذاك الشعور مهمان للغاية، لقد كان الصحابة الكرام رضي الله عنهم مجانين بما قدموه من استخفافٍ بالحياة ونذرِ أنفسهم لإعلاءِ كلمة الله، وهؤلاء المجانين هم الذين أهدوا إلينا دنيا تستحق الحياة، لكن البؤساء الذين جاؤوا من بعدهم -مع الأسف- فرّطوا في هذه الدنيا، وتخلوا عن فكرة الإحياء، واستحبوا الحياة الدنيا، فضيّعوا كلّ المكتسبات، وقضَوا حياتهم في الفيلات والقصور، واستغرقوا في المتع والملذات، لأنهم لم يرتبطوا بغايةٍ ساميةٍ ينذرون أنفسهم لها ويستحقرون الدنيا من أجلها، فوقعوا في براثن الأنانية، ولم تعد أفكارُهم ومشاعرهم تختلف عن أفكار قليلي الهمة؛ حيث اكتفوا بالحفاظ على الموجود فقط، وفي النهاية ضيّعوا في قِمار الحياة أفكارَنا ومشاعرَنا الذاتية.

وفي وقتنا الحالي هناك مهاجرون من أجل غايتهم السامية؛ انتشروا في ربوع العالم بروح التفاني وحبّ التضحية، ولكن هؤلاء ما زالوا على الطريق، يحثون الخطى نحو تحقيق غايتهم المثالية، ولكن لا نعلم هل يوصّلون هذا الأمر إلى نهايته أم لا، نسأل الله تعالى أن يوفقهم إلى ذلك، وأن يحفظهم فلا يتعثّرون في الطريق ولا يتفرقون، ولا ينحرفون إلى منعطفات أخرى، فالمجانين الحقيقيون ليسوا الذين ما زالوا على الطريق، بل هم الذين وجدوا ربهم ووصلوا إليه، ومثّلوا هذا الأمر على أكمل وجه، ولكن لا بد من العبور في هذه الطرق للوصول إلى تلك الذروة.

ولهذا يمكن القول: إن مُتيَّمي عصرنا الذين يسعون ويناضلون رغبةً في الإحياء وليس لهم رأسمال إلا التفاني والتضحية إذا رنوا بأبصارهم إلى الذرى وساروا في الطرق التي تؤدي إليها فسيصلون إن شاء الله إلى أهدافهم، وإنْ لم يلبسوا عملَهم بمصالحهم الشخصية وأنهوا هذا الأمر على الهيئة التي بدؤوا منها؛ فسيحرزون الذرى كمجانين الماضي، ولكن إذا بدؤوا يفكرون في أنفسهم، ويتحركون خوفًا من المستقبل، ويتشوفون إلى الأجر مقابل خدماتهم، فسيتعثرون في الطريق وتنقطع بهم السبل، ويضيعون الأمانة المقدسة التي على كاهلهم، وبذلك يكونون قد خانوا الأمانة، وخانوا سلَفَهم الذين ورّثوهم هذه الأمانة، وغدروا بالأجيال القادمة.

وحتى لا يتعطل هؤلاء ويتعثروا في طريقهم لا بد لهم من تأهيل دائم، وتحفيز للمعنويات، وحِفاظٍ على حيويتهم بالجلسات الإيمانية، كي تزداد حيويتهم ويتضاعف حماسُهم كل يومٍ عن اليوم السابق حتى لا يفقدوا استقامتهم، فضلًا عن ذلك ينبغي لهم الحفاظ على ثباتهم وعزمهم وإخلاصهم وصدقهم ونيتهم الخالصة حتى وافتهم المنية، فالنوايا هي التي تزيِّن الأعمال والأعمال بالنيات، ولهذا ينالون جزاء الواصلين حتى وإن ماتوا ورحلوا وهم في منتصف الطريق؛ ففي الحديث “إنّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى أَجْسَادِكُمْ، وَلَا إِلَى صُوَرِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ[1].

***

 [1]صحيح مسلم، البر، 33.

ÖLÜM KORKUSU MU AKIBET ENDİŞESİ Mİ?

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Ölüm korkusu ile imansız ahirete gitme korkusu birbirinden nasıl ayırt edilebilir?

   Cevap: İnsan, iki ayrı derinliği olan bir varlıktır. Onun bir cismanî bir de ruhanî yönü vardır. Cismaniyeti itibarıyla insan, hayatın tadını acılaştıran, yaşam arzusunu bitiren ölümden korkabilir; maddi varlığı itibarıyla çürüyüp yok olmayı ifade eden kabre girmekten ürkebilir. Zira nefis, alışageldiği zevk ve lezzetleri kaybetmek istemez. Ölüm; nefse, bedene ve dünyaya bağlı ele alındığı takdirde az ya da çok bir korkunun duyulması kaçınılmaz olur. Ben, kendini dine vermiş, tamamen dinin i’lâ edilmesi istikametinde çırpınıp duran bazı insanlarda bile ciddi ölüm korkusu gördüm. İnsan, ölüm hakikatini çok iyi anlasa, onun mahiyeti hakkında yazıp çizse, ölümün arka plânını başkalarına anlatmaya çalışsa bile ölümden korkabilir. Cismaniyetin ve bedenî hislerin ağır basmasına, nefsin kuruntularının her şeyin önüne geçmesine göre bu korkunun şiddeti artar.

Ahirete yürümeyi tatlı bir rüyaya açılma gibi görenler, dar ve bunaltıcı bir âlemden geniş ve ferah feza âlemlere yürüyeceklerine, dostlara kavuşacaklarına, Cenab-ı Hakk’ı müşahede edeceklerine iz’an ölçüsünde inanlardır ki bu korkudan kurtulabilirler. Onlar, ölümü içlerine öyle sindirmişlerdir ki onu, bu odadan öbür odaya gitme, bir mekândan başka bir mekâna intikal etme gibi görürler. Ölüme, his ve şuurlarıyla, vicdan enginliğiyle, latife-i Rabbaniyeleriyle baktıklarından onu çok farklı algılarlar. Bu yüzden ölümden bahsederken, çok rahat konuşurlar. Ses tonlarında ve vurgulamalarında bu rahatlığı görebilirsiniz.

Ölüm korkusunu aşabilmek, Allah’a kavuşma iştiyakıyla yaşayabilmek herkes için kolay değildir. Bu açıdan mü’min, dualarında her zaman Allah’tan ilim, iman, ihlas, yakin, tevekkül ve teslimiyet istemenin yanında Allah’a kavuşma iştiyakı da istemelidir. Hatta biz dualarımızda “ve’ştiyakan ilâ likâik” (Sana kavuşma iştiyakı ver bize Allahım!) dedikten sonra bir de “ve likâi habîbik” (Habib-i Edib’ine kavuşma iştiyakı da ver bizlere Allahım!) diyor ve Allah’tan, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kavuşma iştiyakını da içimizde yaratmasını talep ediyoruz. Bazıları, şirk olabileceği düşüncesiyle bunu söylemeyi mahzurlu bulabilir. Bazen benim de bu konuda hafif tereddüt yaşadığım oluyor. Ne var ki Efendimiz’e kavuşmayı arzu etme meselesi, bana kulak ardı edilecek bir şey gibi gelmiyor. Bu yüzden dualarımda bunu da zikretmeye devam ediyor ve bunun, Cenab-ı Hakk’ın Vahidiyet ve Ehadiyetine münafi olmadığını, Vahidiyet ve Ehadiyet hakikatlerinin bunu da kapsayacağını düşünüyorum.

   Dünyada Kerhen Kalanlar

Yaşama tutkusundan sıyrılamayanlar için ölüm korkusu kaçınılmazdır. Bu korkuyu kimileri çok, kimileri orta ölçekte, kimileri daha az hissederler. Dünya hayatına çok bağlananlar, burada uzun yaşamayı arzu edebilirler. Ne var ki neticesi ölüm olan bin senenin on seneden bir farkı yoktur. Fakat hayatlarını kalb ve ruhun hayat seviyesinde yaşayan insanlar, ölümün mahiyetini farklı algılamaya başlayacaklarından bu korku da zail olur. Fani dünya kendine mahsus çehresiyle ona görüneceği gibi baki dünya da kendine has rengârenk güzellikleriyle onun nazarına akseder. O da iştiyak-ı İlâhî ile iştiyak-ı Nebevî ile oturur kalkar. Dünyayı bir askerlik gibi görür ve terhisini alıncaya kadar burada kalmayı Allah’ın emrine saygılı olmanın bir gereği sayar.

Heva ve hevese bakan yönü itibarıyla onun nazarında dünyanın bir kıymeti yoktur. Bu yüzden onun dünyada kerhen kaldığını söylesek herhalde yalan söylemiş olmayız. Sırf Allah onu burada tuttuğu, ondan bir kısım mükellefiyetler talep ettiği için burada kalmaya razı olur. Bu itibarladır ki aslında insan, dünyada Allah’ı hoşnut edecek bir şeyler yapabiliyor, insanlığın gurbetine bir iksir sunabiliyorsa dünyada kalmaya katlanmalı, onun çirkinliklerine sabretmelidir. Yoksa dünya, dünyevî yanı itibarıyla çok da arzu edilecek bir şey değildir. Dünyayı yaşanmaya değer kılan şey, esma-i ilahiyenin tecelligâhı ve ahiretin bir koridoru olmasıdır. Ne var ki herkes dünyanın bu yüzünü göremeyebilir.

Ahirete imansız gitme korkusuna gelince o, tamamıyla farklı bir şeydir. Enbiya-i izamın dışında bütün Allah dostları böyle bir korkuyla yaşamışlardır. Hatta peygamberler bile Allah’ın itabıyla karşılaşmaktan endişe duymuş olabilirler. Fakat onlar hakkında Allah’ın teminatı bulunduğu için imansız gitme korkusu mevzubahis değildir. Fakat Sahabe efendilerimiz de, Abdülkadir Geylânî de, Hasan Şâzilî de, Muhammed Bahauddin Nakşibend de akıbetlerinden endişe duymuşlardır. Zira akıbetinden endişe duymayanın akıbetinden endişe edilir. Kimsenin nasıl gideceği belli değildir. İnsanın ayağını kaydırma adına şeytanın o kadar çok yolları vardır ki, bunlardan bir tanesiyle onun ahiret sermayesini elinden alabilir. Allah muhafaza, vefat ederken insana kelime-i tevhidi söyletmeyebilir. Kötü bir hâldeyken ölümün gelip çatmasına ve ahirete bu kötü hâliyle yürümesine sebep olabilir.

Bu sebepledir ki sahabe-i kiram ve tâbiin-i fiham arasında dahi akıbet endişesini dillendiren dünya kadar insan olmuştur. Daha sonraki büyük zatlar da aynı şekilde yaşamışlardır. Onların dualarında, Allah’a yakarışlarında bu endişelerini görmek mümkündür. Onlar kılı kırk yaşarcasına dinlerine bağlı yaşamış; dinî esasları tahkim etme, sağlam blokajlar üzerine oturtma adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte ölürken kâfir olarak yuvarlanıp gidebilecekleri endişesiyle yaşamışlardır.

Hâşâ ki onlar böyle bir akıbete düçar olmuş olsunlar. Fakat hayatlarında bir kerecik olsun böyle bir endişe ve korku duymayan insanların imansız gitmelerinden endişe edilir. Biz hiç kimsenin akıbeti hakkında kesin bir hüküm veremeyeceğimiz için bu tür kimselerin kâfir olarak ölmesi “mukadderdir” diyemeyiz. Kaldı ki Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Bu tür kimseler de bu rahmetten istifade edebilirler. Fakat böyle bir endişe ve korku her mü’minde olmalıdır. Hatta İmam Gazzâlî Hazretleri, mü’minin hayatı boyunca korku ağırlıklı yaşaması, ölürken ise recayı öne çıkarması, Allah’ın rahmetine sığınması gerektiği üzerinde durur.

Onun bu yaklaşımı havf-reca dengesi adına önemli bir ölçüdür. Dolayısıyla ahiret korkusu sebebiyle hakiki bir mü’minin yüzü solmalı, rengi kaçmalı, kasıkları ağrımalı, ayakları titremelidir. Çünkü insan, şeytanın nerede nasıl bir çelme takacağından emin olamaz. Fakat bu korku onu hiçbir zaman ye’se (ümitsizliğe) düşürmemelidir. Yeis duyguları ağır basmaya başladığı an hemen reca (ümit) ipine sarılmalı ve “Rabbim, Senin rahmetin o kadar geniş ki benim gibi mücrimleri bile kurtarır. Benim gibi nice derbeder ve zavallı kulların Senin kapına gelmiş ve eli boş dönmemişlerdir.” demelidir.

   Akıbetimden Çok Korkuyorum!

Bugüne kadar büyükler kendilerine hep bir “mücrim” nazarıyla bakmış ve hayatlarını da ahiret endişesiyle geçirmişlerdir. Hazreti Pir-i Mugan’ın “On İkinci Nota”daki sözlerine bakacak olursanız ne demek istediğimi anlarsınız. O, kendisini, efendisinden kaçmış günahkâr bir köle olarak görmüş ve kendisiyle ciddi bir şekilde yüzleşmiştir. Alvar İmamı, devasa bir insandı, abide bir şahsiyetti. Binlerce insan, onun etrafında pervane gibi dönerdi. Fakat o, sürekli; “Herkes yahşi men yaman, herkes buğday men saman!” der, akıbet endişesiyle kıvrım kıvrım kıvranırdı. Kırkıncı Hoca, gençliğinde bile elini dizine vurur, “Fethullah Efendi, akıbetimden çok korkuyorum.” derdi. Küçükler ise böyle bir ufka vâkıf olamadıklarından dolayı ahiretleri hakkında bir endişe duymamışlardır.

Maalesef günümüzün çoğu mü’mininde ölüm korkusu olsa da akıbet endişesi yok. İnsanların büyük bir kısmı kabre girmekten, orada çürümüş kemikler hâline gelmekten korkuyor. Fakat tertemiz bir fıtratla dünyaya gönderilen insanların pek azı bu fıtratlarını kirletmeden Allah’ın huzuruna çıkabilmenin derdinde. Allah dostları, Allah haşyetiyle tir tir titreseler de bizim gibi bu dostluğun âdâb u erkânını bilemeyenler hayatlarını oldukça laubali ve gayr-i ciddi geçiriyorlar.

Aslında imanın vaat ettiği güzelliklere, Cennet’e girmenin sırlı anahtarının iman olduğuna, ebediyet arzusunun ancak onunla gerçekleşeceğine hakiki mânâda inanan bir insanın onu kaybetmekten tir tir titrememesi düşünülemez. Fakat imanın nasıl kıymetler üstü bir kıymeti haiz olduğunun farkında değilse onu koruma adına da gerekli tedbirleri almaz, onu kaybetmekten korkmaz. Bu sebeple insanın imansız olarak ahirete gitme korkusunun imanının derinliği ölçüsünde olduğu söylenebilir. Yani bir kişinin imanı ne kadar güçlü ise onun ahiret endişesi de o kadar derin olacaktır. İmanda sığ olanların ise Allah korkusundan nasipleri ya hiç yok ya da yetersizdir.

Züğürt biri, haramilerin kol gezdiği yerlerde gezerken dahi endişe duymaz. Fakat çok değerli bir hazine taşıyan kimse, değil haramilerin kol gezdiği yerlerde, belki en masum insanların içinde gezerken bile hazinesine zarar gelebileceğinden endişe duyar. Onun gasp edilmemesi, çalınmaması adına her türlü tedbiri alır. Bankaların, paralarını bir yerden başka bir yere naklederken nasıl zırhlı arabalar kullandıklarını, onu nasıl eskortlarla götürdüklerini görmüşsünüzdür.

Hele bu hazine, insanın sadece dünyada işine yaramıyor, ona ebedî bir huzurun da teminatını sunuyorsa, bu konuda gösterilmesi gereken hassasiyet ve korkunun ölçüsünü varın siz hesap edin!

Kırık Testi: DELİLER (!)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bir münasebetle, “Ne olur Rabbim! Senin hazinelerin geniştir; dilersen isteyene istediğini verirsin; bana da dininin delisi beş-on insan ver!” diye dua ettiğinizi söylemiştiniz. “Dinin delisi”nden kasıt nedir, kimdir?

   Cevap: Belki haddimi aşarak çok erken dönemlerden itibaren bunu dilemişimdir. Mesela bugün gibi hatırımdadır: Kestanepazarı camiinin kürsüsünde vaaz ederken, “Keşke bu cemaat içinde beş on tane deli olsa!” demiştim. En basit ifadesiyle “deli” tabiriyle kastettiğim mânâ, hayatlarını tıpkı sahabe gibi sadece i’lâ-i kelimetullaha bağlayan, “O varsa yaşamamın bir kıymeti var; o yoksa yaşamaya da değmez. Zira bu takdirde yaşadığım hayatın, insandan aşağı derecedeki diğer canlıların hayatlarından ne farkı kalır ki!” diyen insanlardır.

Onlar, kulluk vazifeleri gereği üzerlerindeki hakları titizlikle eda eder, sorumluluklarını yerine getirir ve her hak sahibine hakkını verirler ve bunlarda kesinlikle tekâsül göstermezler. Ama bunun ötesinde, onların gözlerinde ne evin barkın, ne yalının villanın, ne atın arabanın, ne servetin zenginliğin ne de şanın şöhretin bir kıymeti vardır. Onlar, kendini akıllı sanan ehl-i dünyanın nefes nefese arkasından koştukları bütün bu dünyalıkları çoktan ellerinin tersiyle itmiş, onların sevgisini kalblerinden söküp atmışlardır. Gözlerini her açıp kapayışlarında, “Acaba bir gün nam-ı celil-i Muhammedî dünyanın dört bir yanında şehbal açacak mı?” der, hep onu sayıklarlar. Onlar bu gaye-i hayalin delisidirler. Dünyanın kaderini değiştirenler de hep bu türlü deliler olmuştur.

Yoksa onların, tımarhanelik delilerle bir alâkası yoktur. Onlara deli dememizin sebebi, sıradan insanların kıstaslarına göre öyle görülmelerindendir. Zira herkesin dünyanın ve dünya nimetlerinin arkasında koştuğu bir zamanda onlar çoktan yaşama arzularını yaşatma arzusuyla değiştirmişlerdir. Kendilerinden daha çok başkalarını düşünürler. Kendileri ve aile fertleriyle alâkadar olmaktan daha çok insanlığın dertleriyle alâkadar olurlar. Hz. Ömer’in sokakta gezerken torununu tanıyamadığından bahsedilir. Zira o, bütün gayret ve himmetini başkalarının huzur ve mutluluğuna hasretmişti. İşte tıpkı Hz. Ömer gibi kendini ve kendi zevklerini tamamıyla yüce mefkûresi uğrunda feda etmeye amade olan insanlara ben “deli” diyorum.

Dualarımda talep ettiğim deliler işte bunlardır. İcabında dünyanın kendisine armağan ettiği bütün güzellikleri, göğsüne taktığı bütün nişanları, madalyaları çok rahatlıkla elinin tersiyle bir kenara iten ve “Din ve diyanetim adına hizmet edemiyorsam, bunların hiçbirinin gözümde bir kıymet-i harbiyesi yoktur.” diyen insan. Bu türden on tane deli, on milyon insandan daha fazla şey ortaya koyar. Allah, öbür tarafta onları, on milyon insana verdiği nimetlerle serfiraz kılar.

Osmanlı’nın İstanbul’un fethine kadar geçen bir buçuk asırlık dönemi, deliler dönemidir desek sezadır. Bilindiği üzere Osman Gazi Hazretleri (rahmetullahi aleyh) Bursa’nın fethine çıktığı dönemde ruhunu çadırda Allah’a teslim etmiştir. Oğlu Orhan Gazi, ömrünü at sırtında geçirmiştir. Murat Hüdavendigar cephede, Yıldırım Han ise esarette ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Çelebi Mehmet, sukûtu (düşüş) suûda (yükseliş), tedenniyi terakkiye çevirmek, atalarından tevarüs ettiği emanete yeniden aynı kıvamı kazandırabilmek için ömrünü sancıyla geçirmiştir. İkinci Murat öyle bir hayat yaşamıştır ki onun için “evliyaullahtandı” deseniz zannım o ki yanlış bir beyanda bulunmuş olmazsınız. Fatih’i, İkinci Bayezid’i, Yavuz Sultan Selim’i ve Kanuni’yi de bu kategoride düşünebilirsiniz. Onlar köşklerde, saraylarda, villalarda keyif çatmamışlardır. Oldukça sade ve basit bir hayat yaşamış, bütün ömürlerini dine adamış ve i’la-i kelimetullah yolunda imrar-ı hayat etmişlerdir.

Bu yüz elli senelik dönem bizim için “i’tilâ (yükselme) dönemi” olmuştur. Zira bu dönemde dışta genişleyen fütuhatlarla beraber insanların iç dünyalarında da fütuhatlar yaşanmıştır. Gönüller Kur’ân’a yönelmiş, Allah’la irtibat kavi tutulmuş, O’nun karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde durulmuştur. Bu yüzden de Osmanlı’nın en verimli, en bereketli yılları, bu yıllar olmuştur. Daha sonraki asırlarda ortaya konulan bazı başarıların, bir kısım güzel oluşumların arkasında da ilk dönemin bu anilmerkez (merkezkaç) gücü vardır. Ne var ki bu ruh ve mânâ söndükçe, adalet duygusu hakikilikten izafiliğe indikçe, halktan uzaklaşma başladıkça, dünyaya meyl ü muhabbet baş gösterdikçe terakkinin yerini tedenni almaya başlamıştır.

Deliler deyince Osmanlı ordusunun önünde savaşan delileri hatırlamamak olmaz. Bunlar öyle kimselerdir ki atlarında ne eğer ne de gem vardır. Atın yelesinden tuttukları gibi sırtına sıçrarlar. Silah kullanmayı seviyesizlik sayacak ölçüde gözleri pektir. Ordunun en önündedirler. Düşmanla ilk yüz yüze gelecek olanlar da onlardır. Mermere çala çala nasırlaştırdıkları elleriyle silahların üzerine giderler. Hayatı istihkar eden, güle güle ölüme gitmeyi göze almış delilerin bu cesaretleri, bu korkusuz halleri, arkalarındaki komutanların da, müsellah ordunun da kuvve-i maneviyesini takviye eder, onları da coşturur. Sayılarının ne kadar olduğunu bilemesem de savaşların kazanılmasında işte bu delilerin çok önemli bir yeri vardır.

“Güle güle ölüme gitme” ifadesi bana, şimdiye kadar defalarca zikrettiğim bir hâdiseyi hatırlattı: Yermük bozgununu yaşayan Romalılar, imparatorun karşısına çıktıklarında azar işitirler. İmparator onlara, nasıl olup da çölden çıkan bir avuç Arap karşısında koskocaman bir imparatorluğun ordularının bozgun yaşadığını sorar. Ne de olsa o dönemde Roma, Sasaniler karşısında dahi zafer kazanan dünyanın en muhteşem devletidir. Kral, böyle bir devletin Araplar karşısında yenilgi üstüne yenilgi yaşamasını hazmedemez ve komutanlara çıkışır. Ordu komutanlarının verdikleri cevap şudur: “Biz ölümden korktuğumuz ve kaçtığımız kadar bu adamlar ölüme koşuyorlar.” İşte bir tarafın zafer, diğer tarafın ise hezimet yaşamasının sırrı budur. İşte Halid İbn-i Velid (radıyallâhu anh)! Tarihin çıkardığı ender kumandanlardan biri olan bu muhteşem kameti ölüm döşeğinde dilgir eden hususların başında, savaş meydanlarında değil de yatakta vefat etmesi geliyordu, bu ona çok ağır gelmişti.

İşte bu duygu, bu düşünce çok önemlidir. Sahabe-i kiram, hayatı istihkar etmeleri ve kendilerini i’lâ-i kelimetullah davasına adamış olmaları itibarıyla birer deliydi. Bu delilerdir ki bize yaşanır bir dünya armağan ettiler. Onların arkalarından gelen akıllılar da maalesef bu dünyayı sağa sola peşkeş çektiler. Yaşatma düşüncesinden mahrum olan, yaşama tutkusuyla hayata sarılan akıllar bütün kazanımları heba ettiler. Villalarda, köşklerde hayat sürdüler, zevk ve eğlencelere daldılar. Kendilerini adayacakları, uğruna hayatı istihkar edecekleri, sıkıntısını çekip derdini yüklenecekleri yüce bir mefkûreleri olmadığından dolayı dünyaya daldılar, kendilerine, egoizmalarına takıldılar. “Mevcudu muhafaza etme” gibi dûn himmet insanlara ait duygu ve düşüncelerle yaşadılar. Neticede bize ait duygu ve düşünceyi hayat kumarında kaybettiler.

Günümüzde de fedakârlık ve adanmışlık duygularıyla dünyanın dört bir tarafına açılan mefkûre muhacirleri var. Fakat bunlar henüz yoldalar. Adım adım gaye-i hayallerini takip etmeye çalışıyorlar. Ama bu işi sonuna kadar götürebilirler mi götüremezler mi bilemiyoruz. Niyazımız o ki Cenab-ı Hak götürmeye muvaffak kılsın. Yolda kalıp dağılmadan, patikalara girmeden muhafaza buyursun. Hakiki mecnunlar ise henüz yolda olanlar değil, Allah’ı bulanlardır. Onlar bu işi zirvede temsil ederler. Fakat bu zirveye varmak için de bu yollardan geçmek gerektir.

Bu açıdan denebilir ki, yaşatma duygusuyla koşturup duran ve en büyük sermayeleri adanmışlık duygusu olan günümüzün kara sevdalıları şayet gözlerini zirvelere dikmiş, zirvelere giden yolda yürüyorlarsa inşallah hedeflerine ulaşacaklardır. Şayet onlar, kendi çıkarlarını işin içine katmaz ve bu bezmi başlattıkları gibi noktalayabilirlerse, geçmişin mecnunları gibi zirveleri ihraz edebilirler. Fakat kendilerini düşünmeye başladıkları, istikbal endişesiyle hareket ettikleri ve hizmetlerine karşılık bir şeyler aparmaya, koparmaya niyetlendikleri zaman, kendileri takılıp yollarda kalacakları gibi omuzlarındaki mukaddes emaneti de yerlere düşürmüş olurlar. Böylece hem emanete ve emaneti kendilerinden devraldıkları seleflerine hıyanet etmiş hem de gelecek nesillere gadretmiş olurlar. 

Yoldakilerin, takılıp yollarda kalmamaları için sürekli rehabiliteye, motivasyonlarının yüksek tutulmasına, sohbet-i cânanla canlılıklarının korunmasına ihtiyaçları vardır. Her günlerini bir evvelki günden daha canlı, daha heyecanlı yaşamalıdırlar ki istikametlerini kaybetmesinler. Bunun yanında, ölünceye kadar azim ve kararlılıklarını, ihlas ve samimiyetlerini, halis niyetlerini korumalıdırlar. Amellere rengini veren, niyetlerdir. Bu sebeple onlar, yolun yarısında ölüp gitseler bile zirvedekiler gibi mükâfat görürler. Zira “Allah, kullarının kalblerine nazar eder.” (Müslim, birr 33)

قسوة القلب

Herkul | | العربية

   سؤال: ما هي مظاهر قساوة القلب وما أسبابها وما وسائل النجاة منها؟

   الجواب: قسوة القلب تعني غِلظته، والإنسان غليظ القلب بحسب إفادة الشيخ بديع الزمان لا يمكنه أن يتخلص من الحيوانية، ولا أن يتجرد من الجسمانية، ولا قدرة له على الارتقاء في مدارج حياة القلب والروح ويعيش حياته جاهلًا بأفق الروح، وأحيانًا وبحسب درجة قسوة قلبه وغفلته يتحرك ويعيش كأنه لا وجود للآخرة؛ فلا يمر على فكره وعقله القبر ولا الميزان ولا الحساب ولا الصراط، ولا يخاف من الانكباب والوقوع في جهنم، ويعيش متجاهلًا الجنةَ ونعيمَها والرضا والرضوان.. إن صاحب القلب القاسي لا يمكن أن يرى تجلّيات أسماء وصفات جناب الحق تعالى المتجلّية في كتاب الكون، ولا يمكن أن تنفتح له آفاق الأسماء الإلهية ولا الصفات السبحانية.

   آليات تحافظ على حياة القلب

لا شك ولا شبهة في أن استمرارية الحياة القلبية مرتبط بالإيمان بالله سبحانه وتعالى، فعلى الإنسان أولًا وقبل كل شيء أن يؤمن بالله حق الإيمان، وأن يراجع إيمانه في كل وقت وحين، وأن يتحرر من الإيمان التقليدي ويرتقي إلى الإيمان التحقيقي، وعليه أن يجعل الإيمان جزءًا من طبيعته وفطرته، أما إيمانه النظري فعليه أن يغذيه ويُتَوِّجه بالعبادات والطاعات التي يؤديها في خشوع وخضوع، ومن يلتزم ذلك يظلّ قلبه حيويًّا ونضرًا.

إن معرفة الله ومحبة الله والذوق الروحاني أسسٌ مهمّة جدًّا لحيوية القلب، ونطلق على المعرفة أيضًا “ثقافة القلب”، أي أن يُصبحَ العلمُ والمعرفة الإلهية جزءًا من طبيعة القلب واللطيفة الربانية عن طريق الرياضة المستمرّة، وهذه المعرفة الحاصلة تختلف تمامًا عن المعلومات المكتَسَبة عن طريق الحواس أو الإدراك العقلي.

ومعرفةُ الله تُثمرُ محبة الله تعالى، فالإنسان العارف يحب الله عز وجل.. لو عرفتَه لأحببته، وإن لم تعرفه لما توصلْتَ إلى حبِّه، وإذا كان مفخرةُ الإنسانية صلى الله عليه وسلم محبوبًا فذلك نتيجة لمعرفته، وبمعنى آخر يمكننا القول: إنه بمقدار العلم والمعرفة يكون الحبّ، أما من تعمّقوا في معرفة الله تعالى يشعرون بعشق ومحبة جنونية تجاهه، ويرتقون إلى مرتبة الهيام بما وراء العشق من الاشتياق إليه سبحانه وتعالى، فهذا من شأنه أن يُعمق معرفة الله تعالى، وكلما تعمَّقَت مناسبة الإنسان بالله تعالى صار لسان حاله الدائم يطلب الرؤية والرضوان، إن كل هذه الأمور المذكورة تبث الحياة في القلب، وتُعَدّ وسيلة أساسية لانكشاف اللطيفة الربانية، فإما أن يمتلئ القلب بالإيمان ومعرفة الله ومحبته أو يمتلئ قساوة وغلظة.

وكما أن عدم القيام بأعمال إيجابية من شأنه أن يقسي القلب، فكذلك القيام بأعمال سلبية يؤدي إلى ذات النتيجة، بمعنى أن ارتكاب الذنوب والمعاصي باليد والرجل والعين والأذن واللسان والشفاه، والانحرافَ عن طريق الحق والعدالة يؤدي إلى غلظة وقساوة القلب، وذلك لأن الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم قال في بيانه الشريف: “إِنَّ العَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ[1]، وكل نكتة سوداء تدعو أختها ومع مرور الأيام تكثر تلك النكات إلى أن تطمس القلب في النهاية.

ولقد وضَّح الرسول الكريم صلى الله عليه وسلم المسألة بأن قَرَنَها بقوله تعالى: ﴿كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ (سورة الْمُطَفِّفِينَ: 83/14)، وفي آية أخرى يصف الحق تعالى حال القلب الذي هو أشد قسوة من الحجارة بقوله: ﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/74)، وفي آية أخرى يقول: ﴿خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ﴾ (سورة البَقَرَةِ: 2/7)، بمعنى أن هذه القلوب منغلقةٌ تمام الانغلاق، فلا تدخل فيها المعرفة على الإطلاق، ومن جهة أخرى فإن الله سبحانه وتعالى ختم على هذا القلب الذي تحول إلى بؤرة فتنة وفسادٍ لئلا يتضرر الآخرون منه ومن أمثاله.

وبهذا الاعتبار فالوظيفة الأولى الواقعة على عاتق المؤمن هي القيام بالأفعال الإيجابية للمحافظة على حيوية القلب، وعليه أن يردد دائمًا “هل من مزيد؟” فيما يخص الإيمان والمعرفة والمحبة والعشق والشوق، وأن يقضي عمره في تهجية حروف وكلمات هذه المعاني العالية، ومن جهة أخرى عليه أن يبتعد عن كل ما هو سلبي، وألا يدع فرصةً لما من شأنه أن يُلّوِّثَ القلب أو يُقَسِّيه.

وإذا راجعنا كلام الشيخ سعيد النورسي مرة أخرى سنجده يقول: “إن كل معصية نرتكبها وكل شبهة تدخل إلى عقولنا، تفتح جراحات في القلب والروح، وهذه الجراح تهدد حياتنا الأبدية”[2]، ولهذا السبب فإن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم استعاذ من قسوة القلب كما استعاذ من الشيطان الرجيم[3]، وحقيقة الأمر أنه بهذه الاستعاذة كان يؤدّي حق وظيفة الإرشاد، فينبغي لنا أن نستعيذ بالله دائمًا من تلوث القلب وانجراحه وقسوته وغلظته وختمه.

ومن جهة أخرى فكما أن الإنسان المصاب بانسداد في شريان القلب أو في عضلة القلب يقوم بإجراء عملية صمام القلب أو عملية منظم ضربات القلب، حتى تزول عنه أعراض مشكلات القلب؛ فكذلك الذي يعاني من مشكلات في لطيفته الربانية عليه أن يخضع نفسه للعلاج فورًا، ولا ينبغي له أن يعيش بقلب ملوّث أو قاس أو مليء بالجراح، بل عليه أن يحاول جاهدًا معالجتها حتى تقوم اللطيفة الربانية بوظيفتها على أكمل وجه، لأن القلب الملوث لا يتوجه إليه جناب الحق تعالى، والمكان الذي لا يتوجه إليه الحق سبحانه لا فرق بينه وبين الزِنزانة.

   رفقة الصالحين

وبجانب ما ذكرنا فمن الأهمية بمكان أن ينظر الإنسان مع من يجلس ويتحرّك ويصادق ومع من يقيم وشائج العلاقات، فمنذ القدم والصالحون من عباد الله يحذرون مريديهم من كثرة الاختلاط برجال الدولة والأغنياء، ويجب ألا يفهم الأمر على أن الغنى والثروة أو الاشتغال بالإدارة أمرٌ ملعونٌ ومنبوذ أو شيء من هذا القبيل، بل على العكس فالثروة والمنصب يشكّلان لصاحبهما نوعًا من الامتحان، إذا استخدمهما في الطريق الصحيح فقد فاز وأفلح، وإن أساء استخدامهما خاب وخسر.. والمسألة الأصليّةُ التي يجب أن نتوقّف عندها مليًّا هنا هي أن الكثيرين ممن يتعاملون مع هؤلاء يسعَون في أغلب الوقت إلى إرضائهم والتقرب إليهم ويصبحون في موقف المنة تجاههم، وهذا الأمر يُفقِدُ الإنسان حيثيَّتَه، ويُقلّل من شرفه وقيمته، ويؤثر بالسلب على صلة الإنسان بالله سبحانه وتعالى.

وإذا كان صاحب الثروة أو المنصب هذا يعيش حياته غافلًا، فإن مصاحبته ستؤدي إلى قسوة القلب، والابتعاد عن الله سبحانه وتعالى، وهو وأمثاله لن تجد في أفكارهم ولا في أقوالهم ولا في أعمالهم مكانًا لذكر الحبيب عز وجل، ولكن على العكس تمامًا فهَمّهم الوحيد هو الاستزادة من متَع الدنيا، والتلذّذ بالحياة إلى آخر لحظة، وأينما وُجدوا بحثوا عن التصفيق والتقدير والمدح والثناء من الآخرين، وإن قدموا المساعدةَ وصرفوا مما في أيديهم من إمكانات، فهذا يعني قد يفعلونه لكي يكونوا أصحاب منة، ولذا فالمخالطون لهم يبدؤون بالتشبه والتمثل بهم شيئًا فشيئًا.

وبهذا الاعتبار فعلى المهتمين بحياة قلوبهم، أن يختاروا جلساءَهم وأصدقاءَهم بدقة وحصافة، فبعضٌ من كبار الصالحين أفادوا بأن جلوسهم مع مَن لا يصلي، حرمَهم من اللذة الروحية للصلاة أربعين يومًا، وهذا أمرٌ يُظهر لنا أهمية المسألة بصورة جامعة مانعة، ولذا فيجب على الإنسان أن يصادق ويرافق من يستطيع أن يكون حديثه معه في كل آن حديثًا عن الحبيب سبحانه وتعالى، وعلى الإنسان أن يرافق مَن يرفعُه حالُه ويدلُّه على الله مقالُه، أما صِلتهم بأهل الدنيا وأهل الغفلة فيجب أن تكون مربوطة بما يصبون إليه من غايات سامية وأفكار عالية.

إن المسألة التي نتناولها هنا ليست دعوة إلى أن يتخذ الإنسان موقفًا عدائيًّا تجاه من يخالفونه الرأي، ولا أن يكرههم، ولا أن يُغلظَ عليهم القول، ولا أن يتنازع ويتعارك معهم، بل العكس تمامًا فينبغي للمؤمن أن يُقابل جميعَ الناس بمشاعر الاحترام، ولكن إذا توجّب عليه اتخاذ موقف عدائيٍّ فليفعل ذلك تجاه صفاتهم السيئة، أي: لِيُعادِ ظُلْمَ الظالم لا شخصَه، وعداوةَ المعتدي لا ذاتَه.. فالموضوع الحقيقي الذي نحاول الوقوف عليه هنا هو المحافظة على صفاء القلب، وطريقُ ذلك أن يبتعد الإنسان عن هؤلاء الذين لا مكان لديهم للحياة الروحية والقلبية، ومن جهة أخرى أن يلازم أهل القلب بقدر استطاعته.

ولكن هذا يمثل أحد جانبَيْ المسألة فقط، ومن جانب آخر فعلى المؤمن من مقتضى عبوديته لله تعالى أن يتواصل ويتعامل مع كل الناس من أجل تغذية هذه الصدور المتعطشة بإلهامات روحه؛ لأن الذين ينعزلون ويبتعدون عمن يخالفونهم الرأي، لن يستطيعوا أن يظهروا ولا أن يشرحوا جماليات دينهم، كما أن عدم المحافظة على ديمومة العلاقة مع الآخرين سيؤدي إلى تفرق المجتمع وانقسامِه إلى جبهات متناحرة، ولذا عليكم أن تقتربوا من الآخرين بحيث إذا خطوتم نحوهم خطوة واحدة قابلوها بخطوتين نحوكم، وإذا خطوتم خطوتين قابلوها بأربع، وهكذا ستزول أسباب الخلاف والفرقة بين طوائف المجتمع المختلفة، ولذلك فإن اللقاءات لمثل هذه النية الخيرة والمقصد العالي، تختلف تمامًا عن اللقاءات التي تُعقد لرغبات النفس وهواها.

وكما يُرى، فإن اختيار الموضع والكيفية المناسبة لاتخاذ موقف تجاه أمر ما، مسألةٌ تحتاج إلى جهد ذهني، وعلى الإنسان ألا يقصّر أبدًا في أداء ما يجب عليه من خدمات، فَبِقدر قوّته وإمكاناته وموقعه عليه أن يبذل غاية وسعه، ولكن بعد أن ينتهي من الأمر عليه أن يقول: “ربما كان هناك أمور أخرى يجب عملها وأفعال أفضل كان يجب الوصول إليها؛ ولكن ربما لم يتم الأمر على الوجه المطلوب لعدم كفاءتي، بل بسبب ذنوبي وتقصيري، اللهم تقبل مني هذه الأعمال القليلة البسيطة، واغفر لي تقصيري وعدم تحقيقي لما هو واجب ولما هو أفضل”، فمثلُ هذا التفكير أكثرُ أمانًا للقلب المؤمن، أما الادعاء بأن كل ما فعله وقام به هو غاية الصواب فهذا تفكيرٌ فرعوني، ومَن يُفَكِّرُ على هذه الشاكلة حتى وإن لم يكن فرعونًا فإنه يحمل في نفسه سمات الفراعنة.

***

 [1]صحيح مسلم، الإيمان، 231.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللـمعة الثانية، ص 11.

[3] صحيح مسلم، الذكر، 73.

KALB KASVETİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kalb kasvetinin tezahürleri, sebepleri ve çareleri nelerdir?

   Cevap: Kalb kasveti, kalb katılığı demektir. Kalb katılığı olan bir insan -Bediüzzaman’ın ifadesiyle- hayvaniyetten çıkamaz, cismaniyeti bırakamaz, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselemez. (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 164) Ruh ufkundan habersiz yaşar. Hatta bazen katılık ve gafletin derecesine göre ahiret yokmuş gibi hareket eder; kabri, mizanı, hesabı, sıratı hiç aklına getirmez; devrilip Cehennem’e yuvarlanacağından korkmaz; Cennet’ten, Cennet nimetlerinden, rıza ve rıdvandan habersiz yaşar. Kalb kasvetine sahip olan kimse, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat kitabındaki esmâ ve sıfatlarının tecellilerini göremez. Esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniye ufkuna açılamaz.

   Kalbi Canlı Tutan Dinamikler

Kalbî hayatın canlı kalabilmesi, hiç şüphesiz en başta iman-ı billâh’a bağlıdır. Öncelikle insan, Allah’a çok sağlam inanmalı, imanını sürekli gözden geçirmelidir. Taklidî imandan tahkike çıkmalı; imanı tabiatının bir yanı hâline getirmelidir. Nazarî imanını, huşu ve hudu içerisinde eda ettiği ibadet ü taatiyle beslemeli, taçlandırmalıdır. İşte böyle birinin kalbi canlı kalacaktır.

Marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani de kalb canlılığı adına çok önemli esaslardır. Marifete, “kalb kültürü” de diyoruz. Yani Allah’a dair ilim ve irfanın temrinat yapa yapa doğrudan doğruya kalbe, latife-i Rabbaniye’ye mâl olması. Böyle bir marifet, duyularla veya akılla idrak edilen bilgilerden çok farklıdır.

Marifetullah, muhabbetullahı yani Allah sevgisini netice verir. Marifeti olan bir insan, Allah’ı sevecektir. Bilirseniz seversiniz, bilmezseniz sevemezsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) seviliyorsa bilindiği için seviliyordur. Yani sevgi, bir yönüyle bilgi ölçüsündedir. Marifetullahta derinleşenlerdir ki Allah’a karşı delice bir aşk u muhabbet duyar, aşkın da ötesinde iştiyakla oturur kalkarlar. Allah’la münasebetlerinin derinliğine göre sürekli rü’yet ve rıdvan der, inlerler. İşte bütün bunlar, kalbi canlı tutan, latife-i Rabbaniye’nin inkişafına vesile olan esaslardır. Bir kalbde iman, marifetullah ve muhabbetullah yoksa orada kasvet, katılık baş gösterir.

Pozitif şeylerin yapılmaması kalb kasvetine sebep olacağı gibi negatif şeylerin yapılması da aynı neticeyi doğurur. Yani irtikâp edilen hata ve günahlar, elle-ayakla, gözle-kulakla, dille-dudakla işlenen haramlar, hak ve adalet çizgisinden sapmalar da kalb katılığı hâsıl eder. Zira Sadık u Masduk’un beyanına göre, her günah kalbde siyah bir leke oluşturur. Her leke, arkadan gelecek lekeye bir çağrı olması sebebiyle zamanla lekeler çoğalır ve neticede kalbi kaplar.

Allah Resûlü, bu durumu, Kur’ân’ın şu âyetiyle irtibatlandırarak izah etmiştir (Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân 74; İbn Mâce, zühd 29): كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14)

Başka bir âyette ise kaskatı kesilen ve iyice taşlaşan kalblerin durumu şöyle ifade edilir: خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalblerine mühür vurdu.” (Bakara sûresi, 2/7) Demek ki artık onların kalbine dışarıdan marifet adına hiçbir şey girmeyecek. Bir yönüyle de Allah, vurduğu damga ve mühür ile böyle bir kalbin kapısını kapatıyor ki fitne fesat yuvası haline gelen böyle bir kalbden başkaları da zarar görmesin.

Bu itibarladır ki mü’mine düşen öncelikli vazife, müspet şeylerle kalbini canlı tutmaya çalışmaktır. O; iman, marifet, muhabbet ve aşk u şevk adına sürekli “Daha yok mu?” demeli ve hayatını hep bunları heceleyerek sürdürmelidir. Diğer yandan da menfi şeylerden uzak durmalı, kalbinin kirlenmesine, katılaşmasına fırsat vermemelidir.

Yine Hz. Pir’in beyanlarına müracaat edecek olursak, “İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açar. Bu yaralar da pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit eder.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s.9) Bu yüzdendir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tıpkı şeytandan sığındığı gibi kalb katılığından da Allah’a sığınmıştır. (Müslim, zikr 73) Daha doğrusu O, böyle bir taleple rehberliğinin hakkını vermiştir. Bu açıdan bize düşen, kalbin kirlenmesinden, yaralanmasından, kasvetinden, katılığından, damgalanmasından, mühürlenmesinden sürekli Allah’a sığınmaktır.

Öte yandan nasıl ki kalb damarları tıkanan, kalbi randımanlı çalışmayan bir insan, stent taktırarak veya bypass ameliyatı olarak tıkanıklığı ve problemi gidermeye çalışıyorsa latife-i Rabbaniye olan mânevî kalbi arızalanan insanın da derhal bunun tedavisiyle meşgul olması gerekir. İnsan kirli, yaralı ve katı bir kalble yaşamamalı; onu yeniden fonksiyonunu eda edecek hâle getirmeye çalışmalıdır. Zira kirli kalblere Cenab-ı Hak teveccüh etmez. O’nun teveccüh etmediği bir yerin ise zindandan farkı yoktur.

   Salih İnsanlarla Birliktelik

Bütün bunların yanında insanın kimlerle oturup kalktığı, kimlerle ilişki içerisinde olduğu da çok önemlidir. Mesela bugüne kadar pek çok Allah dostu, müritlerini, devlet ricaliyle, zenginlerle oturup kalkmaktan menetmiştir. Buradan zenginliğin veya idarecilikle meşgul olmanın melun bir şey olduğu gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır. Bilakis sahip olunan servet ve makamlar insan için birer imtihandır. Bunlar iyi yolda kullanıldığında kişi için hayırlı olacağı gibi kötü yolda kullanıldığında da kaybettirici olur. Burada asıl üzerinde durulan mesele şudur: Bu tür insanlarla birlikte olanlar çoğu zaman onlar karşısında serfüru etme, temenna durma, bir yönüyle minnet altında kalma gibi durumlara maruz kalırlar. Bunlar da insan haysiyet ve onurunu zedeleyen, onun kıymetini düşüren ve Allah’la münasebetlerine dokunan hususlardır.

Hele servet ve makam sahibi insanlar gaflet içerisinde bir hayat yaşıyorlarsa, onlarla birlikte olmak insanda kalb kasvetine evleviyetle sebep olacak ve onu Allah’tan uzaklaştıracaktır. Zira bu tür şahısların ne fikirlerinde ne sözlerinde ne de amellerinde sohbet-i cânan vardır. Bilakis onların derdi, sonuna kadar hayatın tadını çıkarma, dünyadan daha fazla kâm almadır. Bulundukları yerlerde alkışlanmayı, takdir görmeyi ve övülmeyi isterler. Sahip oldukları imkânlardan başkalarını faydalandırsalar da bunu, onları minnet altında bırakmak ve kendilerine bağlamak için yaparlar. Dolayısıyla onlarla birlikte olanlar bir süre sonra onlara benzemeye başlayacaktır.

Bu itibarla kalb hayatına ehemmiyet veren kişilerin, oturup kalktığı arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması gerekir. Bazı büyük zatların, namazsız bir insanla bir saat geçirseler kırk gün namazlarından zevk alamadıklarını ifade etmeleri, meselenin ehemmiyetini gösterme adına manidardır. Bu açıdan insanın, oturup kalktığı her yerde sohbet-i cânana açık kimselerle birlikte olması çok önemlidir. Ona düşen, yanlarına her uğradığında mânevî olarak birkaç basamak daha yükselebileceği arkadaşlarla hemhal olmak; ehl-i dünyayla ehl-i gafletle teması ise arkasında koştuğu yüce mefkûresine ve gaye-i hayaline bağlı sürdürmektir.

Burada mevzubahis edilen mesele, insanın kendisi gibi düşünmeyenlere karşı tavır alması, onlardan nefret etmesi, onlar aleyhinde sözler sarf etmesi veya onlarla kavgaya tutuşması değildir. Bilakis mü’min için asıl olan, insan olması hasebiyle herkese karşı saygı duymaktır. O, illa ki bir şeye tavır alacak, düşmanlık yapacaksa kötü sıfatlara karşı bunu yapmalıdır. Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz konu, kalb safiyetini muhafaza edebilmedir. Bunun yolu ise bir taraftan kalbî ve ruhî hayat adına  bir şey vermeyen insanlardan uzak dururken diğer yandan da elden geldiğince ehl-i kalb insanlarla birlikte olmaya çalışmaktır. 

Fakat bu, meselenin bir yanıdır. Bunun yanı sıra mü’minin kulluk vazifesi gereği, ruhunun ilhamlarını muhtaç sinelere boşaltabilme adına her tür insanla temasa geçmeye çalışması gerekir. Zira izole bir hayat yaşayan, zıt fikirlere sahip insanlardan mutlak olarak uzak duran kimselerin, dinlerine ait güzellikleri başkalarına gösterebilmeleri mümkün değildir. Ayrıca farklı kesimlerle münasebetler belli ölçüde devam ettirilmezse toplumda parçalanmalar, kopmalar, cepheleşmeler oluşur. Bu cepheleşmeler de insanları çatışma ve kavgalara götürür. Siz başkalarına doğru bir adım atacaksınız ki onlar size doğru iki adım atsınlar; iki adım atacaksınız ki dört adım atsınlar. Böylece toplumun farklı kesimleri arasındaki ayrılık-gayrılıklar izale edilmiş, ihtilaf ve iftiraklara sebebiyet verilmemiş olur. Dolayısıyla bu tür güzel niyetlerle ulvî maksatlarla bir araya gelmeleri, nefis hesabına atılan adımlardan ayrı değerlendirmekte fayda vardır.

Görüldüğü üzere, nerede nasıl davranılması gerektiğini tayin, zihin cehdi isteyen bir iştir. İnsan, yapılması gerekli olan hizmetlerde hiç kusur etmemeli. Gücü, konumu ve imkânları ne kadarını yapmaya müsait ise onu yapmalı. Fakat sonrasında da, “İhtimal bu konuda yapılması gerekli olan daha doğru, daha güzel şeyler vardı. Fakat benim kabiliyetsizliğime, belki de günahlarıma takıldığından olmadı. Allah’ım, yaptığım küçük şeyleri kabul buyur, yapmam gerekli olduğu hâlde bana ait kusurlardan ötürü realize edilemeyen şeylerden ötürü de beni bağışla!” demelidir. Böyle düşünmesi inanan bir gönül için daha güvenlidir. Yaptıklarının milimi milimine isabetli olduğu iddiası ise Firavuncadır. Böyle düşünen bir insan, Firavun olmasa da üzerinde Firavun sıfatı taşıyor demektir.

القضايا الأساسية في الدين

Herkul | | العربية

   سؤال: كيف لنا أن نفهم قول الأستاذ سعيد النورسي: “الحاجة تدعو إلى التذكير بالمسلّمات أكثر من تعليم النظريات”[1]؟

   الجواب: مع مراعاتنا للزمن الذي عاش فيه الأستاذ النورسي فقد قصد بتعبيره هذا أن يقول: إن التركيز على محكمات الدين والقضايا الأساسية فيه خير من وضع النظريات حول هذه القضايا والاشتغال بها، فمثلًا القضايا العقائدية مثل وجود الله تعالى ووحدانيته، وحقيقة النبوة، والإيمان بالحشر وبالكتب السماوية، أو الأحكام العملية مثل الصلاة والصوم والزكاة والحج؛ كلها مسلمات دينية ينبغي للمسلمين أن يركزوا عليها في الأصل، كما يجب عليهم أن يستنفدوا كل الوسائل التي تعينهم في ذلك، وأن يستخدموا مختلف الأدلة والبراهين في دحض الشبهات التي تراود الأذهان، وأن يُبْرِزوا هذه المسلمات على أنها حقائق ثابتة لا تتزعزع.

وليس من الصواب أيضًا حصرُ المسألة في العبادات وأركان الإيمان فحسب، فثمة أحكام عديدة نصّ عليها القرآن الكريم والسنة النبوية تتعلّق بالحياة الفردية والأسرية والاجتماعية، وما يجب علينا هو تذكير بعضنا البعض بحِكَم هذه الأحكام ومقاصدها؛ لأن المسلمين إن التزموا وتقيدوا بهذه الأحكام الأساسية في الدين أو ما نسميها المسلمات فستنتظم حياتهم الدنيوية وتسلم حياتهم الأخروية، أما دراسة بعض النظريات التي لا نفع فيها دينيًّا أو أخرويًّا والعمل على تطوير النظريات الجديدة والتسلي بها لمجرد الاشتغال بالعلم ليس إلا؛ فليس بالطريق الصائب السليم. أجل، إن إعمالَ الذهن في مسائل بعينها، وإنتاجَ أفكارٍ لا تتجاوز التنظير بحجة تحصيل العلم؛ لا فائدة منها بعدما ثبت أنها لا تقدِّم العلاج المباشر لمشاكل الناس الحالية.

من جانب آخر دلّنا الأستاذ سعيد النورسي بقوله هذا على أساس مسلكه؛ لأنه كان يحرص على إعادةِ إحياء العديد من قضايا الدين التي أصابها الإهمال بأصولها وفروعها، والعملِ -كما يقول- على ترميم قلعة الإيمان الخرِبة منذ قرون؛ فالأولى بالنسبة له إعادة تعمير القيم الخربة؛ ومن أجل ذلك لم يكن يحبّذ الاشتغال بمسائل نظرية لا فائدة لها على أرض الواقع في حين وجود وظيفة مهمة كهذه، وأكد على أنه لا يصح صرف الهمم عبثًا هنا أو هناك، بل لا بد من توجيهها إلى إعادة ترميم هذه القلاع الخربة من جديد.

وكما أنه ليس من الصواب الإقدام على عمل الزينات والزخارف بالقلعة دون ترميم ما أصابها من تصدعات فكذلك لا يصح الاشتغال بالقضايا التافهة دون حل هذه المشاكل؛ في وقتٍ اهتزت فيه القيم الأساسية وتحطمت، فضلًا عن ذلك فإن الانكسارات الحاصلة في المسائل المتعلقة بالمحكمات والمسلّمات ستؤثر بدورها على القضايا الأخرى، وستتهدم في النهاية جميعُ القيم المتصلة بالدين محدِثةً دويًّا شديدًا، ولهذا يجب صرف الهمم نحو توطيد وإحكام المسلَّمات الدينية.

وعند القيام بذلك يجبُ أخذُ ظروفِ الزمان بعين الاعتبار، وإعداد الإحصائيات اللازمة قبل البدء في تشييد البناء، وتمهيد الأرضية جيدًا لمنع وقوع أي انهيار محتمل، أما إذا لم نواكب الزمن الذي نعيش فيه ولم نتعامل مع القضايا الدينية وفقًا لذلك فلن تكون هناك أي فائدة للتذكير بالمسلمات.

   روح التجديد

التجديد هو إعادة تفسير الدين والتعامل معه وفقًا لظروف الزمان، ولا يعني التلاعبَ بأصل المسألة، ولا تغييرَ الأصول، ولا إعادةَ إنتاجِ ما هو مشوهٌ بطريقة جديدة، بل هو إرجاعُ الحقيقة التي فقدت لونَها وبريقَها مع مرور الزمن إلى هويتها الأصلية من جديد، وإقامتها بماهيتها الأصلية مرة أخرى.

ويمكن أن نشبه هذا الأمر بترميم الآثار القديمة، والذين يشتغلون بهذا الأمر يعملون على ترميم هذه الآثار ومعالجتها بأدق تفاصيلها، وعلى إعادتها إلى ماهيتها الأصلية من جديد، وعند قيامهم بهذا لا يفسدون نقوشَ هذه الآثار ولا يضرّون بمقرنصاتها، ولا يحطمون الزجاج الملون والأرابيسك فيها، بل يعيدون كل شيء بجميع أجزائه إلى أصله وأصالته من جديد، وعلى الشاكلة نفسها ثمة حاجة ماسة إلى تقديم هذه المسلّمات الدينية التي فقدت أهميتها ومعناها في أعين الناس بشكلٍ يتناسب مع غاية وضعها. وهذا ما نسميه التجديد من ناحية ما.

ويجب عدم الخلط بين التجديد والإصلاح، ففكرةُ الإصلاح في الدين عبارة عن مجرد فانتازيا ورفاهية؛ فمثلًا ظهرت المساعي إلى إبطال العديد من المحكمات الدينية تحت مسمى التاريخانية نتيجة مثل هذه الفانتازيا.. وعلى نفس الشاكلة ظهرت محاولات لتغيير وتحريف بعض القضايا الإسلامية حتى يتقبلها الآخرون أو تبدو لطيفة بالنسبة لهم؛ وهذا أيضًا نوعٌ آخر من الفانتازيا، ومع الأسف غدا كثيرٌ من الناس يهرعون الآن خلف هذه الفانتازيا، والواقع أنه لم يحدث حتى الآن أيُّ تشوُّهٍ في الأسس والضوابط الإسلامية حتى نتحدث عن إصلاحها.

إن الدين يشعّ نضارة وحيوية في كل وقت وحين، أما ما قد يبلى فهو عقولُ الناس وأفكارُهم، وطالما لم تبلَ أفكارُ الناس ومشاعرُهم ولم تفقد بريقها فيمكن للناس الإحساس بأوامر الدين وكأنها نزَلَت الآن من السماء غضة طرية، وهكذا نطلق التجديد على عملية تقديم القيم التي يجب الإيمان بها ومعايشتها -مرة أخرى- إلى الذين فقدوها، وإعادة ربطهم بها من جديد، بالتزامن مع مواكبة العصرِ.. أما من يقوم بوظيفة التجديد فنطلق عليه المجدِّد.

بعبارة أخرى، إن التجديد تغيير شكلي أو صوري في الحقائق الدينية دون المساس بأصلها، مع تبليغها للناس مرة أخرى وتقديمها إليهم بنضارتها وطراوتها، والبعض يعتبر أولَ المجددين في تاريخ الإسلام سيدَنا أبا بكر الصديق فسيدَنا عمر، ومن بعدهما عمر بن عبد العزيز رضوان الله على الجميع.. كما ظهر في العصور التالية ممثلون لحركة التجديد من أمثال الإمام الغزالي، والإمام الرباني، ومولانا خالد البغدادي، والأستاذ النورسي؛ رحمهم الله جميعًا.

فمع تغير الزمان وغلبة العادات والتقاليد وتفشّي الغفلة قد يبتعد الناس عن جو الدين النقي الطاهر، وينتابهم نوعٌ من الإلف والتعود إزاء حتى محكمات الدين، وتختفي بعض الحساسيات الدينية، بل وقد ظهرَت بعضُ الانحرافات في النظرة إلى الدين واستيعاب القضايا الدينية، ولهذا بات من أهم الأوليات التي يجب القيام بها كما فعل الأستاذ النورسي: تقديم المسائل الدينية بشكلٍ يتناسب مع ماهيتها الحقيقية، وعرضها على أعين الناس مرة أخرى بأسلوب ولغة ولهجة جديدة، وإثارة روح الحماس في نفوس الناس إزاء هذه الحقائق.

إن الزمان قد انكمش والمسافات قد تقاربت كعلامة من علامات آخر الزمان كما أخبر بذلك الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم[2]، والعصر الذي نعيش فيه هو عصر السرعة، والمبادرة في القيام بالوظائف الدينية التي يلزم القيام بها في هذا العصر تَحمِل أهمية بالغة بالنسبة لوارثي دعوة النبوة، ولهذا يُشترط استخدام العقل المشترك، والرجوع إلى الوعي الجمعي، وإدارك روح الزمان ومواكبته، ويجب على الجميع أن يقوم بقدر استطاعته بأداء الوظائف والتكاليف المنوط بها على النحو اللائق، ويجب -إن اقتضت الضرورة- إقامة المؤسسات الفكرية (Think Tanks)، ووضع الخطط والمشاريع المستقبلية، والبحث عن سبل لاختزال الأعمال التي تتم خلال مائة سنة في عشر سنوات مثلًا.. كما يجب تدبّر الأوامر التكوينية أيضًا إلى جانب الأحكام التشريعية، واستخدامها في محلها، وتحقيق السرعة المراد تحقيقها، فهذه كلها جهودٌ ومساعٍ مهمة من أجل جمع وتأليف العالم الإسلامي الكبير الواقع تحت الأسر من جديد، وإيقاظ العقول التي انتابها الضمور والضعف منذ قرون.

***

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، اللوامع، ص 859، دار النيل، (2013م).

[2] عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقْبَضَ الْعِلْمُ، وَتَكْثُرَ الزَّلَازِلُ، وَيَتَقَارَبَ الزَّمَانُ، وَتَظْهَرَ الْفِتَنُ، وَيَكْثُرَ الْهَرْجُ (وَهُوَ الْقَتْلُ) وحَتَّى يَكْثُرَ فِيكُمْ الْمَالُ فَيَفِيضَ“. (صحيح البخاري، الجمعة، 103)

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يَتَقَارَبَ الزَّمَانُ، فَتَكُونَ السَّنَةُ كَالشَّهْرِ، وَيَكُونَ الشَّهْرُ كَالْجُمُعَةِ، وَتَكُونَ الْجُمُعَةُ كَالْيَوْمِ، وَيَكُونَ الْيَوْمُ كَالسَّاعَةِ، وَتَكُونَ السَّاعَةُ كَاحْتِرَاقِ السَّعَفَةِ“، والسعفة هي الْخُوصَةُ. (مسند الإمام أحمد، 16/550)

BİR NEFES (35)

Herkul | | HERKUL NAGME

Bu sohbetin (ister yazılı ister sesli/görüntülü) tamamına şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.ozgurherkul.org/herkul-nagme/kuresel-salgin-ve-hatirlattiklari/

HOCAEFENDİ’DEN KUNÛT DUASI TAVSİYESİ

Herkul | | DIGER

Kıymetli dostlar,

Hem gerçekleriyle hem de sebebiyet verdiği endişe, korku ve hatta vehimleriyle bütün dünyayı kasıp kavurmakta olan Koronavirüs Salgını’nın mülk yanı ve maddî boyutu üzerinde bir ölçüde duruluyor. Bu küresel bela ile mücadele için gerekenler konuşuluyor, çalışmalar yapılıyor ve tedbirler alınıyor. Aslında, uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda teşhis ve tedavi hesabına ortaya konan ve konacak olan her şey bir yönüyle “tekvinî ayetleri” okuma ve onlara uyma demek; bunlar, mümin ufkunda da takvanın bir buudunu teşkil eden ve asla ihmal edilmemesi gereken hususlar.

Diğer taraftan, işin melekût buudu ve manevî yanı üzerine eğilmek de gerekiyor, hadiselerin dilini “şer’î ve dinî ayetler” perspektifinden okumak da icap ediyor. İşte bu açıdan da hepimize -başkalarını sorgulamak değil- kendi muhasebemize yönelmek ve bir kere daha Allah’a gönülden teveccüh etmek düşüyor.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin atmosferinde -tedbiren iki üç kişilik- hasbihallerin yörüngesini ekseriyetle bu ikinci husus oluşturuyor. Duaların kabulü, belaların defi ve afiyetin/bereketin celbi için en önemli anahtarın “İstiğfar” olduğu sık sık vurgulanıyor. Müsebbibü’l-Esbâb’a daha gönülden yönelme ve O’ndan medet dileme istikametinde vesileler aranıyor.

Bildiğiniz üzere, “kunût”, sözlük itibarıyla “ibadet yapmak, itaat etmek, huşû üzere bulunmak, saygıyla ayakta durmak” demektir; vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya da genel olarak “kunût” adı verilmektedir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunût duaları okuduğuna dair hadisler vardır. Özellikle, kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi umumi felâket zamanlarında da kunût duaları okuna gelmiştir.

İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunût duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat Ebu Hanîfe hazretleri, kunût duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesh olunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunût okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunût okunabileceğini belirtmektedir.

İşin doğrusu, zamanımız zaten tam bir felaket asrı gibiydi; dolayısıyla muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi geçmişte bazı dönemlerde kunût duası da okumakta ve tavsiye etmekteydi.

Muhterem Hocamız, günümüzdeki bela ve musibetler sebebiyle, özellikle bütün insanlık için tehdit oluşturan Koronavirüsü Salgını münasebetiyle tekrar Kunût duası okumaya/okutmaya başladı.

Hocaefendi, daha önce de zaman zaman okunan Kunût ve Hâcet dualarının yanı sıra, ülfet olmaması için, Kur’an-ı Kerim’de geçen ve Efendimiz’den rivayet edilen niyazların, ayrıca el-Kulûbu’d-Dâria’dan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin “Hizbü’l-Kebîr”i, İmam Şâzilî hazretlerinin “Hizbü’n-Nasr”ı ile “Hizbü’l-Hıfz“ı ve İmam Gazâlî hazretlerinin “Cünnetü’l-Esmâ”sı gibi duaların da çokça okunabileceğini söyledi. Namaz haricinde ve nafile namazlarda farklı farklı niyazlara yer verilebileceğini, uzun uzun yakarışlarda bulunmanın isabetli olacağını belirtti.

Sabah ve akşam namazlarında ise, Hanefi mezhebince de okunmasına cevaz verilen bazı duaları seçerek, özellikle aşağıda mealleriyle beraber bulabileceğiniz bu duaların okunmasını tavsiye etti.

Dost ve arkadaşlarımız da akşam ve sabah namazlarının farzlarını kılarken, son rekâtta rükûdan doğrulup secdeye gitmeden önce ekteki duayı okuyup bütün insanlık için niyaz edebilirler.

Kunut Duası WORD:

http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/ortakdua/2020_03_25_Kunut_Duasi.docx

Kunut Duası PDF: 

http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/ortakdua/2020_03_25_Kunut_Duasi.pdf

***

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ، فِي الْأَرْضِ، وَلَا فِي السَّمَاءِ،

 وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

اَللّٰهُمَّ اهْدِنيِ فِيمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فِيمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنيِ فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَباَرِكْ لِي فِيمَا أَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَ، فـَإِنـَّــكَ تَقـْضِــي وَلاَ يـُقـْضَــى عَلـَيـْــكَ، وَإِنـَّهُ لاَ يـَذِلُّ مَـنْ وَالَـيـْتَ وَلاَ يَـعِـزُّ مَـنْ عَـادَيْـتَ، وَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى مَا قَضَيْتَ، تَـبَـارَكْتَ اللَّـهُـمَّ رَبَّـنَـا وَتَعَالَـيْـتَ

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ، لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ. اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ

اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ

شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا

اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبَرَصِ وَالجُنُونِ وَالجُذَامِ وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ

بِسْمِ اللَّهِ الكَبِيرِ، أَعُوذُ بِاللَّهِ العَظِيمِ مِنْ شَرِّ كُلِّ عِرْقٍ نَعَّارٍ، وَمِنْ شَرِّ حَرِّ النَّارِ

***

İsmi anılarak Kendisine sığınılınca, arz ve semadan gelebilecek afetlerden emin olunan Allah’ın adıyla, kullarını işiten ve onların her halini bilen Allah’a sığınırım.

“Allah’ım! Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmeyi nasip buyurarak beni hidayete eriştirdiklerinden eyle. Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle. Beni de dost edindiklerinin arasına kat. Bana lütfettiğin nimetleri bereketli kıl. Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz Sen hükmedersin ve kimse Senin hükmüne karşı gelemez, hükmünün üzerine hüküm olmaz. Senin dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; düşman olduğun kimseler de asla izzete eremez. Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Rabbimiz, Sen çok mukaddes ve çok yücesin.

Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek Sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum.

Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım!.. Ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.

Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.

Allah’ım! Alaca hastalığı, aklî rahatsızlık, cüzzam illeti gibi marazlardan ve daha bilip bilmediğimiz bütün kötü hastalıkların şerrinden Sana sığınırım.

Yüce Allah Teâlâ’nın adıyla, amansız ağrı ve sızıların tümünün şerrinden ve Cehennem’in amansız helâk edici ateşinin azabından azîm Allah Teâlâ’ya sığınırım!..

KÜRESEL SALGIN VE HATIRLATTIKLARI

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Koronavirüs Salgını münasebetiyle açıklamalarda bulundu. Uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmeye çalışarak yaptığımız bu çekimde Hocaefendi şu başlıklar üzerinde duruyor:

– Tedbir ve tevekkül dengesi,

– Sebeplere bakış ve Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh,

– Umumi musibetler karşısında mümin mülahazası,

– Virüs sebebiyle hiç kimsenin kınanmaması,

– Bu musibetin insanları Allah’a yaklaştıran bir vesile olabileceği,

– Cebrî uzlet ve halvetin nasıl değerlendirilmesi gerektiği,

– Karamsarlığa düşmeme, Allah’a itimat edip O’nun rızasını gözetme,

– Bu küresel salgının muhtemel neticeleri,

– Kendini insanlığa adamış kimselere düşen vazife.

***

AÇIKLAMANIN TAM METNİ

Her şeyi ve bütün sonuçları yaratan, Allah’tır (celle celâluhu). Sebepler sadece Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine perde… Üstad hazretlerinin yaklaşımıyla: “İzzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celal ister ki; esbâb ellerini çeksin tesir-i hakikîden.”

Esbâbın müessiriyeti yoktur esasen; müessir-i hakiki, Allah’tır (celle celâluhu). Maddî sebepler olur bazen, bu esbâb; bazen sizin dualarınız olabilir, tazarruunuz olabilir, aynı zamanda mahzûniyetiniz, muzdarriyetiniz, mutazarrıriyetiniz olabilir. Bunlar (maddi esbâb) birer sebep olabilir bu mevzuda, bunlar (dualarınız gibi manevi olanlar) da. Fakat esasen o işi perde arkasında yaratan, Allah’tır (celle celâluhu).

Sebeplere riayet etmeme diye bir şey yok. Maddî esbâb mevzuunda gayret sarf etmek, Cenâb-ı Hak’a karşı tevekkül ve teslimiyette bir kusur olsaydı şayet, İnsanlığın İftihar Tablosu‘ndan şeref-sudûr olmuş tavsiyeler, “Tıbb-ı Nebevî” hiç söz konusu olmazdı. Evet, şu mevzuda şu, şu mevzuda şu, şu mevzuda şu… Bunlar işte sebeplere riayet demektir. Evet, bunların bazıları manevî, hakikaten Allah ile irtibatla alakalıdır; bazıları da maddî sebeplerdir, işte kimyacıların, esasen farmakologların yapmak, ortaya koymak istedikleri şeyler, tabiplerin yapıp ortaya koymak istedikleri şeyler gibi.

Hatta korunma mevzuu… İnsanlığın İftihar Tablosu’nun -geçenlerde birisinin eski bir sohbette anlattığı gibi- “Bir yerde tâûn varsa oraya gitmeyin, vebaya gitmeyin!” buyurması… Evet, orada içeride iseniz, dışarıya çıkmayın… Ee günümüzdeki modern düşüncenin bundan farkı yok. “Evlerinize kapanın, oturun evlerinizde. Evlerde kapanmış duruyorsanız, dışarıya çıkmayın! Dışarıya çıkacaksanız şayet, içeriye girmeyin! Zehirlemeyin başkalarını…” falan. O “icmâl”i böyle “tafsil” ederken esasen zannediyorum her şey yerli yerine oturur. Bunun gibi, sebeplere riayet… O mevzuda da keşke -hakikaten- yapılması gerekli şeyler önceden yapılsaydı!..

Meselenin aslı üzerinde, cereyan keyfiyeti üzerinde, şekli üzerinde, mahiyeti üzerinde farklı mütalaalar serdedilebilir. Ama bizi ondan daha çok esas alakadar eden husus şudur: Bu türlü musibetler -böyle- bir musibet-i âmme olarak geliyor. Bazen tsunamiler geliyor ama bir bölgeyi alıp götürüyor; bazen zelzeleler oluyor hakikaten. Mesela Türkiye’de büyük iki zelzele; 1938’lerde Erzincan’da, İzmir’de olan zelzeleler. Bir yönüyle geniş alanlı; biri nerede, biri nerede? Hazreti Üstad, bunların her ikisi üzerinde de duruyor; diyor ki, “Ya oralarda iman, İslam ve Kur’an-ı Kerim’i anlatacak, insanları Allah’a tevcih edecek kimseler yoktu veya azdı, diğerleri galebe çalıyordu onlara.”

***

Şimdi bir de küreselleşen bir dünyada, her şeyin evrenselleşmesi… Esasen küreselleşen bir dünyada, böyle bir umumî çözülme, umumî dağılma, umumî kirlenme… Hak ve hakikatin ayaklar altına alınması… İlle de örnek vermek istiyorsanız, gidip Çin’de araştırmaya lüzum yok; Pakistan’da, Hindistan’da araştırmaya lüzum yok; kendi vatanınıza bakın. Mezâlimin nasıl zirve yaptığını görün orada… Ahlaksızlık almış başını, gırtlakta bir yönüyle orada.. uyuşturucu gırtlakta.. bohemlik gırtlakta.. Şimdilerde arkadaşlar sokaktaki sesleri duyurmak için açıp bazı şeyler dinlettiklerinde görüyor/duyuyorum: O çarşılarda lebâleb dolu insanlar, gelip geçiyor; öyle gayesiz, öyle mefkûresiz, İslamiyet’in tasvip edeceği bir kılık ve kıyafet yok orada… Fakat hiç kimsenin umurunda değil. Neler onların umurunda? Nelerin üzerine ciddiyetle gidiyorlar? Onlara baktığınız zaman da hayret ediyorsunuz. Bu açıdan da tek bir yeri alıp, onu değerlendirdiğiniz zaman “Bunun bin katına müstahakız biz!” dememek mümkün değil.

Biz, “Bizim yüzümüzden bunlar oluyor; Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, duada, niyazda, tazarruda bulunalım; Cenâb-ı Hak, bu belâ-i âmmeyi, mûbikât ve mühlikâtı (helâk eden ve felâkete sürükleyen hususları) bizim üzerimizden kaldırsın.” diye düşünmeliyiz. Çoluk çocuk var, kadın var, erkek var, zavallı masum insanlar var, bu mevzuda bir şeyden haberi olmayan insanlar var. وَاتَّقُوا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Bir de öyle bir fitne, bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar. Yine bilin ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır.” (Enfâl, 8/25) Bela ve musibet geldiği zaman, sadece o zâlimlere isabet etmeyecek, masum insanları da götürecek. Belki böyle, az vicdan ile meseleye baktığınız zaman, içinizden “Aman ya Rabbi! Verme!” falan diyorsunuz; “Verme yâ Rabbi!

Bu açıdan da hani Çin’de bir mesele oluyor, ondan sonra dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Âdetâ evrensel bir bela/musibet gibi bir şey oluyor. Bu konuda da “Falanlar günah işlediler de şimdi onlar da bundan korkuyor, tir tir titriyorlar. Ohh müstahak!” filan… Bu, çok yakışık almayan bir iddia, bir söz, bir laf; bu türlü yakışıksız şeylerden sakınmak lazım. Şimdi böyle diyeceğimize, işe yarar şey şudur: Yâ Rabbi, bu bela ve musibet, bizim gibi günahkâr insanların günahlarından ötürü beşere musallat olmuş ise… Allah’ım, Senin rahmetin çok geniştir. Ömür boyu hep günah işleyen insan, ahirete giderken, Sana gelirken, esasen kapıyı aralarken ‘Eşhedü en lâ ilahe illallah ve-eşhedü enne Muhammeden abduhu ve-rasûluhu!’ diyor; böyle bir kapıyı aralama, onun kurtuluşuna vesile oluyor. Sen ‘Buyur!’ diyorsun, içeriye alıyorsun. Rahmetinin vüs’ati, bunun böyle olmasını iktiza ediyor. Yoksa Sen, hiçbir şeyi şöyle-böyle yapma mecburiyet ve mükellefiyetinde değilsin.

Evet, وَمَا إِنْ فِعْلَ أَصْلح ذُو افْتِرَاضِ*عَلَى الْهَادِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِي Cenâb-ı Hakk’a hiçbir şey, yapılması vâcip değildir; O (celle celâluhu), hiçbir şey yapma mecburiyetinde değildir. “İrade-i Kâmile”si, “Meşîet-i Tâmme”si, “Kudret-i Kâhire”si vardır; istediğini, istediği gibi yapar: يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ “Allah, her ne dilerse onu yapar.” يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder.”

Meseleyi bu şekilde ele alarak bize düşen şey, en kötü insanlar için bile, “Allah’ım! Kötülüklerden vazgeçmeleri için bunları Sana havale ediyoruz. إِنْ لَمْ تُرِدْ تَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ وَسَوْقَهُمْ إِلَى الْحَقِّ وَالْعَدَالَةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ… Bunları Sana havale ediyoruz; bize zulmettiler, bizi ağlattılar, bize kıydılar, en masum insanlara ‘canavar!’ dediler, ‘terörist!’ dediler.

Evet, bu umumî musibete uğrayan bazı kimseler hakkında “Ohh, iyi oldu!” falan… Hayır, öyle değil bence. “Eğer bunlar, bu türlü şeyleri yapmada haksız iseler, Sana havale ediyoruz; eğer hidayetlerini, kalblerinin yumuşamasını murad etmiyorsan Sen (…) Sana havale ediyoruz!” Bize düşen şey, budur. “Ohh, iyi oldu; müstahaktınız, alın, çekin. Daha büyüğü de gelecek başınıza. Öbür tarafta da işiniz yamandır!” filan gibi şeyler ile esasen, birilerinin bölme, parçalama, darmadağın etme mevzuunda zâlimâne tecavüzlerine iştirak ederek aynı şeyleri yapma demektir ki, çok şık değil esasen. Evet, o türlü şeylerden sakınmak lazım.

Şimdi bakışımız bu olmalı, kanaat-i âcizânemce. Bu türlü şeyler, Çin’de çıkar, başka bir yerde çıkar… Hani başka bir yerdeki bir adam da buna “Çin virüsü!” filan dedi. Oradaki adam da hemen “Bu, saygısızlıktır; bir virüsü Çin’e mal etme saygısızlıktır” filan dedi. Bence hiç kimsenin bu mevzuda böyle bir levme maruz kalması uygun değil. Bunu bir levme vesile yaparak, bir kınamaya vesile yaparak insanları levmetmemeli, kınamamalı!.. Hatta denebilir ki, yapıyorlar ise bunu, kendi başlarına gelir. Bir hadis-i şerifin ifadesi ile, evet, “Ölmeden, yaşarlar onu mutlaka” hafizanallah. Bize düşen, her zaman insanca davranmadır. Bize insanca davranmasalar bile, biz insanca davranmakla mükellefiz.

***

Şimdi, bir bela gelip kapının tokmağına dokundu veya işte bizim kapımızın eşiğine ayağını bastı… Böyle endişe verici, korkutucu… Hususiyle öbür tarafa tam inanamamış insanlar için çok endişe verici bir şey; hayatı her şey zannedenler, her şeyi bu dünyada yaşamadan ibaret görenler için… كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Dünya hayatını tercih ederler, severler. Ahiret hayatını tamamen terk ederler. Bu tipten olan insanlar, hakikaten korku ve telaş içindedirler, hakikaten. Bir kısım mü’minler de o iman, kalblerinde çok iyi yerleşmemiş ise, onlar da aynı paniği yaşarlar, aynı telaşı yaşarlar.

Dolayısıyla şöyle-böyle az tembih yapılsa bunlara, kendilerine gelseler, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etseler, “Allah’ım, bu belayı def’ u ref eyle!” deseler, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olurlar. Bir yönüyle hemen herkes tarafından Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olması açısından değerlendirilebilir. Kur’an-ı Kerim’de nazara verildiği üzere, kimi insanlar değişik musibet ve bela geldiğinde, “Aman yâ Rabbi!” filan derler. Sâhil-i selâmete çıktıkları zaman da yine bildikleri gibi davranırlar. Şimdi, insanlara bu anlatılmalı: Bildikleri gibi davranma değil… Esasen, nasıl o dalgalara maruz kaldığı zaman, nasıl belalar/musibetler onu o pençesine aldığı zaman Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor, “Aman yâ Rabbi!” diyorlar… Değişik misalleri biliyorsunuz. Aynen öyle… İnsanlara onu telkin etmek suretiyle, bu belaların hemen herkes hakkında, bu musibetlerin hemen herkes hakkında Cenâb-ı Hakk’a teveccühe vesile olması için lazım gelen şeyi yapmalı, elinden gelen her şeyi yapmalı, Allah’ın izni-inayeti ile.

***

Bir ikincisi de insanlar evlere kapanıyor, günahlardan uzaklaşmış oluyorlar bir yönüyle. Şöyle-böyle, belki en az inanan insanlar içinde bile bir “Mehafetullah”, bir “Mehabetullah” duygusu oluşuyor, zannediyorum. En azından içinde o duygu oluşan insanlar için, çok önemli bir şey oluyor. Hakikaten bir “Halvet” yaşayabilirler, “Erbaîn”ler yaşıyor gibi olabilirler. Başkaları bunu ihtiyarî yapmışlar; bunlar da mecburî yapıyorlar. Nasıl şimdi bazı hicretlere/göçlere “mecburî (cebrî) hicret” diyoruz; aynen öyle de buna da “mecburi (cebrî) halvet, mecburi (cebrî) inziva” denebilir. Keşke kendilerini dinleyecek insanlar olan kimseler, yani Diyanet teşkilatları, imamlar, vaizler, müftüler bu istikamette idare-i kelamda bulunsalar; hakikaten, bu olumsuz şeyler bile çok pozitif değerlendirilebilir, Allah’ın izni-inayeti ile değerlendirilebilir.

***

Karamsar davranmamak lazım; onun kazandırdığı bir şey yoktur esasen. Bunun bile bir vech-i rahmet olduğunu düşünerek, onu aynı vesile-i necât sayarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek lazım, bu musibet ânında. Hem Allah’a karşı saygının gereğidir bu, rızasının, râzı olmanın gereğidir; hem de aynı zamanda fuzûlî laf etmek suretiyle günaha girmemenin yoludur, yöntemidir, Allah’ın izniyle.

Kim bilir böyle bir şeyden sonra -bunlar alamet-i kıyamet ise, böyle bir şeyden sonra- insanların Cenâb-ı Hakk’a daha küllî şekilde bir teveccühüne de vesile olabilir bu mesele. Ee âhirzamanda hakikaten kıyamet kopmadan az evvel inanmadık insan kalmayacak veya büyük çoğunluk inanacak, yani yeryüzünde hep inanmış insanlar -bir yönüyle- hâkim olacaklar. İnanç, nümâyân olacak… Sonra yine şeytan, orada da bir kere daha oyununu oynayacak, yeniden -Müslim-i şerifin ifade ettiği hadis-i şerife göre- “Allah Allah” diyen kalmayınca, kıyamet kopacak o zaman.

Şimdi bu iki hadise de var. Hani bu da o “Duhân”lardan bir tanesi mi? Arkadan da çekirge geliyor ve arkadan başka bir şey geliyor. Bakıyorsunuz bunlar üst üste… Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk’a teveccühe insanları zorlayacak. Ha çok ciddî bir inanma faslı olacak esasen, iman faslı yaşanacak yeryüzünde; öyle bir fasıl yaşanacak.

***

Risaleler yazılırken, başka birileri başka şeyler yaparken, kimileri evolüsyona karşı eserler yazmış, kimileri inkâr-ı Ulûhiyete karşı eserler yazmış… Hepsinin bir yeri var. Şimdi bunları biraz günümüzün anlayışı, günümüzün idrak ufku ve günümüzde kabul gören terminolojiye göre şekillendirip programlar yaparak esasen bunu değişik yerlerde anlatmak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun on üç sene -o nûrâniyetine rağmen, insibağ gücüne rağmen, on üç sene- Mekke’deki durumu belli. Ayrılıp gitmiş Medine-i Münevvere’ye…  “Hemen birden bire beni dinlesinler, hemen olsunlar.” falan… Olmayabilir bu.

Mesela, Tevhid hakikati, Cenâb-ı Hakk’ın vücûd hakikati, Zât-ı Ehad u Samed… اَللهُ أَحَدٌ، اَللهُ الصَّمَدُ، اللهُ الْحَيُّ، اللهُ الْقَيُّومُ، اللهُ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ Bunların hepsini birer konu edinerek esasen Zât-ı Uluhiyeti anlatma, öldükten sonra dirilme imkanını anlatma… Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz bu mevzuda önemli kaynaklardır. Ama günümüzün terminolojisi ile esasen bunu anlatmalı. Günümüzün o mevzudaki uzmanları ile esasen o mesele yeniden ele alınmalı; kitaplar herkesin okuyabileceği birer el kitabı haline getirilmeli. Tabii bizde o tembellik var, yapamadık onu. Hazreti Üstad’ın çırpınıp durduğu o şeyler, günümüzün insanına onun idrakine göre sunulamadı, veremedik onu, maalesef.

Bu hareket, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, Allah’ın bir lütfu oldu. Fakat bizim hatamız; geldi zâlimler musallat oldular. Kendimden biliyorum ben, kendimi ne kadar levm ettiğimi bilemezsiniz. O üç-beş tane serseri, haydut, okuma bilmez, kitap bilmez, filan; kalkıp bunları idare edemediniz, üzerinize geldiler bunlar ve o mübarek oluşumu kırdı geçirdiler, kezzap döktüler mübarek bir kaynağa… Evet, kendimden, kendimizden biliyorum onu ben. Kim bilir ne olurdu… Ama kim bilir; belki şimdi olanlar ile neler olacak; onu da yalnız Allah bilir. Şu olanlarla esasen öyle bir noktada bulunuluyor ki, açılımı biraz daha açtığınız gibi, makas biraz daha açıldığında belki diyeceksiniz, “Allah Allah! Bu, ötekinden daha hayırlıymış!” Bilemeyiz bunu, Allah’ın izni-inayeti ile.

Yalnız hiçbir müspet işi kendimizden bilmememiz lazım. Madem Müessir-i Hakiki O’dur, işi Sahibine vermeli; burada nankörlük yapmamalı. Fakat, hiçbir şey olmadı da dememeli, tahdîs-i nimet kabilinden “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!” demeli!..

DİNİN TEMEL MESELELERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Bediüzzaman Hazretleri’nin “Talim-i nazariyattan ziyade tezkir-i müsellemata ihtiyaç var (Teorik şeyler öğretmekten ziyade, herkesin kabulü olan şeylerin hatırlatılmasına ihtiyaç var).” sözünü nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Hz. Pir bu sözüyle biraz da yaşadığı dönemin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, dinî meseleler etrafında nazariyeler üretme ve bunlarla meşgul olma yerine, dinin muhkematı ve temel disiplinleri üzerinde durulmasının daha faydalı olacağını ifade etmiştir. Mesela Allah’ın (celle celâluhû) varlığı ve birliği, nübüvvet hakikati, haşre iman, ilahî kitaplara inanma gibi itikadî esaslar veya namaz kılma, zekât verme, oruç tutma ve hacca gitme gibi amelî hükümler dinde müsellem olan hakikatlerdir. Müslümanların asıl yoğunlaşmaları gerekli olan alan da bunlar olmalıdır. Farklı vesileleri değerlendirerek sürekli bu hakikatler üzerinde durmalı, farklı argümanları kullanarak zihinlerde oluşan şüpheleri izale etmeli ve bunların her birisini sarsılmaz birer hakikat olarak ortaya koymalıdırlar.

Hatta meseleyi sadece imanın erkânı ve ibadetlerle sınırlamak da doğru olmaz. Kur’ân ve Sünnet’in ferdî, ailevî ve içtimaî hayata dair koyduğu pek çok hüküm vardır. Bize düşen, bütün bu hükümleri hikmet ve maslahatlarıyla birbirimize hatırlatmak ve anlatmaktır. Zira Müslümanlar, müsellemat dediğimiz İslâm’ın bu temel hükümlerine bağlı kaldıkları takdirde hem dünya hayatları düzene girecek hem de ahiretleri kurtulacaktır. Yoksa sırf ilimle meşgul olacağım diye doğrudan dünyevî ve uhrevî bir faydası olmayan bir kısım teorilerle uğraşmak, yeni nazariyeler geliştirmeye çalışmak ve bunlarla müteselli olmak isabetli bir yol değildir. Doğrudan günümüz insanlarının problemlerine çare olmadıktan sonra, sırf ilmîlik adına oturup belirli meseleler üzerine kafa yormanın, onlar hakkında teoriden öteye gitmeyen bir kısım fikirler üretmenin kimseye bir faydası yoktur.

Öte yandan Üstad Hazretleri, bu sözüyle aynı zamanda kendi mesleğinin esasını ifade etmiştir. Zira o, dinin usûlünden fürûuna kadar pek çok meselenin ihmale uğradığı bir zamanda yeniden bunların ihyasına koyulmuştur. Kendi ifadesiyle asırlardır rahnedâr olan bir kalenin tamiriyle uğraşmıştır. Zira ona göre öncelikli olarak yapılması gereken şey, tahrip edilen değerlerin yeniden tamir edilmesidir. Dolayısıyla o, böyle önemli bir vazife dururken birilerinin, pratikte bir faydası olmayacak nazarî bir kısım meselelerle meşgul olmasını doğru bulmamıştır. Himmetlerin, sağa sola değil, yıkılan kalenin yeniden onarılmasına harcanması gerektiğini ifade etmiştir.

Nasıl ki kalede çatlaklar bulunduğu sürece, henüz onları tamir etmeden nakış ve süslemelerle meşgul olmak doğru değilse temel değerlerde sarsıntı ve kırılma yaşandığı bir dönemde, bu problemleri halletmeden âfâkî meselelerle meşgul olmak da aynı şekilde doğru değildir. Üstelik muhkemat ve müsellematla ilgili meselelerde yaşanan kırılmaların, daha başka meseleleri de etkileyeceği ve neticede dine ait bütün değerlerin gümbür gümbür yıkılacağı muhakkaktır. Bu sebeple himmetin, müsellemat-ı diniyeyi tahkim etmeye sarf edilmesi gerekir.

Bu yapılırken de günümüzün şartları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Binanın inşaatına başlamadan önce statik çok iyi hesap edilmeli ve blokaj çok iyi hazırlanmalıdır ki muhtemel bir kısım yıkımların önü alınabilsin. Eğer içinde yaşadığımız zaman doğru okunamaz ve dinî meseleler buna uygun ele alınamazsa “tezkir-i müsellemat”ın, yani dinin temel meselelerinin hatırlatılmasının da bir faydası olmayacaktır.

   Tecdit Ruhu

Tecdit; dinin, içinde yaşanılan zamanın şartlarına göre ele alınıp yeniden yorumlanmasıdır. O, meselenin aslıyla oynama, aslını değiştirme veya deforme olmuş bir şeyi yeniden reforma tâbi tutma değildir. Bilakis o, zamanın geçmesiyle renk ve desenini kaybetmiş bir hakikatin yeniden aslî hüviyetine kavuşturulmasından, asıl mahiyetiyle bir kere daha ikame edilmesinden ibarettir.

Bunu bir açıdan antik eserlerin restore edilmesine benzetebiliriz. Bu işle meşgul olanlar, o eserleri en ince detaylarına varıncaya kadar onarıyor ve yeniden aslî hüviyetlerine kavuşturuyorlar. Bunu yaparken söz konusu eserin ne nakışlarını bozuyor, ne mukarnaslarına zarar veriyor, ne de vitray ve arabesklerini tahrip ediyorlar. Bilakis onu, bütün parçalarıyla yeniden aslına döndürüyorlar. Aynen bunun gibi insanlar nazarında önem ve anlamını yitiren müsellemat-ı diniyenin de yeniden gözden geçirilmesine ve vazediliş gayesine uygun şekilde bir kere daha insanların nazarına sunulmasına ihtiyaç vardır. Bir yönüyle buna tecdit diyebiliriz.

Tecdit ile reformu birbirine karıştırmamak lazım. Dinde reform düşüncesi, bir lüks ve fanteziden ibarettir. Mesela tarihselcilik adı altında İslâm’ın pek çok muhkem hükmünü geçersiz kılma çabaları böyle bir fantezinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İslâm’ın bazı meselelerini sırf muhataplara kabul ettirebilme veya şirin gösterebilme adına değiştirmeye ve çarpıtmaya çalışmak da ayrı bir fantezidir. Maalesef günümüzde çok sayıda insan böyle bir lüksün ardından koşuyor. Hâlbuki İslâmî esaslarda ve disiplinlerde bugüne kadar herhangi bir deformasyon söz konusu olmamıştır ki onları reforma tâbi tutmadan bahsedilsin.

Din her zaman ter ü tazedir. Eskiyen, insanların zihinleridir, düşünceleridir. İnsanlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla renk atıp solmadıkları sürece, dinin emirlerini yeni gökten inmiş gibi duyup hissedebilirler. İşte bu yetilerini kaybetmiş insanlara, inanılması ve yaşanması gereken değerleri bir kere daha arz etme, bunu yaparken mutlaka çağın idrak ve yorumunu arkaya alma işine tecdit, tecdit vazifesini üstlenen kimseye de müceddit diyoruz.

Farklı bir ifadeyle tecdit, aslına dokunmadan sadece formatlarıyla oynayarak dinî hakikatleri kendi tazelik ve canlılığıyla bir kere daha insanlara duyurmak demektir. Bazıları İslâm tarihinde ilk müceddit olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i sayar, arkasından Ömer b. Abdülaziz’i gösterirler. Sonraki dönemlerde ise Hz. Pîr-i Mugân’a kadar İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Mevlâna Halid el-Bağdadî gibi pek çok zat tecdit hareketlerinin temsilcisi olmuşlardır.

Zamanın geçmesiyle, âdet ve alışkanlıkların galip gelmesiyle insanlar dinin nezih atmosferinden uzaklaşabiliyor. Dinin en muhkem meselelerine karşı dahi ülfet ve ünsiyet hâsıl olabiliyor. Gafletin galebe çalmasıyla bir kısım dinî hassasiyetler kaybolabiliyor. Hatta dine bakışta ve dinî meseleleri algılayışta bir takım çarpıklıklar ortaya çıkabiliyor. İşte bu yüzden tıpkı Hz. Pir’in yaptığı gibi dinî meselelerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun bir şekilde yeniden ortaya konulması, onların yeni bir şive ve farklı bir desen ile bir kere daha insanların nazarına arz edilmesi, arz edilip bu hakikatlere karşı insanların ruhunda yeni bir heyecan uyarılması en öncelikli vazife hâline geliyor.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ahir zaman âlameti olarak ifade ettiği üzere günümüzde zaman büzüldü, mesafeler daraldı. Yaşadığımız çağ, sürat çağı. Böyle bir çağda yapılması gerekli olan dine ait vazifelerin daha hızlı yerine getirilmesi, dava-i nübüvvetin varisleri için ayrı bir önem arz ediyor. Bunun için de ortak aklın kullanılması, kolektif şuura başvurulması ve bulunulan zamanın ruhunun kavranması şarttır. Herkes kendine düşen vazife ve sorumlulukları layıkıyla yerine getirebilme adına elinden geleni yapmalıdır. Gerekirse think-tank kuruluşları tesis ederek geleceğe dair sağlam plan ve projeler oluşturulmalı, yüz senede yapılacak işleri on seneye sıkıştırmanın yolları aranmalıdır. Teşriî hükümlerin yanında tekvinî emirler de çok iyi okunmalı, yerinde kullanılmalı ve yakalanması gerekli olan hız yakalanmalıdır. Esaret altına alınmış koskocaman İslâm dünyasının yeniden derlenip toparlanması ve asırlardır dumura uğramış zihinlerin yeniden canlanması adına bunlar çok önemli gayretlerdir.

الموقف الإيماني في الشدة والرخاء

Herkul | | العربية

   سؤال: نعلم جميعًا أن الله تعالى يبتلي عباده بالسرّاء والضراء وبالشدة والرخاء؛ فما الموقف الحريّ بالمؤمن حتى لا يخسر في مثل هذه الابتلاءات؟

   الجواب: لا بد أن نذكر بداية أن تعلُّقَ المؤمنِ بغاية سامية، وسعيَه دومًا إلى نسج حياته حولها بمثابة حصن حصين له أمام هذه الامتحانات التي تعترضه، فلو أن الإنسان شغل ذهنه دومًا بفكرة: “ما أجدر الحياة إن ازدانت بالخدمة! وإلا فلا وزن لها”، ولو أنه ربط بقاءَه في الدنيا بإمكانية قيامه بأشياء في سبيل قضيته التي نذر نفسه لها؛ فلن تغرّه النِّعَمُ حتى وإن أُمطِرَ بها، ولن تُسخطه الحوادث القاسية التي يصادفها.

ولكن من الصعوبة بمكانٍ أن يتقبّل الإنسانُ ذلك ويجعله جزءًا من طبيعته، حيث إن استشعار الإنسان بهيجانٍ نابعٍ من داخله، وإحساسَه بذلك في كل خلايا دماغه يستلزم نوعًا معيّنًا من التضحية والتفاني، والمؤمن الحقيقي هو الذي يحرص على تجاوز هذه الصعوبات، ويربط حياته بغاية إعلاء كلمة الله، ويعتبر أن الحياة إذا خلت من هذه الغاية فهي خواء لا معنى لها، ويُخشى أن يتحول إلى جثة هامدة إذا تخلى عن هذه الفكرة.

أجل، إن كل ما يأتي بعد رضا الله والسعيِ إلى تبليغ اسمه سبحانه إلى الصدور المحرومة؛ أمور ثانوية؛ الأمرُ سيان في وجودها أو عدمها، فلا فرق في أن توجد الراحة والسكن والأسرة والمقام والمنصب والمال والثروة أم لا يوجد كل ذلك، لكن لا يمكن قولُ هذا بالنسبة لإعلاء كلمة الله، لأننا وُجدِنا من أجل تبليغ هذه الغاية وإعلانها، فغايةُ الخلق الحقيقية هي إنعاش هذه الفكرة في الصدور وإحياؤها، ومن ثَمّ فعلى المؤمن أن يحرص على ذلك، ويستهدفه بالدرجة الأولى.

والواقع أن هناك الكثير من المؤهلين لاستشعار مثل هذه المسائل بعمق، فقد خلق الله تعالى كثيرًا من الناس مزودين بهذه الجاهزية، لكن مجرَّدَ وجودها فقط ليس كافيًا، فالمهمّ هو تطويرها وتحريكُها وإثارتُها باستيفاء الإرادة حقها، فبعد أن ينير الإنسان داخله يجب عليه أن يطوي الأرض لاهثًا، وعازمًا على إشعال كل شمعة قابلة للاشتعال، وهكذا يمكن النظر إلى كل عمل يؤدَّى في سبيل الله ويستهدِف خدمة الإنسانية على نحو إشعال الشمعة، وكما يقول مولانا جلال الدين الرومي: الشمعة لا تفقد شيئًا من نورها بإشعال غيرها.

   موقف المؤمن إزاء النجاحات

وكل نتيجة جميلة تترتب على سعي الإنسان وجهده لها قيمةٌ عظيمةٌ للغاية على اعتبار أنها ناشئة عن إحسان الله وكرمه وتوجهه، ولكن يجب ألا يكتفي الإنسان بهذا، بل عليه أن يطلب المزيد قائلًا: “كان من الممكن القيام بأعمال أكبر وأكثر بالإمكانيات التي زودني الله بها”.. ولو أن شخصًا استطاع تبليغ نصف الكرة الأرضية فعليه ألا تغيب عنه فكرة: “لم أستطع أن أستوفي إرادتي حقّها، فلقد كان من الممكن بفضل الإمكانيات التي منَّ الله علي بها أن أبلِّغ مشاعري وأفكاري إلى العالم كله”، كما يجب عليه في الوقت ذاته أن ينسب النجاحات التي حقّقها إلى الحق تبارك وتعالى، وأن يعتبر نفسه كالنملة التي سلكت طريق مكة لأداء فريضة الحج، وأن يكون على وعي بأنه لولا لطف الله تعالى وعنايته لما استطاع إتمام الرحلة أبدًا.

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم في الحديث الشريف: “مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ، لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِير[1]، من هنا وجب شكر ربنا سبحانه وتعالى حتى على أقل القليل طالما أنه قادمٌ منه، وإلا يكون الإنسان قد أساء الأدب مع ربه؛ لأن كل شيء يتحقق بيد الله سبحانه وتعالى وإرادته، فهو سبحانه الذي خلق كل ما في حوزتنا قليلَه وكثيرَه، والأشياء التي تبدو صغيرة هي في الحقيقة كبيرة على اعتبار مجيئها من قِبَل الحق سبحانه، لكن علينا أن نستصغر قدر المستطاع النجاحات الواقعة على أساس الجانب المتعلِّق بنا، فلو أنشأنا ألف جامعة فينبغي أن نعتبر هذا قليلًا، ونقول “لماذا لم نصل إلى عشرة آلاف”.

وقد يتراءى للبعض وجود نوعٍ من التناقض حينما نقول: يجب على المؤمن أن ينظر إلى الأعمال التي يقوم بها باستهانة واحتقار ويعتقد أنها تجلب له الخزي والخجل انطلاقًا من الجانب الذي يعود عليه منها؛ وأن يبجّل ويعظم نجاحاته القليلة جدًّا على اعتبار أنها ثمرة لتوجه الذات الإلهية سبحانه وتعالى له؛ غير أنه تناقضٌ لطيف يحفظ على المؤمن استقامة فكره، ويجعله يقيِّم الأحداثَ بشكل صحيح، أما أن ينسب الإنسانُ النجاحات التي أحرزها إلى نفسه، ويستعظم الأعمال الجميلة التي وُفِّق إليها على اعتبار رجوعها إلى شخصه؛ فهذا أمر يغذي وينمّي شعور الكبر والغرور لديه.

فلو أن الشخص الذي يسبح في بحر النعم ويحقق النجاحات الدائمة عَزَا كلَّ ذلك إلى نفسه فقد أشرك بالله دون وعي منه، ويمكن القول إنه لا يختلف من هذه الناحية عن فرعون الذي قال: ﴿أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى﴾ (سورة النَّازِعَاتِ: 79/24)، وعلى ذلك فالأعمال الجميلة قد تدخِلُ الإنسانَ الجنان أحيانًا، وقد تهوي به إلى النيران أحيانًا أخرى؛ فمثلًا إذا قال الإنسان بعد أن بذل وسعَهُ لتكون دولتُه دوحةً من الجنة: “لقد تحقق هذا بفضل دهائي”؛ فهذا يعني أنه قد انغرز في مستنقع الشرك دون وعي منه، والحال أنه لو نسب هذه الجماليات إلى صاحبها الحقيقي جل وعلا من البداية بدلًا من أن ينسبها إلى نفسه، ثم اعتبر مساعيه لتحقيق هذه النتيجة مجرَّدَ طلبٍ مقدّم إلى الحق تعالى؛ فقد نصب فسطاطَه في جنات الفردوس.

وكما أن الإنسان ينسب أحيانًا الألطاف الإلهية إلى نفسه صراحةً بلسانه كما قال قارون: ﴿إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي﴾ (سورة القَصَصِ: 28/78) فقد يعبِّر عن هذه الحال أيضًا بأحواله وأطواره وإشاراته وإيماءاته؛ وكلها تعبيرات وأطوار تفوح منها رائحة الشرك في النهاية، أما السبيل للانتقال من الشرك إلى الشكر فهو أن ننسب إلى الله تعالى كل شيء صغيرًا كان أم كبيرًا، وأن نقدِّر ذلك كله على اعتبار رجوع كل شيء إليه سبحانه، ففتحُ إسطنبول مثلًا هو عملٌ صغير من حيث الجهة التي تتعلق بالنفس، في حين أن حمل نملة تعثرت على الأرض إلى عشِّها عملٌ عظيم باعتبار الجهة التي تتعلق بالله تعالى، ولذا لا بد من توخي الدقة والحساسية الكاملة إزاء حقوق الله تعالى.

فرغم أن أمنا السيدة عائشة الصديقة رضي الله عنها قد نشأت في بيت يتنزل عليه الوحي زخًّا زخًّا ورافقت النبي صلى الله عليه وسلم ما يقرب من عشر سنوات فإنها سألت النبي صلى الله عليه وسلم يومًا قائلة: يَا رَسُولَ اللهِ، هَلْ تَذْكُرُونَ أَهْلِيكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ كانت أمنا السيدة عائشة مظهرًا لكثير من الألطاف الإلهية، ومع ذلك لم تكن تثق بعملها ولا بقربها من النبي صلى الله عليه وسلم، وكانت ترجو النجاة بشفاعته صلى الله عليه وسلم لها، فقال لها النبي صلى الله عليه وسلم رادًّا على سؤالها: “أَمَّا فِي مَوَاطِنَ ثَلَاثَةٍ فَلَا: الْكِتَابُ، وَالْمِيزَانُ، وَالصِّرَاطُ[2].

ولم تختلف أفكار ومشاعر سيدنا أبي بكر وسيدنا عمر والعديد من سادتنا الصحابة رضوان الله عليهم جميعًا عن ذلك، فسيدنا عمر الذي قضى حياته في سبيل إعلاء كلمة الله كان يضع جبهته على الأرض ويقول: “اللهم لا تهلك أمة محمد بذنوبي”؛ لأن مسألة استصغار الأعمال من حيث الجهة التي تتعلق بالنفس واستعظامها من حيث الجهة التي تتعلق بالله كانت تتمثل لدى هؤلاء العظام بكل معناها.. فيا تُرَى كم شخصًا حمّل نفسه مسؤولية ما حلّ بالأمة من قحطٍ ومجاعات وزلازل وخلافات وفرقة وتناحر وتسلُّطٍ وظلم ونفاق، ثم ذهب ووضع جبهته على الأرض، خاضعًا متضرّعًا إلى ربه قائلًا: “اللهم لا تهلك أمة محمد بذنوبي”.

   الرضا بالقدر

كما أن الراحة والنعم قد يُفسدان الإنسانَ أحيانًا فإن البلايا والمصائب قد يسوقانه إلى التمرد والعصيان أحيانًا أخرى، والحال أنه يقع على عاتق المؤمن ألا ينسى أن كل هذا بمثابة امتحان من الله له، وعليه أن يقضي حياته في دائرة الصبر والشكر والرضا، يقول الصادق المصدوق صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَه[3].

ولهذا فمن الأهمية بمكان بالنسبة لمن آمن بالله صدقًا وحقًّا ألا يغيب عن باله فكرة “رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا”، وأن يلهج بها دومًا، فَمِنْ خلالها يعبّر المؤمن عن رضاه بربوبية ربه سبحانه الذي أوجده وأنشأه ورباه وقدَّره، وعن رضاه بالإسلام دينًا ومعتقدًا ومنهجًا، وعن رضاه بالتكاليف الشرعية التي ألزمه الله بها، وعن استعداده القيام بها عن طيب نفس، وعن رضاه بسيدنا محمد المصطفى صلى الله عليه وسلم نبيًّا ورسولًا.

لكن أن يقول الإنسان: “ماذا فعلتُ لتنزل بي هذه المصائب؟ لماذا تفجعني هذه البلايا؟”؛ فهذا ليس بكلام مؤمن، ولا يجدر أن ينطق به.

وإن فكرة اعتبار الإنسان الحوادثَ السلبية تقديرٌ إلهي، وأن هذا التقدير ربما يرجع إلى أخطائه وذنوبه؛ فهذه الفكرة تخلصه من الأفكار والمشاعر السلبية المنافية للرضا بالقدر، ومن الدخول في جدالٍ داخلي عقيمٍ مع الله سبحانه وتعالى والعياذ بالله، وهذا هو ما يستلزمه المنطق القرآني؛ لأن القرآن الكريم في كثير من آياته يشير إلى أن ما يقع من مصيبة في الأرض والسماء فبما كسبت أيدي الناس، ولذلك يجب أن ينطلق فم المؤمن بهذه الكلمات: إن الله سلط علينا -بسبب ذنوبنا- بعض السيئين، ولأنهم يجهلون تقصيرنا وأخطاءنا الحقيقة فقد ذمّوا الجيِّدَ من أعمالنا وتوجهوا إليه بالنقد، بل إنهم -على حد وصف بديع الزمان النورسي- اتّهمونا بأمورٍ لم نفعلها، ولن نفعلها، ولا يمكن أن نفكر فيها أصلًا..

فلو أن الإنسان نظر إلى المصائب والمشاكل على هذا النحو فلربما ذاب ذلك الخفقان المتزايد في الداخل بانسكاب إكسير الرضا عليه. فبفضل هذا الإكسير يمكن التغلب على جميع الأفكار السلبية التي أربكت أذهاننا ونفذت إلى خلايا أدمغتنا ولوثت ما فيها من ملفات.

وقد يخطر ببالِ أصحابِ القلوب المضحِّية الصادقة التي لا تبتغي شيئًا سوى رضا الله تعالى بعضُ الأفكار السلبية من حين إلى آخر عند تعرضها للغدر والظلم والممارسات العدائية وسيِّئ الأخلاق، بل قد يقضّ هذا الأمرُ مضجعَها، ويمثّل عبئًا ثقيلًا عليها لدرجة تصل إلى حد الجنون، فإن قيل: من أين تعلم هذا؟ أقول: لأنني عشته كثيرًا من قبل، وفي مثل هذه المواقف ينبغي للإنسان أن يستأصل شأفة هذه السلبيات من ذهنه من خلال الاستعانة بالأفكار الإيجابية.

علاوة على ذلك فبسبب ضيق أفقنا وقصور أفكارنا فإننا غالبًا ما نجهل الجماليات التي تولِّدها الأزمات، ولقد قلتُ من قبل: “لو جرت حياتي وفق فكري وتخطيطي لظللتُ ابن السيد “رامز أفندي” في قرية “كوروجك”، ولكن عندما أرجع إلى الوراء وأنظر إلى ما مرّ بي في حياتي أستطيع أن أدرك -بجلاء أكبر- ألطافَ الله تعالى وأفضالَه عليّ”.

قد لا يستطيع الإنسانُ إذا انحشر بين تروس الحوادث الخانقة المملّة خاصة أن يقرأ الأحداث بشكل صحيح، فيقع في أخطاء عند تفسيره للأوامر التكوينية، ولكن عندما يتبدّى لنا كل شيء فيما بعد على نحو أكثر شفافيةً ولمعانًا ندرك أننا نحيا حياتنا بتوجيه الله لنا، وأنه سبحانه وتعالى قد اختصّنا ببعض الألطاف الإلهية وإن لم نكن على وعي بذلك، ولذلك إذا أراد الإنسان أن يحمي نفسه من الخجل والخزي أمام ربه فعليه ألا يتعجل في الحكم على الأحداث، وألا يبتعد عن الرضا أبدًا.

فقد تكون المنحةُ بعد المحنة، وقد يدفعنا الله تعالى إلى طريق مليئةٍ بالمطبات علوًّا وانخفاضًا، وأحيانًا يضطرنا إلى صعود المنحدرات، والعبور من بحور القيح والصديد، وقد لا نفهم حين نتجشم هذه المصاعب الأسرارَ الكامنة وراء كل هذا، ونجهل ما تؤول إليه الحوادث الجارية، ولكن بعد الصعود إلى القمة والنظر إلى الخلف ندرك خطأ ملاحظاتنا وأفكارنا السابقة، فنقول حينها: “ما أسلمَ الطريق الذي سرنا فيه! وما أصوبَ السَّوق الإلهي الذي دفعنا له!” ولهذا يجب أن نعمل على تجاوز ما قد يعلق بنا أثناء سيرنا، وأن نشكر ربنا على أفضاله علينا؛ عسى أن تؤول النتيجة إلى خير بإذن الله تعالى.

   التحلّي بمكارم الأخلاق

ثمة أمراض تنبئ عن عدم الرضا بالقدر مثل الغيرة والحسد وعدم تقبّل الآخرين، ولقد سقط الكثير من الناس حتى الآن في الكفر والضلال بسبب هذه الأمراض.. فمثلًا عمرو بن هشام (أبو جهل) لم يرض أن يخص اللهُ تعالى مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم بالنبوة دون غيره، ورغم أنه اعترف بنبوة الرسول الأكرم صلى الله عليه وسلم من وراء الأبواب المغلقة فإنه لم يصرّح بذلك خوفًا من أن يخسر بعض امتيازاته، ولا ريب أنه بهذا التصرف قد شاقّ الله ورسوله صلى الله عليه وسلم، وكان على شاكلة أبي جهل كثيرٌ من المشركين الذين لم يرضَوا بالقدر، ولم يروا النبي صلى الله عليه وسلم حقيقًا بالنبوة -حاشاه-.

وفي الفترات التالية ظهر أناسٌ لا يتقبلون سادتنا أبا بكر وعمر وعثمان وعليًّا رضي الله عنهم جميعًا، وخصوصًا سيدنا عليًّا الحيدر الكرار والفارس المغوار الذي خرج عليه جماعة من الأجلاف لا يستسيغون وجوده، فقطّعوا أوصال العالم الإسلامي وشتتوا شمله. وهكذا فتحَ الشعورُ بعدم تقبّل الآخرين البابَ لظهور الكثير من الفتن في العالم الإسلامي، وعلى الشاكلة نفسها لم يستسغ الشيطانُ وجودَ سيدنا آدم عليه السلام بسبب غيرته وحسده، فَطُرِد من الحضرة الإلهية، وغدا العدوَّ الأبدي للإنسانية، وفي النهاية خسر الشيطانُ وفاز آدمُ عليه السلام. أجل، إن الغيرة والحسد وعدم التقبل هم سبب الخسارة في الدنيا والآخرة.

وفي أيامنا هذه انهزمت فرقةٌ من الناس إلى حسدها وغيرتها، فلم تتقبَّل رؤيةَ القلوب المضحّية العاملة في سبيل الله، فبذلت كلَّ ما بوسعها حتى تردّهم عن الطريق الذي يسيرون فيه، وهيَّأَت بعض المواقع والحصون وقامت بحملات سلبية تهدف إلى إفساد خططهم ومشاريعهم، بل لم تتورع عن اللجوء إلى المكائد والمؤامرات من أجل خداعهم والتغرير بهم، وعندما لم تنجح في ذلك عملت على كَبْتهم بممارسة الظلم والضغط عليهم.

فليفعل هؤلاء الحساد ما بدا لهم طالما لم يتقبّلوا الأرواح المتفانية ولم يستسيغوا خدماتهم الخيّرة التي يقومون بها، لكن ينبغي للقلوب المتفانية ألا ترجع عن الطريق الذي تسير فيه ألبتة، ولا تتنازل عن أيِّ مبدإٍ من المبادئ التي تؤمن بها، ولا يسوقهم السوءُ الموجه إليهم إلى ارتكاب الأخطاء. أجل، يجب ألا يرد بخاطرهم حتى مقابلة السيئة بمثلها، لأن هذه فكرة غير إنسانية بالنسبة لممثلي الحق والحقيقة خاصة، فدستورهم في هذه المسألة هو ﴿وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ﴾ (سُورَةُ فُصِّلَتْ: 41/34).

وفي هذا يقول الرسول صلى الله عليه وسلم في حديثه الشريف: “اتَّقِ اللَّهِ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ[4]، فعلى المسلم أن يكون بأفعاله وتصرفاته ممثّلًا لمكارم الأخلاق على الدوام؛ حتى يثير فيمن ينظرون إليه الاشمئزازَ من قباحة ما يفعلون.

أما إذا فكرتم في مقابلة السيئة بمثلها فهذا يعني أنكم سلكتم الطريق نفسه وارتكبتم الخطأ عينه، وكما سيحاسب الله تعالى هؤلاء على الظلم والجور الذي أوقعوه عليكم فسيحاسبكم أيضًا على الخطإ الذي ارتكبتموه في حقهم؛ لأن أخطاء الآخرين وذنوبهم لا تبرِّر ما تقومون به من أخطاء، وظُلمَهم لكم لا يسوّغ ولا يبرِّر ظلمَكم لهم أبدًا. أما فكرة “لقد قابلناهم بتصرفاتهم، وعاملناهم بعملهم”؛ فلا تكفي لإنقاذكم، ومن ثَمّ لو تجاوز البعضُ حدَّه فظلم واضطهد وأفسد النظام القائم فعلى المؤمن الواعي بإيمانه ألا يقابل ذلك بأي فعل غير مشروع، أما ما يقع على عاتقه فهو التعامل بما هو جدير بإسلامه وإنسانيته.

أجل، علينا أن نتوخى الحيطة والحذر الكامل حتى لا تسوقنا الطرق والمناهج التي يتبناها الآخرون إلى ارتكاب بعض الأخطاء، فليس علينا أن نقابل الذين يضمرون لنا الحسد والغيرة بنفس مشاعرهم السلبية أو نحاول رفع الظلم عنا بظلم مشابه، بل على العكس لا بد أن نقوِّي من جهازنا الهضمي إزاء كل هذه السلبيات، وأن نضاعف صبرنا، ونقابل ما يجري بصدر رحب وتوكل تام قائلين:

ما أعذب البلاء إن كان من جلالِهْ!

وما أحلى الوفاء إن كان من جمالِهْ!

فكلاهما صفاء للروح،

فما أحلى لطفه! وما أعذب قهره!

وثمة فائدة من التأكيد على أن كل هذا لا يمنع من إنزال العقاب اللازم بالمجرمين في حدود القانون، واسترداد الحقوق المغتصبة.

فضلًا عن ذلك لو أنكم أشغلتم أنفسَكم بمن يُسيئون إليكم فستهدرون وقتكم، ولن تتقدموا في الطريق الذي رسمتموه لأنفسكم؛ وسيحاسبكم الله على هذا، ولذلك عليكم أن تحرصوا على الاستمرار في طريقكم، بوضع خطط ومناهج بديلة على الدوام، دون أن تبادروا إلى إيقافِ حملةٍ أو عرقلةِ سعيٍ وحركةٍ، وحتى وإن أحالوا الطريقَ الذي تسيرون فيه إلى طريقٍ وعرٍ يصعب السير فيه فعليكم البحث عن طرق جديدة لمواصلة سيركم.

إن هذه الدنيا ليست محلًّا للاستياء والامتعاض، ولذا فليس لكم أن تستاؤوا أو تمتعضوا من الظلم والجور الواقع عليكم؛ لأنه إن لم يتكفّل البعضُ بتعليم الآداب والأخلاق للإنسانية في عهدٍ بات الناس فيه يلتهم بعضُهم بعضًا كالذئاب الضارية فستكون العاقبة وخيمة، وكأن مستقبل العالم قد استُؤمن عليه وحوشٌ لا يعالجون الأمور إلا بعنفٍ وهمجية، فثمة حاجة إذًا إلى كيانٍ أصيل ذي تفكير مختلف ومساراتٍ أخرى. أجل، يجب السعي إلى إنشاء هذا الكيان وإرغام الإنسانية على الاعتراف به، وليس هذا بالطبع بممارسة القمع والاستبداد والشدة والعنف والتفجيرات، بل بالمحبة والسماحة، والالتزام بالقيم الإنسانية والأخلاقية.

من أجل هذا يجب بداية أن تكونوا بلا يد لمن ضربكم، وبلا لسان لمن سبكم، وبلا قلب لمن كسر خاطركم، فإن ناصبتم الآخرين العداء بسبب ما يظهرونه لكم من وحشية وغيظ وكره وحقد فستكونون قد شكلتم دائرة فاسدة من الحقد والكراهية، ودفعتم الذين يناصبونكم العداء إلى مزيد من الوحشية والهمجية، أما لو أردتم أن تنتشر روائح زهرة التوليب في الأجواء فعليكم أن تغرسوا هذه الزهرة في قلوبكم أولًا؛ ثم إن أطواركم وأفعالكم ستتشكّل وفقًا لها، وبذلك سيفوح كل مكان تسيرون فيه برائحة الزهور وكأنه خانُ العطور.

   الاحتراز من خطإ الأسلوب

فإن كان ولا بد من قول شيء للمعتدين بهدف النصيحة أو تصحيح الكلام فليكن ذلك بعد إعادة التفكير والاستشارة مرات ومرات، إذ لا بد من الرجوع إلى العقلاء من الناس، واستشارتهم فيما يقال من قبيل: “هلا تنظرون إلى ما سطرناه! هل فيه ما يسبب الأذى؟ أثمةَ داعٍ إلى تخفيف الأسلوب أكثر؟”؛ لأن شأن الحق عالٍ لا يُضحّى به بأيِّ مقابل، وعند الدفاع عن الحق لا بد ألا نقحِم مشاعرنا في الأمر.

وإذا أردتم النفوذ إلى القلوب فعليكم أن تتعرفوا جيدًا على مشاعر مخاطبيكم العامة، وبيئاتهم الثقافية التي نشؤوا فيها، والقيم التي يؤمنون بها، ثم تقدمون الوصفة العلاجية وفقًا لهذا؛ لأن نفس العلاج لا يُقدَّم إلى كل مريض، فالعلاج الذي يُقدّم يتحدد وفقًا لحالة المريض، فلو لم تتعرفوا من البداية على ماهية مخاطبكم وعالمه الفكري، ولم تقدّروا الكيفية التي ستردون عليه بها، وعلى ماذا سيكون ردّ فعلكم؛ فقد تحصدون نتيجةً على عكس مقصدِكم ومبتغاكم.

إن تقدير الأشياء التي يحترمها الطرف الآخر هو أمارة مهمة للغاية على الاحترام الذي نبديه لقيمنا الذاتية؛ لأن عدم توخي الحذر في هذا الأمر يجعل الآخرين لا يبالون بكلامكم، حتى إنهم يعملون على الاعتراض على قيمكم محاولين التهوين من شأنها، ومثل هذا الخطإ يحبط كل خطوة تخطونها فيما بعد. أجل، إذا أهمَلْنا القيمَ التي عايشها الناسُ منذ القدم، وجعلوها جزءًا من طبيعتهم، وبعدًا من فطرتهم؛ فإننا لن نحظى بالقبول حتى وإن قدّمنا رسائلَنا على أنها من الجنة، ولذلك فإن هذا الأمر هو مسؤولية مهمة للغاية تقع على عاتق المرشدين.

فينبغي لوارثي دعوة النبوة أن يكونوا -من جانبٍ- على صلة وثيقة بربهم، وأن يتعرفوا -من جانب آخر- على مشاعر مخاطبيهم وأفكارهم من خلال معاشرة بالناس ومؤاكلتهم ومشاربتهم. أجل، يجب عليهم أن يخالطوا الناس ويطلعوا على مشاعرهم وأفكارهم ومعتقداتهم، ويتحروا طرق النفوذ إلى قلوبهم، حتى يُكتبَ للرسائل التي يقدمونها حسنُ القبول.

   الإخلاص والصدق

ورغم أن كل ما ذكرناه على جانب كبير من الأهمية فلا بد من الصدق حتى يكون للانتفاض والاهتياج في سبيل الخدمة قيمةٌ عند الله، فبقدر إخلاصكم وصدقكم في هذا الموضوع تكونون مظهرًا لتوجه الله لكم، وبقدر توجهكم لله تكونون محطّ نظره وعنايته تعالى، وعندها تُفتح الأبواب المغلقة في وجوهكم على مصاريعها عندما يحين الأوان؛ لأن الحنان المنان ذا الرحمة والغفران حاشاه أن يرد الصادقين الملتجئين إلى بابه خائبين صفر اليدين.

لهذا السبب علينا أن نرصِّعَ أعمالنا كلها بالإخلاص، وإلا نكون قد تدنّينا بقيمة الخدمات التي نقوم بها إلى مستوى الصفر.. وقد يسأل سائلٌ: لماذا ينحدر المستوى على جناح السرعة إلى الصفر وصاحب الأزل والأبد موجود؟!
والجوابُ أنه لا يوجد وسط في هذه المسألة، ولا منزلةَ بين هاتين المنزلتين؛ فإما أن نربط كل شيء به سبحانه فننعم بالنسائم الوافدة منه، وإما أن نتدنى بقيمة ما نفعله إلى مستوى الصفر دون وعي منا.

والله تعالى لا يدع الأبواب مغلقةً إلى الأبد. وما أجمل ما قاله أحد أولياء الحق:

لو أغلق الله بابًا فتح ألف باب

فالله -سيدي- هو مفتِّح الأبواب

وهذا منوطٌ بأن تكون في قلوبنا قناةٌ دائمة الاتصال به سبحانه وتعالى، وأن يشغل هذا الأمر عقولنا وأفكارنا على الدوام، يجب أن يُرجَع كل شيء إليه، فلا قيمة لتقدير الناس وتصفيقهم، فما القيمة التي سيعطيها لكم الناس مقابل توجهه سبحانه لكم؟! إن التشوّف إلى ما عند الناس بدلًا من التوجه إليه سبحانه وتعالى إنما هو تنازلٌ وهبوطٌ بالمستوى، بمعنى استبدال الذي هو أدنى بالذي هو خير.

***

[1] مسند الإمام أحمد، 30/390.

 [2] مسند الإمام أحمد، 41/225.

[3] سنن الترمذي، القدر، 15.

[4] سنن الترمذي، البر، 55.

DUAYA DAVET

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Kıymetli arkadaşlar,

Bütün dünyada olduğu gibi burada da Corona Virüsü Salgını önemli bir gündem maddesi. Elden geldiğince tedbirler alındı; doktorlar başta olmak üzere uzmanların tavsiyelerine uyuluyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi, her fırsatta tedbir açısından şu hususları yeniden dile getiriyor:

Arkadaşlarımız bulunduğu ülke ve beldelerde uzmanların salgınla ilgili almış olduğu kararlara harfiyen uymalılar. Salgının şiddetine, coğrafi şartlara ve nüfus yapısına göre farklı tedbirlere başvurulabiliyor; bu açıdan mahalli idarecilerin ve uzmanların tavsiye ve kararlarına uymak hayati önem taşıyor.

Genel manada, toplu yerlerden uzak kalmak lazım. Ferdî ve içtimaî hayat yönünden farz diyebileceğimiz zarurî bir iş olmazsa dışarıda dolaşılmamalı.

Bu konularda hassas davranılırken, yardımımıza muhtaç insanlar da bütün bütün kendi hallerine terk edilmemeli. “Teâvün” düsturunun aksamaması için herhangi bir faaliyet zaruri ise bu, mümkün olan en az sayıda, belki iki üç insanla, uzmanların ifade ettiği şekilde ve mesafeler korunarak, sağlık otoritelerinin tavsiyelerine uyularak yapılmalı.

Muhterem Hocamız, bunları ifade etmenin yanı sıra sürekli Allah ile irtibat üzerinde duruyor. Bu musibetten çıkarılacak pek çok ibret ve mesaj bulunduğunu, fakat başkalarını suçlamanın mümine yakışmayacağını, bize düşen vazifenin kendi kusurlarımıza odaklanıp bir kere daha tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmek olduğunu belirtiyor.

Not ettiğimiz cümlelerden bazıları şöyle:

* Cenâb-ı Hak’tan çok uzak düştük; O bize yakınlardan yakın fakat biz kendi uzaklığımızın mahkûmu ve mağduru olduk. Allah Teâlâ, وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ “And olsun insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16)

Evet, O bize hep yakın ama biz O’ndan uzak düştük. Biz kendimize bakmalıyız, muhasebemizi bu çerçevede yapmalıyız.

* Doğru; hadiselerin de bir dili vardır. Böyle geniş çaplı bir musibet ve felaketin geniş dairede işlenen cinayetlerden olduğu akla gelse de, bu dili okurken, biz üzerimize düşen vazifelerin hakkını veremediğimizi düşünerek kendimizi sorgulamalıyız; bu şekilde bir muhasebe ile daha müstakim olabiliriz.

* Başa gelen musibetler ile günahlar arasında mutlaka bir irtibat vardır. إِنَّ اللهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  “Şüphesiz Allah, hiç kimseye zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) Fakat biz başkalarının hata ve kusurlarıyla uğraşma yerine kendi günahlarımızla yüzleşmeliyiz. Mesela, marufa teşvik, iyilikleri temsil ve güzellikleri yayma gibi vazifeler ümit vaad edici bir şekilde yapılamamış olabilir. Çünkü insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip onun için yaşayan halis bir zümrenin gelecek vaat etmesi semavî ve arzî belâlara paratoner olması açısından önemlidir.

* Cenâb-ı Hak, وَمَا كَانَ اللهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ “Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (Enfâl, 8/33) buyuruyor.

Muhterem Hocamız, yine bu tür mülahazaları seslendirdiği bir an “Arkadaşlar dua ediyorlar mı?” diye sordu. Sonra şöyle dedi: “Daha önce toplu dua yapıyorduk ama şimdilerde toplanılamıyor. Fakat herkes bulunduğu yerde farklı duaları seslendirebilir. Mesela; “Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle!” deyip  “Veba ve Korona Virüsü Salgını” da buna ekleyebilir. Peygamber Efendimiz’den nakledilen pek çok dua var; bunlar sürekli okunabilir. Hatta bazı duaları bir arkadaşımıza okutup kayda alsanız; her mekânda dinlense ve bir hatırlatıcı gibi olsa, evlerde her an o mübarek yakarışlarla Allah’a teveccüh edilse.”

Muhterem Hocamızın o esnada okuduğu ve tavsiye ettiği duaları derledik; bir arkadaşımıza okuttuk. Yazılı ve sesli olarak arz ediyoruz.

Bu vesileyle, esbaba riayet ve tedbirin yanı sıra, bir kere daha bütün insanlık için hâcet duası çağrısında bulunuyoruz. Hafîz ü Hâfiz Rabbimiz hepimizi maddi manevî hastalıklardan muhafaza buyursun.

***

HACET DUASI WORD DOSYASI:  TIKLAYIN

 

HACET DUASI PDF DOSYASI: TIKLAYIN

 

***

اَللهُ أَكْبَرُ كَبِيراً وَالْحَمْدُ للهِ كَثِيراً، فَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلاً.

اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا ومَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِين.

لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ، سُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، اَلْحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ، لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.  اَللّهُمَّ كَاشِـفَ الْغَمِّ مُفَرِّجَ الْهَمِّ مُجِيبَ دَعْوَةِ الْمُضْطَرِّينَ إِذَا دَعَوْكَ رَحْمانَ الدُّنْيَا وَاْلاخِرَةِ وَرَحِيمَهُمَا فَارْحَمْنِي فِي حَاجَتِي هذِهِ بِقَضَائِهَا وَنَجَاحِهَا رَحْمَةً تُغْنِينِي بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ. اَللّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّـِكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ، يَا مُحَمَّدُ إِنِّي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّهُمَّ فَشَفّـِعْهُ فِيَّ.

اَللَّـهُمَّ يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ وَيَا دَافِعَ البَليَّاتِ اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا يَا أَرْحَمَ الرَاحِمِين.

اَللَّـهُمَّ أَجِرْناَ وخَلِّصْنَا وَنَجِّنَا مِنَ الْوَبَاءِ وَالْبَلاَءِ وَمِنْ سَيِّءِ الْأَمْرَاضِ وَالْأَسْقَامِ (لَا سِيَّمَا فِيرُوسِ كُورُونَا).

بِسْمِ اللهِ، (أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللهِ وَقُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ وَأُحَاذِرُ) مِنْ وَجَعي هٰذَا.

اَللَّـهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَأْسِ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا اَنْتَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا.

بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ، بِسْمِ اللهِ أَرْقِيكَ، اللهُ يَشْفِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ بِسْمِ اللهِ أَرْقِيكَ، اللهُ يَشْفِيكَ مِنْ كُلِّ دَاءٍ فِيكَ.

اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَبْدَانِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَسْمَاعِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي اَبْصَارِنَا، اَللَّـهُمَّ عَافِنَا فِي كُلِّ أَعْضَائِنَا وَجَوَارِحِنَا وَلَطَائِفِنَا وَحَوَاسِّنَا الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ، لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ.

Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.

Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.

Hüznümü ve kederimi başkasına değil, yalnızca sana şikâyet ediyorum. Rabbim! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma’bud yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Allah’ım! Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.

Bir kere daha ikrar ediyorum ki, Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek vesileleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, Sen kullarının ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verirsin. “Yüce ve Azim Allah’tan başka ilah yoktur. Halîm ve Kerîm Allah yegâne ilahtır.” hakikatini tasdik ederek sana yöneliyorum. Yedi semanın ve Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ım, Seni tesbih ve eksik sıfatlardan tenzih ederim. “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” imanıyla Sana hamd ü senada bulunuyorum. Ey kederleri gideren, tasaları kaldıran, dua ettiklerinde çaresizlerin duasına icabet eden Allah’ım.. ey dünya ve ahiretin Rahman ve Rahîm’i! Şu ihtiyacımın giderilmesi ve tamamlanması hususunda -başkalarının merhametinden müstağni kılacak bir şekilde- bana merhamet et. Allah’ım Sen’den diliyor ve dileniyorum, Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed’i vesile edinerek Sana teveccüh ediyorum. Ya Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), ey efendim, şu hacetimin yerine getirilmesi için seni vesile yaparak Rabbime yöneliyorum. Allahım, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i hakkımda şefaatçi eyle.

Ey ihtiyaç ve hâcetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle; ey Erhamerrâhimîn.

Allah’ım, vebadan, her türlü beladan, her çeşit rahatsızlık, hastalık ve derdin kötülüklerinden, özellikle şu anda maruz kalınan Corona Salgını’ndan bizi koru, kurtar, halâsa erdir!

Bismillah!.. Hissettiğim ve hissedeceğim ağrının, beni inletmesi muhtemel acıların şerrinden, Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.

Ey bütün insanların Rabbi, ey acı ve ızdırapları gideren Allah’ım! Bu hastalığa da şifa ver. Şifa veren ancak Sensin; Senden başka Şâfi yoktur. Öyle bir şifa lütfet ki, hastalıktan hiçbir iz bırakmayacak şekilde olsun.

Bismillah!.. Bismillah!.. Bismillah!.. Sana eziyet veren her şeyden, her canlının şerrinden Allah’ın ismiyle sana okur üflerim, dilerim Allah sana şifâ verir. Allah’ın ismiyle sana okur üflerim, dilerim Allah sana her türlü derde karşı şifâ verir.

Allah’ım, bedenimize afiyet ver. Allah’ım, kulaklarıma afiyet ver. Allah’ım, gözlerimize afiyet ver. Allah’ım bütün uzuvlarımıza, organlarımıza, manevi melekelerimize, zahir-batın bütün duygularımıza afiyet ver. Bütün bunlara ancak Sen muktedirsin, Senden başka ilah yoktur.

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

   Güzel Ahlâktan Ayrılmama

Takdire rıza göstermemenin diğer bir şekli de kıskançlık, haset ve hazımsızlık gibi hastalıklardır. Günümüze kadar pek çok insan bu hastalıkları sebebiyle dalâlete veya küfre düşmüştür. Mesela Ebu Cehil, Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlikle serfiraz kıldığı İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazmedememiştir. Kapalı kapılar arkasında Allah Resûlü’nün peygamberliğini itiraf etse de, elinde bulundurduğu bir kısım imtiyazları kaybedeceği korkusuyla bunu açıktan söyleyememiştir. Onun bu tavrının, Allah’a karşı bir isyan ve başkaldırma olduğunda şüphe yoktur. O günün müşriklerinin birçoğu Allah’ın takdirine rıza gösteremediğinden -haşa- peygamberliği Hz. Muhammed’e layık görmemiş ve kaybetmişlerdir.

Daha sonraki dönemlerde Hz. Ebu Bekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı ve Hz. Ali’yi hazmedemeyen insanlar da olmuştur. Özellikle Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan ve Dâhi-i Âzam olan Hz. Ali’yi hazmedemeyen bir sürü densiz ona karşı çıkmış ve İslâm’ı paramparça etmişlerdir. İşte bu hazımsızlık duygusudur ki İslâm dünyasında pek çok fitnenin ortaya çıkmasına kapı aralamıştır. Aynı şekilde kibir ve gururundan ötürü Hz. Âdem’i hazmedemeyen şeytan, huzur-u ilâhîden kovulmuş ve insanlığın ebedî düşmanı hâline gelmiştir. Neticede şeytan kaybetmiş, Hz. Âdem kazanmıştır. Evet, hazımsızlık, dünyada-ahirette kayıp sebebidir.

Günümüzde de hasetlerine ve hazımsızlıklarına yenik düşmüş bazı kimseler, Allah yolunda koşturan fedakâr gönülleri çekemeyebilirler. Onları yürüdükleri yoldan döndürebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapabilirler. Kendilerine göre bir kısım tabyalar oluşturarak onların projelerini bozmaya matuf bir kısım olumsuz hamleler gerçekleştirebilirler. Hatta bu yolda hile ve entrikalarla onları kandırmaya çalışabilir, bunu başaramadıklarında da zulüm ve baskıyla onları sindirmek isteyebilirler.

Adanmış ruhları veya onların yapmış oldukları hayırlı hizmetleri çekemeyen bu hazımsızlar kötülük adına her ne yaparlarsa yapsınlar, adanmış gönüller asla yürüdükleri yoldan dönmemeli ve benimsedikleri ilkelerden taviz vermemelidirler. Kendilerine yapılan kötülükler onları yanlış yapmaya sevk etmemelidir. Onlar, misliyle mukabele etmeyi dahi akıllarından geçirmemelidirler. Zira Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle bu, hususiyle hak ve hakikatin temsilcileri açısından zalimce bir düşüncedir. Onların bu konudaki düsturu, وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ  “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet Sûresi, 41/34) olmalıdır.

Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: اتَّقِ اللَّهِ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ “Nerede olursan ol Allah’tan kork! Kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki onu silip götürsün. İnsanlarla muamelelerinde de hep güzel ahlâkla serfiraz ol.” (Tirmizî, birr 55) Müslüman, tavır ve davranışları itibarıyla hep güzel ahlâkın temsilcisi olmalıdır. Öyle ki ona bakanlar yaptıkları kötülüklerden tiksinmelidirler.

Yoksa başkalarının hata ve yanlışlarına karşı “biz de onlar gibi yapalım” dediğiniz an, aynı hatayı siz de irtikap etme yoluna girmiş olursunuz. Allah onlara işledikleri bütün zulüm ve haksızlıkların hesabını soracağı gibi, size de yaptığınız hatanın hesabını sorar. Çünkü başkalarının hata ve günahları, sizin yapacağınız yanlışları mazur kılmaz. Zulüm görmeniz asla zulmetmenizi meşrulaştırmaz. “Biz sadece onlara mukabelede bulunduk, onların yaptığının dengini yaptık.” düşüncesi de sizi kurtarmaya yetmez. Bu açıdan birileri hadlerini aşsa, zulmetse, işkenceye başvursa, işleyen bir düzeni bozsa da, imanının şuurunda bir mü’min bu tür gayr-i meşru fiillerin hiçbirisini yapamaz. Ona düşen, her zaman insanca ve Müslümanca davranmaktır.

Evet, başkalarının kullandıkları şeytanî yol ve yöntemlerin bizi bir kısım yanlışlıklara sevk etmemesi adına fevkalâde dikkatli ve temkinli olmalıyız. Ne kıskanç ve hasetçi insanlara karşı aynı duyguları taşımalı ne de zulüm ve haksızlıkları, benzer zulümlerle bertaraf etmeye kalkmalıyız. Bilakis bütün bu olumsuzluklar karşısında hazım sistemimizi biraz daha güçlendirmeli, sabrımıza sabır katmalı ve “Gelse celâlinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, lütfun da hoş kahrın da hoş.” deyip olup bitenleri derin bir tevekkül ve engin bir sine ile karşılamalıyız. Bütün bunların, suç işleyenlerin hukukun sınırları içerisinde gereken cezayı almaları ve gasp edilmiş hakların istirdat edilmesine mani olmadığını antrparantez belirtmekte fayda var.

Ayrıca, kötülük yapanlarla uğraşırsanız zamanınızı israf eder ve yürüdüğünüz yolda mesafe katedemezsiniz. Bunun da hesabını Allah sorar. Onun yerine, hamle, hareket ve gayreti hiç durdurmadan, sürekli alternatif yol ve yöntemler oluşturarak yolunuza devam etmelisiniz. Yürüdüğünüz yolları yürünmez hâle getirseler bile, asla durmamalı, yeni yollar bularak yürüyüşünüzü devam ettirmelisiniz.

Bu dünya darılma dünyası değil, dayanma dünyasıdır. Bu yüzden cevir ve zulümler karşısında küsmemeli, darılmamalı, kırılmamalısınız. Zira insanların kurt gibi birbirini yemeye azmettiği bir dönemde eğer birileri insanlığa yeni bir adab u erkân öğretmezse, dünyanın akıbeti hiç de iç açıcı görünmüyor. Âdeta dünyanın geleceği sertlik ve şiddetle meselelerin üzerine giden vahşilere emanet edilmiş gibi. Bu açıdan mutlaka yeni bir akıntıya, farklı bir cereyana, değişik bir düşünceye ve orijinal bir oluşuma ihtiyaç var. Bu oluşumu inşa etmeye çalışmak ve insanlığa, “Bakın, böyle de oluyormuş.” dedirtmek lazım. İnsanların baskıyla, zorbalıkla, şiddetle, bombalarla değil, sevgi ve hoşgörüyle, insanî ve ahlâkî değerlere bağlılıkla da yönetilebileceğini göstermek lazım.

Bunun için de en başta sizin dövene karşı elsiz, sövene karşı dilsiz ve gönül koyana karşı da gönülsüz olmanız gerekir. Eğer vahşetle, gayzla, nefretle ve kinle üzerinize gelen insanlara siz de aynıyla mukabelede bulunursanız, kin ve nefretler fasit dairesi oluşturmuş ve size düşmanlık yapanları iyice canavarlığa sevk etmiş olursunuz. Eğer etrafın lalezara dönüşmesini arzu ediyorsanız öncelikle bu lalezarı gönlünüzde oluşturmalısınız. Zira bu takdirde tavır ve davranışlarınız da buna göre şekillenecek ve böylece gezdiğiniz her yer ıtriyat çarşısı gibi gül kokacaktır.

   Üslup Hatasına Düşmeme

Eğer size saldıranlara gerek nasihat etme gerekse sözlerini tashih etme maksadıyla ille de bir şey demeniz gerekiyorsa bunu da on defa gözden geçirdikten sonra demelisiniz. Hatta kendi düşüncenizle iktifa etmemeli, aklı başında insanlara da müracaat etmeli, “Şu yazdıklarıma bir bakabilir misin? Acaba içinde incitici bir şey var mı? Yazılanları biraz daha yumuşatmaya ihtiyaç var mı?” vs. diyerek onların da fikrini almalısınız. Çünkü hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Hakkın müdafaasını yaparken işin içine hislerimizi karıştırmamalıyız.

Gönüllere girmek istiyorsanız, muhatap olduğunuz insanların genel hissiyatlarını, yetiştikleri kültür ortamlarını, inandıkları değerleri çok iyi bilmeli ve sunacağınız ilaç ve merhemleri buna göre sunmalısınız. Zira her hastaya aynı ilaç verilmez. Kime hangi ilacın verileceği, hastanın durumuna göre belirlenir. Eğer muhatabınızın karakterini, düşünce dünyasını, hangi sözü nasıl karşılayacağını, neye nasıl tepki vereceğini en baştan hesap etmezseniz, maksadınızın aksiyle netice alabilirsiniz.

Karşı tarafın değer verdiği şeyleri hesaba katma, bizim kendi değerlerimize karşı gösterdiğimiz saygının da çok önemli bir emaresidir. Çünkü bu konuda dikkatli ve temkinli olmazsanız sözleriniz kale alınmayacağı gibi, kendi değerlerinize tepki gösterilmesine, hatta hakaret edilmesine de yol açabilirsiniz. Böyle bir yanlış, daha sonra atacağınız adımları da boşa çıkarır. İnsanların öteden beri yaşayageldikleri, tabiatlarına mâl olmuş ve fıtratlarının bir derinliği haline gelmiş değerler görmezden gelindiği takdirde, onlara Cennet’ten mesajlar sunulsa bile kabul görmeyecektir. İrşat etlerinin bu tür bağnazca tavırlardan uzak durmaları, omuzlarındaki çok önemli bir sorumluluktur.

Nübüvvet davasına varis olan insanların, bir taraftan Allah’la sımsıkı irtibat içinde bulunmaları, diğer yandan da halkın içinde, onlarla haşir neşir olarak muhataplarını duygu ve düşünceleri itibarıyla çok iyi tanımaları gerekir. Onlar her daim insanlarla birlikte olmalı, onların hislerine, düşüncelerine, inançlarına vâkıf bulunmalı ve sürekli gönüllere nüfuz yolları araştırmalıdırlar ki sundukları mesajlar hüsnükabule mazhar olsun.

   İhlas ve Samimiyet

Bütün bu zikredilenler çok önemli olsa da, hizmet yolundaki kıpırdanış ve çırpınışların Allah katında bir kıymete ulaşması samimiyete bağlıdır. Bu konuda ne kadar samimi ve ihlâslı iseniz o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Siz ne kadar Hakk’a yönelir, O’na tahsis-i nazar ederseniz, O da inayet ve yardımıyla size o kadar teveccüh eder. Sizin için kapanan kapıları mevsimi gelince yeniden ardına kadar açar. Şimdiye kadar samimiyetle O’nun kapısına yönelip de eli boş dönen hiç kimse olmamıştır. Zira O’nun rahmeti çok engindir.

Bu sebeple ne yaparsak yapalım ama hepsini O’nun için yapalım. Yoksa yapıp ettiğimiz bütün hizmetlerin kıymetini sıfıra indirmiş oluruz. Sonsuz varken niye meseleyi sıfıra bağlayalım ki! Bu meselenin ortası yoktur. Ya her şeyi sonsuza bağlayacak ve sonsuzdan gelen meltemlerle şâd olacaksınız ya da farkına varmadan yaptıklarınızın değerini sıfıra indireceksiniz.

Allah, kapanan kapıları hiçbir zaman ebedî olarak kapalı bırakmamıştır. Hak dostu ne güzel söyler:

“Bir kapı bend ederse bin kapı eyler küşad,

Hazret-i Allah -efendi- fatihü’l-ebvabdır.”

Bunun şartı, O’na karşı gönlünüzde sürekli açık bir kapı bulunmasıdır. Bütün mülâhazalarımızda, düşüncelerimizde hep O olmalıdır. Yapılan her iş O’na bağlanmalıdır. El âlemin takdirinin, alkışının bir kıymeti yoktur. Onların size verdiği vereceği değer, Sonsuzun teveccühü karşısında ne ifade eder ki! Allah’ın teveccühü yerine insanlara karşı beklentiye girme bir tenezzüldür; daha büyük hedefler, daha büyük bir mükafat dururken az olanı kendine layık görme demektir.

وَالصُّلْحُ خَيْرٌ

Herkul | | العربية

   سؤال: يقول ربنا سبحانه وتعالى ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)؛ فما الرسائل التي تقدِّمها هذه الآية للمسلمين في ظلّ العولمة؟

   الجواب: إن العامل الرئيس وراء النزاعات والمشاحنات التي يشهدها عصرنا الحالي هو الاعتداد بالنفس إلى حد الغرور وعدم تقبل آراء الآخرين، فالجميع يسعى وراء إنشاء بنية بشرية وعائلية ومدنية ودولية وعالمية خاصة به، وبهذا الوضع يتعذر الاجتماع على نقطة معينة؛ طالما يسعى كل شخص وراء بنيته الذاتية ونموذجه الخاص.. لذا يحتار الإنسان بالانتساب والتبعية في هذا العالم الذي يقوم فيه كل مفكر وكل حركة وكل دولة ببناء الأفكار والأنظمة وفقًا له، ويعتبرها هي الحقيقة الوحيدة، ويتوقع أن يلتزم الآخرون بها، هذه للأسف هي الحقيقة الكامنة وراء التوترات والفوضى والخلافات التي نعيشها اليوم.

   الحلم والتسامح

وأعتقد أن العلاج القادر بحقٍّ على حل مثل هذه المشكلة هو إكسير الحلم والتسامح؛ بعبارة أخرى: إنَّ حلَّ مثل هذه المشاكل والخلافات منوطٌ بانفتاح الجميع على التوافق والتصالح بينهم وبين بعضهم البعض، وإلى استعدادهم إلى إنشاء حوار مع الآخرين، ولهذا فثمة حاجة ماسّة إلى التخلص من الأهواء والرغبات الذاتية، واستئصال مرض اعتبار المشاعر والأفكار الذاتية على أنها هي الحقيقة الوحيدة، ولا ريب أن هذا يرتبط بانسلاخ كل شخص من أنانيته الفردية، وتدمير “الأنا”، وأخذ قسط من الراحة في حضرة “نحن”، ثم الارتحال فيما بعد إلى “هو” (الله جل جلاله).

ومن الصعوبة بمكان بالنسبة لمن رزحوا تحت أنانيتهم الفردية والجماعية أو رنا حبُّ الحزبِ والجماعة على أبصارهم وقلوبهم أن يكونوا مستعدين للصلح أو مقابلة الأفكار الأخرى باحترام وتقدير، وما دام هؤلاء يقدمون مصالح جماعاتهم على كل شيء، ولم يقدروا على التخلص من التحيز والمحاباة؛ فلن يستطيعوا وضع إستراتيجيات الصلح التي تحقق الطمأنينة للإنسانية، والواقع أنهم لم يستهدفوا الصلحَ ولم يخطر ببالهم ذلك أصلًا، لأنهم لم يعتادوا الانفتاح على الاختلاف.

وفي الحقيقة لا توجد بدائل أخرى سوى الحوار والتسامح من أجل أن تعيش البشرية في سكينة وطمأنينة في ظل العولمة التي نشهدها، وحتى تهيمن ثقافة التسامح لا بد أن يتخلى الأفراد بل والمجتمعات عن رؤية أنفسهم الممثلين الوحيدين للحقيقة، وأن يضعوا في اعتبارهم دومًا احتمالية صحة الأفكار والمقاربات التي يطرحها الآخرون، ويجب ألا ننسى أن الأفكار المختلفة تنطوي على نصيب من الصحة على الأقل وإن لم تكن صحيحة بتمامها، وكما قال الأستاذ النورسي[1] رحمه الله إن هناك جزءًا من الحقيقة حتى في مذهب الجبرية والمعتزلة، ولكن هذه المذاهب أخطأت لأنها حصرت الحقيقةَ عليها فقط، وعلى ذلك فعند النظر إلى الأفكار المختلفة بهذه النظرة، واعتبار وجود جزء من الحقيقة فيها؛ فحينئذ يمكن التوصل إلى اتفاق حول الحقيقة.

لكل فردٍ في أيامنا حقيقةٌ خاصة به، والصحيح لدى البعض قد يبدو معوجًّا عند البعض الآخر، بل أحيانًا يكفي أن يأتي الإنسانَ شيءٌ من خارج الجماعة التي ينتسب إليها حتى يعتبره مائلًا معوجًّا، ولا يمكننا إيجاد بيئة مناسبة للخلاف القائم حول الأصح والأحق ما دمنا نشهر سلاح الدفاع ضد الأفكار المختلفة، ونتعامل معها بتحيّز وأحكام مسبقة، بل إننا أحيانًا نحاول الدفاع حتى عن الأفكار التي لا نؤمن بها باستخدام سلاح الديماغوجية، وندحض أحيانًا أخرى بعض الأفكار المبنية على أسس سليمة بديماغوجيات أخرى، وأحيانًا لا نصدق حتى ما نقوله.

ولكن إذا ظلت مثل هذه المفاهيم السقيمة تحافظ على وجودها في عصر العولمة الذي يتداخل الناس فيه رغم اختلافهم دينًا أو عرقًا أو ثقافةً، فلن يبقى هناك أثرٌ للأمان والطمأنينة في الأسرة والمجتمع، وفي هذه الحال يكون من المتعذر التوصل إلى نقطة مشتركة في العلاقات على مستوى الإنسانية وعلى الصعيد العالمي.

   الصلح يبدأ من الأسرة

ولقد دعا القرآن الكريم المسلمين إلى التوافق والتصالح واعتبار وجود جزء من الحقيقة في أقوال الآخرين وأفعالهم، فقال: ﴿وَالصُّلْحُ خَيْرٌ﴾ (سورة النِّسَاءِ: 4/128)، وكما هو معلوم نزلت هذه الآية الكريمة في شأنٍ خاص بالعائلة التي هي أصغر جزءٍ في المجتمع، وقد أشار الحق سبحانه وتعالى فيها إلى السبيل الواجب اتباعه لرأب الصدع والشقاق بين الأزواج؛ مؤكّدًا على ضرورة عدم اللجوء إلى الطلاق مباشرة، والرجوع بدلًا من ذلك إلى الاتفاق المتبادل، وبذلك يُكتَب البقاء للأسرة والديمومة لها.

فإذا كان الصلح كما أشارت الآية الكريمة هو السبيل لرأب الصدع والشقاق والزلزلة التي تحطم كيان الأسرة فالأولى أن يكون هو السبيل لمعالجة المشاكل التي تقع على مستوى البلدة والمدينة والدولة بل والعالم، وإذا كان الصلح خيرًا في بنية صغيرة تتكون من ثلاثة أو خمسة أفراد فسيكون خيرًا من باب أولى في دائرة يُرجى أن يتحقق فيها الأمن والأمان للملايين من الأفراد.

ولهذا فإن الوظيفة التي تقع على عاتق المؤمن هي العمل على تحقيق الصلح أيًّا كانت الدائرة التي ينتمي إليها، والسعي وراء الفوائد والخيرات التي يمكن أن تتحقق من خلال هذا الصلح، وفي هذا الصدد ينبغي عدم النظر إلى اختلاف الأديان والثقافات والهويات العرقية على أنها عائق يحول دون الصلح والتوافق، بل يجب الإشارة إلى أنه من الممكن التعايش حتى بين الذين ينتسبون إلى أديان مختلفة أو الذين لا يدينون بأي دين، وهذا هو أسلم طريق للحيلولة دون أي تصدع أو توتر محتمل بين الناس الذين ينتمون إلى مذاهب وأديان وأعراق وأحزاب مختلفة، وهو كذلك أفضل طريق لإرساء الأمن والطمأنينة داخل المجتمع.

وعلى ذلك يجب تطوير الخطط ووضع الإستراتيجيات المعقولة لتحقيق مثل هذا الصلح العام؛ لأن تحقيق ذلك ليس بالسهل اليسير كما يُظنّ، بل مرهونٌ ببذل المساعي الجبارة، وقد تُعانون كثيرًا في سبيل الوصول إلى مثل هذه النتيجة المرجوة، ولكن الحال يقتضي مع ذلك إظهار الرضا وعدم التشكي رغم ما تَجَشَّمْتم من صعوبات ومعاناة، وعلى الشاكلة نفسها لا بد من الاستعداد للتسامح والتراضي عند الضرورة، ونسيان ما وقع في الماضي من نزاعات.. وباختصار: يجب تحمل كل شيء من شأنه تعايش الناس معًا في صلح وسلام؛ بشرط ألا تُهان كرامة الأمة وشرفها.

   التغلب على المشاكل بالناضجين من الناس

ولا يُوفَّق إلى تحقيق روح الوحدة وثقافة الوفاق في المجتمع إلا الذين نضجت أرواحهم وقلوبهم وأحاسيسهم ومشاعرهم وأفكارهم، أما من لم تنضج حياتهم الروحية والقلبية فمن الصعب عليهم أن يُحدِثوا أيَّ نوعٍ من الانبعاث مادّيًّا ومجتمعيًّا، فقد تبدو حتى المشاكل الكبيرة صغيرةً بالنسبة لمن وصلوا إلى التشبع الروحي الكامل والتكامل المعنوي والثقة والاطمئنان، فهؤلاء يسهل عليهم كثيرًا القفز من فوق الخنادق العظيمة وتجاوزها وكأنهم يقفزون فوق حفر صغيرة، أما الذين لم يتخلصوا من أنانيتهم، ولم يتخلوا عن جسمانيتهم، ولم يتغلبوا على أهوائهم ورغباتهم؛ وباختصار لم يرتقوا في مدارج حياة القلب والروح؛ فلا شيء يُرجى منهم بشأن تحقيق السعادة والطمأنينة للبشرية.

وهذا هو السبب المهم وراء النزاعات والتصدعات والامتعاضات الواقعة في أيامنا، فالذين لم يتكاملوا وينضجوا بقدر الكفاية يُبدون امتعاضهم وانزعاجهم أمام أتفه الأشياء؛ تَراهم يستاؤون على الفور -لقلة خبرتهم وعدم نضجهم- إذا لم يُقابَلوا بالمعاملة التي كانوا يرجونها، أو إذا لم يجدوا النظرة التي كانوا يأملونها، وإذا وخزهم أحد بطرف إبرة محاولًا إنعاشهم وتنبيههم وتحذيرهم يبدون رد فعل قوي وكأن حربةً انغرزت في صدورهم.

ولو قوبلوا بآلاف من الجماليات تراهم يبحثون فيها عما يعكر صفوهم ويثير الضجر في قلوبهم، ويحكمون على كل الجماليات الباقية بالعدم، وإذا وردت كلمة أو كلمتان نابيتان بالنسبة لهم في حديث استغرق ساعة كاملة تراهم يحكمون على كل ما سمعوه اعتمادًا على هاتين الكلمتين، ويتخذون موقفًا معاديًا من الحديث وكأنه كله عبارة عن هاتين الكلمتين، وهذا يوضح أن كل ما سمعوه قد تمّ تمريره على مختبرات النفس والأنانية، فتم التوصل إلى نتائج خاطئة، وكانت العاقبة هو الاستغراق في ملاحظات خاطئة.

علمًا بأن الوظيفة التي تقع على عاتق أهل الإيمان الذين وهبوا الإيمانَ والقرآنَ قلوبَهم ولجؤوا إلى ربهم خاضعين منكسرين خمس مرات في اليوم؛ هي عدم الامتعاض والاستياء من هذه المواقف والتصرفات التي تبعث عليهما، وبدلًا من اتّهام الأشخاص الذين يقومون بهذه التصرفات السيئة وإساءة الظن فيهم؛ فعليهم التوجه إلى الله تعالى قائلين: “اللهم إننا ربما تعرضنا لكل هذا بسبب عدم استطاعتنا أن نكون أهلًا للصلاح، فاللهم أصلح أحوالنا وأحوالهم”؛ لأنه من المتعذر على الشخص أن يحل مثل هذه المشاكل المعاشة في العالم اليوم وهو لا يتحلى باللطف والرقة والشهامة والصدر الرحب.

على الإنسان أن يعقد العزم على عدم الامتعاض والاستياء من أحد، فلو شُغلنا بالامتعاض والاستياء لتعطلت الأمور ولم يكتب لها الديمومة والبقاء، دع عنك الاستياء من بعض المعاملات غير اللائقة التي نتعرض لها، فما دمنا نذرنا أنفسنا لخدمة الإنسانية فلا بد أن يكون لدينا استعداد لأن نضع جباهنا تحت أقدام الآخرين، وإذا وجب ذلك فلا بد أن نتهيأ للموت في هذا السبيل، وما أجمل ما قاله الشاعر سيد نيكاري تعبيرًا عن هذا:

أَبِالنَّفْس يُفتَنُ مَن هو بالحِبِّ مُغرَمُ

أبِالحِبّ يُفتَن من هو بالنفس مُتيَّمُ

وأعتقد أن هذه هي الفكرة المناسبة لأن تستقيم الإنسانية على عودها بعد انقصام ظهرها، والأجيال التي تحمل هذه الفكرة هي التي من شأنها أن تعمّر التصدعات والانكسارات على مستوى المجتمع، وأن تكون وسيلة لأن تعيش الإنسانية في أمان واطمئنان، أما من يستاء من هذا ويمتعض من ذاك فيدمر المجتمع ويخربه بهذا الامتعاض والاستياء فلا شيء لديه يعِدُ الإنسانية بأي خير.

كما هو معلوم قام مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم قبل غزوة أحد بوضع مجموعة من الرماة فوق الجبل، وطلب منهم ألا يغادروا أماكنهم مهما كان الوضع، وشدد التنبيه عليهم في ذلك، ولكن مجموعة كبيرة منهم لم تكن قد أدركتْ بعدُ دقة الامتثال للأمر فتركت أماكنها ظنًّا منها أن المهمة قد انتهت مع فرار المشركين، بعدها مباشرة قام المشركون بمناورة جديدة والتفوا حول الجبل، وأحدثوا في جيش المسلمين جرحًا بالغًا، حتى إن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم قد شُجّ رأسه الشريف وكُسرت رباعيته، ولكن مع ذلك كله جمع صلى الله عليه وسلم أصحابه مرة أخرى وكأن شيئًا لم يكن، واستشارهم، ولم يواجههم بأخطائهم أو يعاتبهم أدنى عتاب.. فما أجمله من تصرف! وما أحلاها من نسمة تشي بالاحترام والتقدير!

من يدري كم تحطم هؤلاء وانسحقوا بسبب خطئهم في الاجتهاد! فأراد رسول الله صلى الله عليه وسلم أن يخفف عن قلوبهم المحترقة؛ لما رأى منهم وعيًا بخطئهم وانسحاقًا تحت وطأة ذنبهم، فجمعهم ليستشيرهم في الخطوات الجديدة التي لا بد من اتخاذها لمواجهة الموقف؛ وهذه هي الوسيلة لإثارة البطولة في الأرواح، ورأْبِ الصدع والانكسار الواقع في الميدان.

   صلح الحديبية

وفي هذا السياق يخطر ببال الكثيرين منا صلح الحديبية؛ لأن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم قدَّمَ لإبرام هذا الصلح مع القرشيين تنازلات متتابعة، ورغم أن هذا الصلح كان مُجحفًا في بعض مواده فقد تحمل النبي صلى الله عليه وسلم ذلك في سبيل إبرام الاتفاق وتهيئة الأجواء للصلح والسلام.

كان النبي صلى الله عليه وسلم قد وعد أصحابه عند خروجهم من المدينة بزيارة الكعبة وأداء العمرة، وقطعوا جميعًا مسافة تزيد على أربعمائة كيلومتر بواسطة الخيل والبعير من أجل تنفيذ هذا الوعد، وفي النهاية وصلوا بالقرب من مكة، وأحرموا للعمرة، وساقوا معهم الهدي، فتصدى مشركو مكة للمسلمين في الحديبية، ولم يأذنوا لهم بدخول مكة أو الطواف حول الكعبة، لكن النبي صلى الله عليه وسلم استطاع بمساعيه الحثيثة وفطنته العالية إقناعَ المشركين بعقد صلح الحديبية، لكنهم اشترطوا من أجل إبرام هذا الصلح رجوع المسلمين هذه السنة دون أداء العمرة، فكانت هذه المادة شديدة الوطأة على الصحابة رضوان الله تعالى عليهم الذين كانوا يتحرّقون شوقًا لدخول مكة والطواف حول الكعبة بعد فراق دام ثمانية أعوام، ورغم أن بعضهم ذكَّر النبي صلى الله عليه وسلم بالوعد الذي قطعه لهم، ونبههم النبي صلى الله عليه وسلم بأنه لم يقل لهم “هذه السنة”، فقد أخذوا منه عهدًا على أن يكون ذلك في العام المقبل إن شاء الله، ولكن ليس من الصعب التنبؤ بمدى صعوبة كل هذا وتأثيره على مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم!

أخذ خالد بن الوليد الذي لم تكن عيناه قد انفتحتا بعدُ على الحقيقة آنذاك يجول بفرسه ذات اليمين وذات الشمال، وكأنه يتحدى المسلمين بصنيعه هذا، ويدعوهم إلى مجابهته.. من جانب آخر اعترض سهيلُ بن عمرو -ممثّلُ جانب قريش في صلح الحديبية- على كتابة عبارة “رسول الله”، واشترط كتابة “محمد بن عبد الله” بدلًا منها، وكان أبو جندل بن سهيلٍ هذا قد جاء إلى الحديبية زاحفًا غارقًا في دمه بعد أن استطاع فكَّ أغلاله والهروب من محبسه، وارتمى في أحضان رسول الله صلى الله عليه وسلم، إلا أن أباه سهيلًا طلب ردَّ ولدِه إليه بموجب هذا الصلح، فاضطر النبي صلى الله عليه وسلم إلى قبول طلبه مرغمًا حتى لا يُفسِد صلحه مع المشركين.

لم يكن من اليسير استساغة كل هذه الأمور، وخصوصًا بالنسبة لمفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم صاحب الشرف الرفيع والعزة والكرامة العالية؛ لأن القامات العظيمة تتمتع بحساسية مفرطة لا سبيل إلى تخمينها، يقول ربنا سبحانه وتعالى تعبيرًا عن هذه الحساسية العالية لدى نبيه صلى الله عليه وسلم: ﴿لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/3)، ومع ذلك كلّه فقد استطاع النبي صلى الله عليه وسلم تقبّل كل هذا متوخّيًا الحيطة والحذر الشديدين.

إن النبي صلى الله عليه وسلم هو نبيٌّ عظيم الشأن؛ اصطفت وراءه الملائكة، وتراجع جبريل عنه قدر خطوتين ووقف وراءه مطأطئًا، وتوسّل به آدم عليه السلام إلى ربه أن يغفر له، وتطلب الأمة المحمدية الشفاعة منه كل يوم، ولذلك عندما نتحدّث عنه لا بد من النظر إليه صلى الله عليه وسلم بهذه الجاهزية، وهذه الشخصية الفريدة، وهذه الحال النورانية المشرقة، ثم بعد ذلك انظروا إلى الوقاحة والغطرسة التي أبداها إزاءه صلى الله عليه وسلم حفنةٌ من عباد الأصنام الذين ما زالوا على الشرك آنذاك، وحاولوا أن تفهموا كيف تحمَّلَ النبي صلى الله عليه وسلم كل هذا دون أن تأخذه العزة بنفسه، فلا ريب أنكم حينها ستدركون أنه صلى الله عليه وسلم كان يحاول حل المشاكل غير آبهٍ بهذه التصرفات المستفزّة التي تبعث على الاستياء والامتعاض، وكان يسعى إلى فتح القلوب، وتهيئة جوٍّ جديد للصلح.

فالنظر بشمولية إلى الحوادث يعني إلى حد ما القراءة الحسنة والرؤية السليمة للجماليات التي يَعِدُ بها الصلح والتسامح في المستقبل، إن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم بفعله هذا كان يرشد المسلمين إلى التخلي عن العناد في مسائل معينة، وإلى عدم مخالطة الأنانية أعمالهم، وإلى تجنب التأويلات السطحية المؤقتة، والتحلي ببعد النظر، وتحاشي إغضاب الناس وكسر خاطرهم، والنأي عن إثارة المشاكل المستقبلية باستخدام العنف والشدة، فهذا هو السبيل للحيلولة دون الوقوع في فخاخ المشاكل والغوائل المتداخلة.

   نحن نعدّ الفتح صلح الحديبية

أجل، لقد جرى صلح الحديبية في ظل ظروف قاسية، جُرحت فيها عزةُ المسلمين، لكن القرآن الكريم بشّر بأن هذا الصلح فتحٌ مبين، وهذا ما أثبتته نتائج الصلح فعليًّا، فضلًا عن ذلك كان الصحابة رضوان الله عليهم يقولون فيما بعد: “إنكم تعدون الفتح فتح مكة، ونحن نعد الفتح صلح الحديبية”؛ لأن المسلمين بعد هذا الصلح استطاعوا التجوال بأريحية في شبه الجزيرة العربية، والتعبير عن أنفسهم، وخلال هذه الفترة التي توقفت فيها الضغائن والأحقاد والعداوات تعرّف الكثيرون على الإسلام عن قرب، ودخل دهاة السياسة والعسكرية أمثال خالد بن الوليد وعمرو بن العاص رضي الله عنهما في الإسلام، وكما عبر القرآن الكريم دخل الناس في دين الله أفواجًا.

انطلاقًا من هذا الإجراء يمكن القول: إذا كان مسلمو اليوم يرغبون في تهيئة مثل هذا الجو من الصلح والوفاق داخل الدولة وخارجها فعليهم أن يتكبدوا التضحيات الجسام، أما إذا لم يتحملوا بعض المواقف النابية التي قد لا تناسبهم، وقدموا كرامتهم وغرورهم على الدوام؛ فسيظلون محرومين من الخيرات التي قد يأتي بها الصلح يومًا ما.

فعند النظر إلى الظروف الراهنة تتبدى الإنسانية في أمس الحاجة أكثر من أي وقت مضى إلى مثل هذا الوفاق والاتفاق؛ لأن حلَّ كثيرٍ من المشاكل المتفشّية الآن، وتخلّصَ الدول من التمزق والشتات، وضمان سلامة الطريق مرهونٌ بذلك، ولهذا فثمة حاجة ملحّة إلى الفهم والتطبيق الحسن للمنطق والمحاكمة العقلية اللذين قام عليهما صلح الحديبية.

 فإذا كانت الدولة العليّة العثمانية استطاعت إدارة الكثير من الأمم المختلفة على مدى عصور طويلة، فما نجحت في ذلك إلا بالوفاق والاتفاق، فبدونهما كان من المستحيل إدارة بنية كهذه سنوات طويلة دون مشاكل وعراقيل، والسبب الرئيس في المشاكل التي وقعت في القرون الأخيرة من عهدها يكمن في عدم استطاعتها تفعيل فلسفة الصلح وفكرته بشكل كامل، فلقد ثارت المشاكل عندما حُرِمَ الناس من الحريّة في قضاء حياتهم وفقًا لأنماط فكرهم الخاص، وعندما شرعت الدولة تفرض عليهم بعض القضايا أخذوا يبحثون في الخارج عن الدعم الذي فقدوه، وفي النهاية اندثرت هذه الدولة العلية العملاقة وأصبحت في طيات التاريخ.

 ***

[1] “في الجبرية والمعتزلة حبة من حقيقة، يا طالب الحقيقة! إن الشريعة تنظر إلى الماضي وإلى المصيبة غير نظرتها إلى المستقبل وإلى المعصية، إذ تنظر إلى الماضي وإلى المصائب بنظر القدر الإلهي، فالقول هنا للجبرية.. أما المستقبل والمعاصي فتنظر إليهما بنظر التكليف الإلهي، فالقول هنا للمعتزلة، وهكذا تتصالح الجبرية والمعتزلة، ففي هذه المذاهب الباطلة تندرج حبة من حقيقة، لها محلها الخاص بها، وينشأ الباطل من تعميمها”. (بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، اللوامع، ص 833)

BOLLUK VE DARLIKTA MÜ’MİNCE DURUŞ

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Biliyoruz ki hem refah ve bolluk zamanlarının hem de zor ve sıkıntılı dönemlerin kendine mahsus bir kısım imtihanları vardır. Bütün bu imtihanlarda kaybetmeme adına mü’mince tavır ne olmalıdır?

   Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki bir mü’minin yüce bir mefkûreye bağlanması ve bütün hayatını bağlı olduğu mefkûre etrafında örgülemesi, maruz kalacağı imtihanlar karşısında onun adına önemli bir kalkan olacaktır. Eğer bir insan, “Hizmet varsa yaşamaya değer, yoksa yaşamanın da bir anlamı yoktur.” düşüncesini vird-i zeban edebiliyor ve dünyada kalmasının anlamını, kendisini adadığı davası adına bir şeyler yapabilme imkânına bağlıyorsa, ne nimetlerin sağanak sağanak başından aşağı yağması onu baştan çıkarabilecek ne de amansız hâdiselerin tazyiki onu isyana sevk edecektir.

Ne var ki böyle bir duygu ve düşünceyi içe sindirme ve tabiata mâl etme çok zordur. İnsanın sürekli içten gelen bir heyecanla bunu duyması, beyninin bütün guddelerinde hep bunu hissetmesi ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık gerektirir. Hakiki bir mü’min bu zoru başarmaya talip olmalıdır. O, hayatını i’lâ-i kelimetullah düşüncesine bağlamalı, bundan yoksun bir hayatı boş ve anlamsız görmeli, bu düşünceden koptuğu takdirde cansız bir cenazeye dönüşeceğinden korkmalıdır.

Evet, Allah rızasının, O’nun adını muhtaç sinelere duyurma cehdinin ötesindeki her şey tâlidir; olsa da olur, olmasa da. Rahat olsa da olur, olmasa da; hane olsa da olur, olmasa da; makam olsa da olur, olmasa da; servet olsa da olur, olmasa da. Fakat i’lâ-i kelimetullah için bunu diyemeyiz. Zira biz, onu oldurmak için burada olmuşuz. Yaratılışımızın asıl gayesi, sinelerde bu duyguyu canlandırabilmek, yaşatabilmektir. Bu açıdan bir mü’minin kilitlenmesi gereken asıl ve öncelikli hedefi bu olmalıdır.

Esasen bu meseleleri derinlemesine duymaya namzet olanlar çoktur. Allah, çoklarını bu donanımda yaratmıştır. Fakat önemli olan, istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesidir. Donanımın buna müsait olması yetmez; iradenin hakkının verilerek içteki istidatların ateşlenebilmesi, harekete geçirilebilmesi gerekir. Bir kıvılcımla, bir kibritle içini aydınlattıktan sonra da soluk soluğa bütün yeryüzünü dolaşıp, tutuşmaya namzet ne kadar mum varsa tamamını ateşleme azminde olmak gerekir. Allah yolunda yapılan, insanlığa hizmet adına ortaya konulan her işe bir mum tutuşturma şeklinde bakılabilir. Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle bir mum, başka mumları tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

   Başarılar Karşısında Mü’mince Mülâhazalar

İnsanın sa’y ve gayretine terettüp eden her türlü güzel netice, Zât-ı Ulûhiyet’in birer ihsan, ikram ve teveccühü olması itibarıyla çok kıymetlidir, çok büyüktür. Fakat insan, kendi nazarında bunları yetersiz görmeli ve “Allah’ın bana ihsan etmiş olduğu imkânlarla çok daha büyük işler başarılabilirdi.” diyerek daha fazlasına talip olmalıdır. Küre-i arzın yarısına söz dinletmiş biri olsa bile, “İrademin hakkını veremedim. Allah’ın ihsan ettiği imkânlarla duygu ve düşüncemi bütün dünyaya ulaştırabilirdim.” mülâhazalarını taşımalıdır. Aynı zamanda o, elde ettiği bütün başarıları Cenâb-ı Hak’tan bilmeli ve sürekli, “Bunları bana lütfeden Hazreti Allah’tır.” demelidir. Kendisini, haccetmek üzere Kâbe yollarına düşen karınca gibi görmeli, Allah’ın lütfu olmayınca çıktığı yolculuğu tamamlayamayacağının şuurunda olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, aza şükretmeyenin çoğa da şükretmeyeceğini ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 30/390) Bu açıdan Allah’tan gelen en küçük şeye bile şükretmek gerekir. Aksi takdirde O’na karşı saygısızlık yapılmış olur. Zira her şey Allah’ın eliyle meydana gelmektedir. Elde ettiğimiz şey, çok küçük olsa bile onu yaratan Allah’tır. Allah’tan gelmesi itibarıyla da küçük görünen şeyler bile gerçekte çok büyüktür. Fakat elde edilen başarıları bize bakan yönüyle küçültebildiğimiz kadar küçültmeliyiz. Dünyada bin tane üniversite açmış olsak, bunu az görmeli niye on bine ulaşamadık, demeliyiz.

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi planında bir davetiye manasına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

İnsan bazen Karun gibi doğrudan, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) sözleriyle ilâhî lütufları kendine mâl edebileceği gibi, bazen de hâl ve tavırlarıyla, işaret ve mimikleriyle bunu ortaya koyabilir. Neticede bunların hepsi şirk kokan ifade ve tavırlardır. Şirkten şükre geçmenin yolu ise büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilme ve O’na ait olması itibarıyla takdir etmedir. Nefse bakan yönü itibarıyla İstanbul’un fethi bile küçüktür; Allah’a bakan yönü itibarıyla ise yerde çırpınan bir karıncayı kaldırıp yuvasına koyma dahi çok büyüktür. Allah’ın hukukuna karşı çok duyarlı olmak lazım.

Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde neş’et eden ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) on seneye yakın hayat arkadaşlığı yapan Âişe-i Sıddîka, Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallâh, Acaba eşinizi ahirette hatırlar mısınız?” diye soruyor. Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan anamız, ne ameline ne de Efendimiz’e olan yakınlığına güveniyor. Efendimiz’in şefaatiyle kurtulabileceğini ümit ediyor. Efendimiz de onun bu sorusu karşısında, “Yâ Âişe, üç yerde hatırlayamam: Hesabın görüldüğü yerde, mizanda ve sıratı geçerken.” buyuruyor.

Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve diğer pek çok sahabinin duygu ve düşünceleri de bundan farklı değildir. Nitekim ömrünü i’lâ-i kelimetullah yolunda geçirmiş olan Hz. Ömer’i, başını yere koymuş, “Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme Allah’ım!” derken görürüz. Yaptığı amelleri kendisine bakan yönüyle küçük, Allah’a ait tarafıyla ise büyük görme meselesi, bu zatlarda tam anlamıyla temessül etmiştir. Acaba içimizde, kıtlıkları, kuraklıkları, zelzeleleri, toplumun değişik kesimlerinin birbirine düşmesini, zalim ve münafıkların başımıza musallat olmasını kendinden bilen, yüzünü yere koyup yalvaran, iki büklüm olup kıvranan ve “Allah’ım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyen kaç kişi vardır?

   Kadere Rıza

Nimetlerle serfiraz olma ve rahata kavuşma insanı küstahlaştırabileceği gibi bela ve musibetlere maruz kalma da onu isyana sevk edebilir. Hâlbuki mü’mine düşen, bütün bunların birer imtihan olduğunu unutmama ve hayatını sabır, şükür ve rıza dairesinde geçirmedir. Nitekim Hz. Sadık u Masduk’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ “Allah’ın takdir buyurduğu şeylere razı olması insanoğlu için bahtiyarlık sebebi olduğu gibi, O’nun takdir buyurduğu şeyleri hoşnutsuzlukla karşılaması da onun adına bedbahtlık sebebidir.” (Tirmizî, kader 15)

Bu sebepledir ki Allah’a gönülden inanan bir insanın, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّاوَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razıyız.” (Buhârî, ilim 29; Müslim, sıyâm 197) duygu düşüncesini hep hatırında tutması ve bu mübarek sözü vird-i zeban etmesi çok önemlidir. Mü’min, bu sözleriyle, insanı var eden, yetiştiren, terbiye eden, onun hakkında değişik takdirlerde bulunan Allah’ın rubûbiyetinden; bir din, diyanet ve sistem olarak vaz edilen İslâm’dan, onun bize yüklediği bütün mükellefiyetleri gönül rızasıyla yerine getirmekten ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın da peygamber olmasından razı olduğunu ifade etmiş olur.

 “Ne yaptım ki bu sıkıntılar başıma geldi! Neden bütün belâlar gelip beni buluyor?” şeklindeki sözler, mü’mince sözler değildir, mü’mine yakışmaz.

İnsanın, yaşanan olumsuz hâdiseleri Cenâb-ı Hakk’ın takdiri olarak görmesi ve bu takdirin de kendi hata ve günahlarına bağlı olabileceğini düşünmesi, onu, rızaya muhalif duygu ve düşüncelerden, -haşa- Rabbiyle iç cedelleşmelere girmekten kurtaracaktır. Kur’ânî mantık da bunu gerektirir. Zira pek çok âyet-i kerimede, maruz kalınan sıkıntıların sebebi olarak insanların işlediği hata ve günahlar gösterilmiştir. Bu açıdan bir mü’minin ağzından çıkacak sözler şunlar olmalıdır: Demek ki bir kısım günahlarımız varmış ki Allah bize bazı güveleri musallat etti. Onlar bizim asıl günahlarımızı bilemediklerinden ötürü sevaplarımıza iliştiler. Hz. Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız, yapamayacağımız, hatta düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ettiler.

Eğer yaşanan sıkıntılara bu şekilde yaklaşılırsa içte kabaran hafakanların üzerine rıza iksiri dökülerek eritilebilir. Bu iksir sayesinde, kafa karıştıran, beyin guddelerinde dolaşıp duran, kortekse girip oradaki dosyaları kirleten bütün olumsuz düşüncelerin üstesinden gelmek mümkün olur.

Allah’ın rızasını kazanmaktan başka maksatları olmayan samimi ve fedakâr gönüllere reva görülen kötülükler, düşmanca muameleler, zulüm ve gadirler karşısında zaman zaman bazı olumsuz mülâhazalar akla gelebilir. Hatta bunlar insanın uykusunu alıp götürecek, ona cinnet geçirtecek ölçüde ağır da olabilir. Nereden biliyorum bunları? Çünkü çok defa kendim yaşıyorum. İşte bu tür durumlarda, müstakim bir kısım düşüncelerle zihindeki bu tür olumsuzlukları izale etmeyi bilmelidir.

Ayrıca biz, dar ufkumuz ve kısır düşüncelerimizle, çoğu zaman meydana gelen hâdiselerin ne tür güzellikler doğuracağını da bilemiyoruz. Zaman zaman söylemişimdir. Eğer hayat serencamım benim düşünce ve plânlarıma bağlı cereyan etseydi, Korucuk köyünde Ramiz Efendi’nin oğlu olarak kalırdım. Fakat bugünden geriye dönüp sergüzeşt-i hayatıma baktığımda Cenâb-ı Hakk’ın tevcih ve lütuflarını daha net görebiliyorum.

İnsan, hususiyle can sıkıcı ve boğucu hâdiselerin çarkları arasında preslenirken olup bitenleri doğru okuyamayabilir, tekvinî emirleri yorumlamada bir kısım yanlışlıklara girebilir. Fakat daha sonra her şey daha berrak ve şeffaf olarak ortaya çıkmaya başlayınca hiç farkında olmasak da Allah’ın hayatımıza yön verdiği ve bizi ilâhî lütuflar ile serfiraz kıldığı anlaşılır. Bu sebeple insan, daha sonra Allah karşısında mahcubiyet yaşamak ve ızdırapla iki büklüm olmak istemiyorsa, yaşadığı hâdiseler hakkında hüküm vermede acele etmemeli ve asla rızadan ayrılmamalıdır.

Allah, bazen vereceği nimetleri zor ve çileli bir yolun sonunda verir. Bazen sizi öyle bir güzergâha iter ki orada inişler, çıkışlar, virajlar vardır. Bazen yokuşları çıkmanız bazen de kandan irinden deryaları geçmeniz icap eder. Bu tür zorluklarla mücadele ettiğiniz esnada bütün bunlara maruz kalmanızın ardındaki sırları anlayamayabilirsiniz. Cereyan eden hâdiselerin nereye varacağını bilemeyebilirsiniz. Fakat tepeye çıktıktan sonra dönüp geriye baktığınızda, daha önceki telâkki ve mülâhazalarınızın yanlış olduğunun farkına varır, “Ne kadar da isabetli bir yolda yürümüşüz.” dersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın sevkinin ne kadar yerinde olduğunu görürsünüz. Bu açıdan, şimdiden neticenin hayır olacağı mülâhazasıyla, yürüdüğümüz güzergâhta takıldığımız şeyleri aşmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in bize olan lütuflarını düşünerek şükretmeliyiz. (Devam edecek.)

Bamteli: GENÇLER İLE HASBİHÂL (2)

Herkul | | BAMTELI

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Fethullah Gülen Hocaefendi, -çoğunluğu kız öğrencilerden/gençlerden oluşan ziyaretçilere yaptığı- bu haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir.”

Efendimiz’in her sözü, lâl ü gûherdir; onun için demişler ki: كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözleri, sözlerin sultanıdır.” Her sözü O’nun, sultandır; bu da öyle: “Sizin gençlerinizin en hayırlıları, yaşlılara benzeyenlerdir.” Ölüm emareleri etrafında tüllenmeye başlamış gibi yaşayan, dünyaya baktıkça hep karşısında, gözünün önünde, âhiret tüllenen gençler… Hayatlarını ona göre dizayn eden gençler… “Nasıl olsa bir gün öleceğiz!” diyen gençler… İşte öyle gençler.

Öyle de oluyor; öbür türlü -ikinci şıkta ifade edildiği gibi- de oluyor. Bu gençler, belki sizin ihtiyarlarınızdan da, ihtiyarlarınızın ihtiyarlarından da daha hayırlıdır. “İhtiyarların en şerlisi de, hevâ-i nefsine uymuş, pek çok günah etmiş kimselerdir.” Leyla Hanım’ın Naat’ındaki ifadelerle, “Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” diyecek hale gelmiş insanlar… “Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim / Huzura k(h)angi yüzle varayım yâ Rasûlallah!” der Leyla Hanım. Ağzın şeker şerbet yesin, annem benim!..

Genç, bir yönüyle, böyle âhiret için yaşayan… Mus’ab İbn Umeyr’in temsil ettiği fütüvvet… “Hep Mus’ab’ına hayranım!” dedim bir Naat’ta. Hazreti Mus’ab aklıma gelince gözlerim dolar. İbn Cahş, aklıma gelince -halazâde- gözlerim dolar… Onlar, dünyada yaşamışlar ama hep gözlerinde âhiret tüllenmiş. Daha genç yaşında iken, dünya nedir bilmemiş, mâsivâ üzerine katiyen eğilmemiş… “Dünyasına, dünyasına / Aldanma dünyasına / “Dünya benim!” diyenin / Gittiydik dün yasına.” Öyle bakmışlar dünyaya. Mus’ab, öyle centilmen, öyle dahi bir insan ki!.. İnsanlığın İftihar Tablosu, Medine’ye mürşîd göndermeyi düşünürken -daha genç yaşında, 20 yaşında- onu gönderiyor. Demek ki o kıvamda; öyle bir adanmışlık ruhu var. Başka bir sevda, gözlerinin içine girmemiş; hiçbir şey, başını döndürmemiş.

Hazreti Mus’ab, annesini de idare ediyor. Annesi putlara tapıyor; her gün değişik tehditler filan: “Annenim ben! Sana sütümü/emeğimi haram ederim!” falan diyor. “Anne, ben sana hiç kusur etmem, haksızlık yapmam! Günah işlemem sana karşı. Ama beni yolumdan döndüremezsin! Ben, rehberimi buldum, adım adım O’nu takip ediyorum!” cevabını veriyor. Evet, bu çok önemli bir şeydir o yaşta. Hani biz olsak, ben olsam, akılsız, ya onu kırarım veya beri tarafta kusur ederim. Ne anneyi kırıyor, ne İnsanlığın İftihar Tablosu ile münasebetlerinde bir kusura giriyor. Bu kıvamdaki bir insan…

İnsanlığın İftihar Tablosu, insan keşşafıdır; insanlara bakınca, tavırları, davranışları, sözleri, sazları, vurgulamaları ile onları hemen keşfeder, “Ne işe yarar bu?!” diye. Medine’ye birini gönderirken, Mus’ab İbn Umeyr’i gönderiyor. Bir sene sonra da yetmiş insan ile İkinci Akabe Biatları’na geliyorlar. Ağza kolay; puta tapan insanlar bunlar. Orada başında hep kılıçlar kavis çiziyor; “Otur kardeşim!” diyor, “Bir dinle. Beğenmez isen yine ne yapacaksan yap; benim boynum hazır burada, karşı koyacak halim yok!” Yetmiş kadın, erkek, genç insanı, insan hissiyatını kontrol altına alarak, Allah Rasûlü’nün emrine getiriyor. Öbür sene biraz daha artıyor, öbür sene… Ve bir gün orası “Dâru’l-Hicret” oluyor. “Gençlerin en hayırlısı, ihtiyarlara benzeyen…”

   “Hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Rasûlullah’ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir.”

“Yaşlıların en fenası ise gençler gibi yaşayandır.” Hafizanallah… Girmiş altmış yaşına, yetmiş yaşına, seksen yaşına, hâlâ hevâ-i nefsinden sıyrılamıyor bir türlü; onun güdümünde hareket ediyor. Aklına ne eserse onu yapmaya çalışıyor; sövüyor, sayıyor, gıybet ediyor, iftirada bulunuyor; kendi gibi düşünmeyen insanlar, başkalarını cennetlere götürseler bile “Harap olsun o Cennet!” diyor, “Yıkılsın, yerle bir olsun o Cennet!” diyor. Hafizanallah; böyleleri var.

Hiç gördünüz mü siz sahabe-i kiramın yaptığı hizmetleri yapmaya çalışan bu Hizmet erlerine yapılan eziyetler karşısında bir ses çıkaranı?!. İşkenceler, öldürülen çoluk-çocuk, hapishanelerde annesinden dünyaya yeni gelmiş çocuklar, gençler, delikanlılar… Türkiye’nin kıvamında, en entelektüel insanları ya sürgün edilmiş ya hapse atılmış. Merhum Akif’in dediği gibi -Evet, Akif’in Abdülhamid’e karşı söylediği şeylerdir bunlar- bunca mezâlim… Mezâlimi irtikâp eden insanlar yapıyorlar onu; gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Fakat beri taraftan “Müslümanım!” diye onların arkasından sürüklenenlerden bir tanesi de çıkıp demiyor: “Yahu biraz fazla olmadı mı bu?!. Bu insanlar ne yaptılar, nedir günahları bunların? İşte okuyorlar bunlar, ilim elde ediyorlar; kardeş gibi sarmaş-dolaş oluyorlar; dünya kardeşliğini tesise çalışıyorlar; dünyanın dört bir yanında örnek oluşumlar sergilediler. Ne yapıyorlar ki, bunlara siz böyle yapıyorsunuz; ‘terör örgütü!’ diyorsunuz.” Bir tanesi kalkıp bu mevzuda o yanlış anlayışa, sapık anlayışa “Yahu yeter; fazla oldu biraz!” demedi.

Toplum, nasıl çürümüş, onu ona göre değerlendirin. Çürümüş, tefessüh etmiş toplum tamamen. O tefessühâtı da yeniden formuna koymak, yani deformasyonu gidermek, yeniden formalize etmek size düşüyor, Allah’ın izni-inayetiyle. İki üç asırlık bütün ihmalleri kaza etmek size düşüyor Allah’ın izniyle.

Böyle yaşadığınız takdirde -çünkü hepiniz kıvamınızdasınız, elhamdülillah- o zaman ihtiyarlardan bin defa daha hayırlısınız. Efendimiz’in “hakiki kardeşim” dediği de işte sizlersiniz belki.

Ama bu arada bazı yaşlılar da başını almış gidiyor; nereye gideceği belli değil, pusulasız bir gemi gibi nerede aborde olacağı belli değil. Giden yaşlılar var altmış yaşında, yetmiş yaşında, seksen yaşında. Yaşlarının ne ifade ettiğinin de farkında değiller.

Avamca bir deyiş; bizim Erzurumlular kullanırlardı, benim de çocukluğumdan aklımda kalmış. Yaşları belli kademelerde ele alıp değerlendirme:

Yaş on -anne-baba nezdinde- bülbül dalına kon. -Sevimli, kucaktan kucağa, hep sevgiyle tebessümler ile karşılanır.-

Yaş yirmi, yumruk değirmi (yuvarlak).

Yaş otuz, yumruk topuz. (Biraz daha -günümüzün insanları gibi- cânî.)

Yaş kırk, sakalı bırak, bıyıkları kırk.

Yaş elli, her şey belli.

Yaş altmış, gelmiş-gitmiş.

Yaş yetmiş, işin bitmiş.

Yaş seksen, kafa biraz noksan.

Yaş doksan, ha varsan ha yoksan.

Bundan ders almayan bir insan, “Ha varsan, ha yoksan!” Bundan ders almayan insanın insanlığında şüphe vardır.

   “İmanı en kâmil mü’minler ahlâken de en güzel olanlardır.”

Esasen dinin önemli bir yanı, “ahlak”tır. Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ diyor. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâm-ı celilini seslendirme mülahazası ile Kalem Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “Sen, en yüksek ahlak üzerinesin!” deniyor.

O, karşı tarafın mütemerritlerine, mütemerrid Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt gibi kimselere, bir şey anlatmak mümkün değil. Bunlar, kafalarını -siyasiler gibi- tamamen kendi hayat felsefelerine kaptırmış; ne derseniz deyiniz size bir yumruk sallarlar. Fakat o Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi kimseler, Aşere-i Mübeşşere gibi kimseler, hemen yurdunu-yuvasını terk edip Habeşistan’a giden kimseler, sonra Medine-i Münevvere’ye giden kimseler…

Kadınlar da öyleydi; mesela Ümm-i Seleme validemiz dâhiydi, o bir dâhi idi. Ümm-i Meymune validelerimiz gibi kadınlar, “Hicret!” denince hiç gözlerini kırpmadan hemen kalktı, dağarcığının içine üç-beş eşya koydu, Medine’nin yolunu tuttular. Ümm-i Seleme validemiz, aynı zamanda Habeşistan’a da hicret edenlerdendir. Belli bir süre sonra dönüp geliyor Medine-i Münevvere’ye. Ve bunların sayıları çoktur. Sadece Ezvâc-ı Tâhirât arasında yerlerini alan değişik kabileden annelerimiz… Hepsi farklı farklı kabilelerdendir; çünkü onlar, Efendimiz ile kendi kabileleri arasında bir koordinasyon tesis ederler. Eve ait, kadınlığa ait meseleleri o aileler içinde, yakın akrabaları içinde onlara götürür-getirirler. Rahat girip çıkacakları evleri vardır orada. Onların yaptıkları da Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin yaptığından geri değildir. (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)

Fakat Siyer Felsefesi yazılamamış; yazılsa da onlar için -önemleri ölçüsünde- o meseleye yer verilememiş. Ben bu mevzuda teessürümü yaşarım. Haşa, Sahabe-i kirama, Tâbiîn-i ızâma karşı değil. “Siyer felsefesi yazıldığı zaman, Megazî yazıldığı zaman, Tabakât ortaya konduğu zaman, niye konumları itibarıyla onlara yer verilmemiş?” filan diye. Bunu söylerken, “Acaba hiç yer verilmedi mi?” denebilir. Hayır, yer verilmiştir belki fakat değerleri ölçüsünde değildir. Türkçemizdeki başka bir ifadeyle, değerleri ile “mebsûten mütenasip” (doğru orantılı) değildir.

Şimdi biz de çok defa şunu tekrar ediyoruz: Bir yerde öyle ideal bir toplum, küçük çapta bile olsa… Mesela şu kadar bir şey olsa… Evet, üç yüz insan… Var mı üç yüz insan? -İki yüz elli kadar, üç yüze yakın.- Evet, üç yüz insan; bu kadar insan bir araya gelmişler, böyle kaynaşmışlar, sarmaş-dolaş olmuşlar, muânaka yapıyorlar, boyun boyuna sarılıyorlar. Bunu deyince/görünce, “Yahu bunları böyle bu ölçüde bir araya getiren nedir? Siyaset yok, siyasî kazanım yok, burada dünyaya bakan bir yön yok; onlar neye dilbeste olmuşlar, ne için koşturuyor bu insanlar?” derler. En azından bir merak uyandırır o. Yani, bir yerde ideal bir toplum oluşturulduğu zaman, zannediyorum, o her şeyiyle okunmaya başlanacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle.

Antrparantez; siz böyle bir şeye namzetsiniz. Bizim arkadaşlarımız/hemşirelerimiz böyle bir şeye namzettirler. O ütopyayı oluşturmak… Farabî’nin “el-Medinetü’l-Fâzıla”sı gibi bir şey oluşturduğunuz zaman, çok ciddi bir alaka, dünyada bir imrenme oluşacaktır, Allah’ın izni-inayetiyle. Değerlerini alacaklar onun, “Ahlak-ı Hasene”sini alacaklar onun.

Hadis-i şerifte yine ifade buyuruluyor: “Bir insanın amelleri içinde güzel ahlaktan daha yüksek bir şey yoktur.” deniyor Mizanda ağır basacak, ötede terazinin kefelerini kıracak bir amel var ise, o da güzel ahlaktır.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurmuş: تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakı ile ahlaklanınız.” Yani, herkesi iyilikle kucaklayın; biri size “bir arpa boyu” iyilikte bulunmuş ise, siz onu “bir adım”a çevirmeyi ihmal etmeyin. “Bir adım” ile mukabelede bulunulmuş ise şayet, “adım”a, “adımlar” ile mukabelede bulunmayı ihmal etmeyin. Şayet normal bir “gezme” şeklinde size doğru gelinmiş ise, siz “koşarak” ona doğru gitme mukabelesinde bulunmayı ihmal etmeyin!.. Bunun gibi… İlahî ahlak, bu; Kudsî hadis ifade ediyor: “Kulum Bana bir karış gelirse, Ben bir adım gelirim. Bir adım gelirse, gezerek gelirim…”

Hâşâ, Allah gezmeden, adım atmadan, yürümeden, yer değiştirmeden münezzehtir.

“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,

Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.” diyor İbrahim Hakkı hazretleri, Tevhidnâme’sinde. “Hudâ Rabb’im, nebîm hakkâ Muhammed’dir Rasûlullah.” diye başlıyor, sallallâhu aleyhi ve sellem.

Bunun gibi, hiç aksatmadan onu yaşıyorsa bir insan, nabzı tutulduğunda hep kalbinin atışları aynı ise, kalbi ritmik atıyorsa, inandırıcı olur. Dün başka, bugün başka, yarın başka yaşayan kimseler hiç inandırıcı olamazlar, Allah göstermesin!.. Hani bir de çirkin misalini arz edeyim onun: Bir kilise haziresinde veya havra haziresinde, manastır haziresinde Türkiye’deki genel manzarayı uzaktan seyretseniz, “Müslümanlık!” deseler buna, zannediyorum herkesin dilinin ucuna kadar gelen mülahazalar şunlardır: “Aman, Allah göstermesin!” Bir Suriye’yi görseler, Müslümanlık adına “Aman, Allah göstermesin!” derler. Bugün İslam dünyasında imrendiricilik kalmamıştır.

Bunu -inşaallah- o Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân’ın yolunda sizler, Efendimiz’in mesajları olarak gerçekleştireceksiniz, Allah’ın izni-inayetiyle. Ben bu mevzudaki inanç ve kanaatimi hiç kaybetmedim. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir çeşit tecelli dalga boyunda zuhurlarısınız.

   Hayatın her döneminde ve her şartta ahiret azığı hazırlamak için gayret göstermeli; ölüm gelip çatıncaya kadar ilim, imanda derinleşme, sâlih amel ve hizmete devam etmeli!..

Beğendiğim bir insan vardı: Hüsrev Hoca. Hiç görmedim ben. Arnavut idi, çok vukufluydu. Bir dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yapan Yaşar Tunagür hocanın da hocası, İstanbul’da hocası. Öyle çok vukuflu; talebelerine ders takrir ediyor. -Bir-iki küçük hususu arz edeyim; sıkılmadınız ise.- Yaşar hoca der ki: -Makamı Cennet olsun; o da Cennet’te inşallah, o da Cennet’te. Her şeye rağmen bize “inşaallah” demek düşer.- Bir gün talebe arkadaşlar ile -Mahmud Bayram hoca da o talebelerden birisi; hizmetimizi çok severdi, bayılırdı.- beraber derse giriyoruz. Baktık ki kapının önünde tabut var, teneşir var, kazanlarda su da kaynıyor. İçeriye girdik, oturduk. Hiçbir şey yokmuş gibi, hoca bize dersi takrir etti.

Antrparantez: Hüsrev Hoca “Tavzîh” okutuyor, Teftâzânî’nin. Felsefi düşünceyi Müslümanlaştıran adamlardan birisidir Teftâzânî. Seyyid Şerif Cürcânî ile muasırdır. (Ankara Savaşı’nda) Çubuk’a gelinceye kadar da Timurlenk’in ordusunda, onlar, serkârlık yapmışlardır. Öyle birisi Teftâzânî. Hüsrev Hoca onun “Tavzîh”ini okutuyor.

Son günlerinde, yatakta idi, en son durumlarında yatakta uzanmış, tefsiri elinde zor tutuyordu; bazen de kayıyordu kitap. Bir gün düştü elinden. Hıçkıra hıçkıra ağladı: “Allah’ım, bu kadarını bile yapamıyorum, artık kitabı elimde tutamıyorum, beni bağışla!” O hâle gelinceye kadar yapması gerekli olan şeyi yapmış. O hâle gelinceye kadar… Yatakta… Ya-tak-ta…

İşte o Hüsrev Hoca’ya o gün soruyorlar; “Hocam bu nedir, bu kaynayan su, kazan, filan?” Hani ben onu bütünüyle insanî hislerden tecrîd edilmiş olarak görürüm. Fakat “Hocam bu nedir?” denince, o “Yok bir şey” diyor; “Bizim, üniversitede okuyan bir kızımız vardı; vefat etmiş de onun için; burada yıkayalım, gömelim diye!..” Yapacağı şeyi yaparken, ne eşinin ölmesi, ne kızının ölmesi, ne şu, ne bu… Ben bu yüksek insanın kalbsiz olacağına ihtimal vermiyorum. Fakat nerede o kalbi kullanacaksın, nerede insanî değerlere sahip çıkacaksın, İ’lâ-i Kelimetullah için çırpınıp duracaksın; bunları birbirine karıştırmamak lazım.

Evet, işte Hazreti Pîr-i Mugân’ın durumu da o; dünyayı elinin tersiyle itmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu bir gün Hazreti Ebu Bekir de yanında olduğu zaman, birden bire, karşısında hiçbir şey olmadığı halde eliyle böyle (bir şeyi iter gibi) yapmış. O, adeta kendinden geçtiği ve bir daha kendine döndüğü o durumda, “Sorduk” diyor, “Yâ Rasûlallah, ne yaptın?!” Buyuruyor ki: “Dünya temessül etti Bana. ‘Sana kendimi kabul ettireceğim!’ dedi, Ben, ‘Bana kendini kabul ettiremezsin! Git!’ dedim. Döndü bana ‘Sana kabul ettiremeyeceğim ama Senden sonrakilere kabul ettireceğim!’ dedi.” Hazreti Ebu Bekir’e bir gün öyle buzlu-muzlu bir bardak su verilince, onu büyük bir nimet olarak görüyor, dudaklarına götürüyor; içmeden geri getiriyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve bu vakayı hatırlatıyor. Bir bardak su bile…

   Hazreti Musa’nın, fütüvvet ile alâkalı sorusuna Cenâb-ı Hakk’ın şöyle cevap verdiği nakledilir: “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi, yine Bana tertemiz iade etmendir.”

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih bir hadis-i şeriflerinde, كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ “Her çocuk, İslam fıtratı üzerine dünyaya gelir.” Mâsumdur mutlaka. Yemin etseniz ki, “Vallahi, Billahi, Tallahi, bu, Cennet’e girer!” yemininizde hânis olmazsınız, günah işlemiş olmazsınız, hilâf-ı vâki bir beyanda bulunmuş olmazsınız. İnsan öyle tertemiz bir fıtrat ile gelir dünyaya. Onun için eskiler, rüşde ermemiş çocukları yağmur duasında, Husûf-Küsûf namazlarında yanlarına alır, onlara da “Âmin!” dedirtirlermiş. Böyle, mâsum. Biraz evvel içeriye girerken, bir-iki tane küçük vardı; ben onlara aynı şeyi söyledim; “Siz günahsızsınız, bana da dua edin!” dedim. Birisi eski talebelerimden birinin oğlu idi. Neyse söylemeyeyim, utanır; onu bilirim, ağlar o hemen; bilirim onu çünkü elli senedir tanıyorum. Şimdi o mâsum çocukları, böyle, dua ettirirlermiş. Çok ciddî gâye-i hayallerimiz var bizim, mefkûrelerimiz var, ideallerimiz var. Bunları Cenâb-ı Hakk’ın tahakkuk ettirmesi için onların dualarına sığınırız, vesayetine gireriz onların; “Onlar da bize dua etsinler!” deriz. Bu, hep öteden beri büyüklerin yapageldikleri şeylerdendir. Ve öyle de olmuştur Allah’ın izni-inayeti ile.

Evet, “Fütüvvet, nefsini Benden tertemiz aldığın gibi yine Bana tertemiz iade etmendir.” deniyor. Öyledir. Allah (celle celâluhu) temiz bir fıtrat ile bizi dünyaya gönderiyor: لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “Muhakkak, Biz insanı en mükemmel donanım ve surette yarattık.” (Tîn, 95/4) ayetinde de onu görebilirsiniz. Ama ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ “Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” (Tîn, 95/5) Sonra, iradesini kötüye kullanması ile, meyelân veya meyelândaki tasarrufu ile onu esfel-i sâfilîne ittik. Ama orada kalmıyor. إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ “Ancak iman edip güzel ve makbul işler yapanlar müstesnadır. Onlara ise hiç eksilmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn, 95/6) İman eder, amel-i sâlih yaparsa, o ufku ihraz eder.

Şimdi bunu tamamlama esasen şununla olur; bunun ikinci mısraı -o tabiri kullanmak caiz ise- ikinci mısraı şudur: Onu da hadis olarak aktarılan bir beyanla ifade etmek lazım: تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحْشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşamışsanız, öyle ölürsünüz; nasıl öldüyseniz, öyle dirilirsiniz.” Bir yönüyle, işte o iman ve amel-i sâlih ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, namaz ile meseleyi taçlandırdığınız zaman, o başlangıçtaki temizliği yeniden kazanmış olursunuz.

İmam Rabbanî hazretlerinin buyurduğu gibi, “Namazı öyle bil ki, o, Mü’minin miracıdır.” Efendimiz, Miraç’ını semaları aşarak, Cenâb-ı Hakk’a mülâki olmakla taçlandırdı. Sizler de günde beş defa şuurlu, bilerek, bir yönüyle gönlünüzü O’na vererek o namazı kılarsanız, aynen Miraç yapıyor gibi olursunuz. “Namaz, Mü’minin miracıdır.”

Alvar İmamı hazretleri de -Efe hazretleri derdik biz ona-

“Namaz, dinin direğidir, nurudur,

Sefine-i dini namaz yürütür,

Cümle ibadetin, namaz piridir,

Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.”

diyor. O olmayınca, olmaz; o olunca da her şey oluverir, birden bire oluverir.

Bu açıdan da hedef dünyaya geldiğimiz gibi yine tertemiz Rabbimize mülâkî olmaktır. إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Allah’tan geldik, Allah’tanız; bir yönüyle O’nun tecellileri ile, O’nun halkı (yaratması) ile, O’nun inşası ile, O’nun ibdâsıyla. Yeniden O’na dönüyoruz.” diyoruz. O (celle celâluhu) bizi dünyaya tertemiz gönderdiği gibi, dünya levsiyâtı ile üstümüzü başımızı -çocukların önlüklerini kirlettikleri gibi- kirletmeden, yeniden tertemiz bir hal ile Rabbimize mülâkî olmayı bin can ile arzu ediyoruz. Vesselam.